Dünya artık eski dünya değildir. Güç dengeleri hızla değişmekte, savaşların şekli dönüşmekte ve ülkeler yalnızca ekonomik güçleriyle değil; caydırıcılık kapasiteleriyle de ayakta kalmaktadır.
Özellikle son yıllarda yaşanan bölgesel savaşlar, enerji krizleri, füze tehditleri ve insansız hava araçlarının savaş alanındaki etkisi göstermiştir ki; güçlü olmayan devletler, güçlü devletlerin kararlarına mahkûm hale gelebilmektedir.
Bu çerçevede Türkiye gibi kritik coğrafyada bulunan bir ülkenin uzun vadeli güvenliği için nükleer caydırıcılık kapasitesine sahip olması, artık bir tercih değil zorunluluk haline gelmiştir.
Türkiye; Avrupa, Asya ve Orta Doğu’nun kesişim noktasında bulunan, tarih boyunca büyük güç mücadelelerinin merkezinde yer almış bir ülkedir.
Etrafında aktif çatışma bölgeleri bulunan Türkiye; Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e, Kafkasya’dan Orta Doğu’ya kadar geniş bir jeopolitik baskı alanı içerisindedir.
Böyle bir coğrafyada yalnızca konvansiyonel silahlara güvenmenin yeterli olmayacağı aşikardır.
Nükleer silah sahibi ülkelerin doğrudan işgal veya büyük çaplı saldırılara karşı çok daha güçlü bir koruma kalkanı oluşturduğu sıkça dile getirilmektedir.
Çünkü nükleer caydırıcılığın temel mantığı şudur:
“Bir ülkeye saldırmanın bedeli, kazanılabilecek her şeyden daha ağır hale gelir.”
Bugün dünyada nükleer silaha sahip ülkelerin uluslararası sistemde daha farklı bir konumda bulunduğu açık bir şekilde görülmektedir.
Bu ülkeler yalnızca askeri açıdan değil; diplomatik pazarlıklarda, enerji güvenliğinde ve bölgesel krizlerde de daha güçlü hareket edebilmektedir.
Bu nedenle bazı çevreler, Türkiye’nin de kendi güvenlik mimarisini tamamen dış desteğe bağlı kurmaması gerektiğini savunmaktadır.
Özellikle füze teknolojileri, hava savunma sistemleri, uzun menzilli insansız sistemler ve savunma sanayiindeki yerli üretim kapasitesi düşünüldüğünde; Türkiye’nin son yıllarda büyük bir teknolojik sıçrama yaptığı açıktır.
ASELSAN, TUSAŞ, ROKETSAN ve BAYKAR gibi kurumların geliştirdiği teknolojiler, Türkiye’nin savunma alanında bağımsızlık hedefinin önemli parçaları olarak görülmektedir.
Ancak burada çok önemli bir nokta vardır:
Nükleer silah konusu yalnızca askeri değil; aynı zamanda diplomatik, ekonomik, hukuki ve insani sonuçlar doğuran son derece hassas bir meseledir.
Türkiye bugün NATO üyesidir ve ayrıca Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı denetimleri ile Birleşmiş Milletler çerçevesindeki uluslararası anlaşmalara taraftır.
Bu nedenle nükleer silah edinme konusu yalnızca teknik kapasiteyle değil; uluslararası hukuk, yaptırımlar, diplomatik dengeler ve küresel güvenlik sistemiyle doğrudan bağlantılıdır.
Ancak ulusal güvenliğimiz için hayati derecede önemli olan bu konuya stratejik akılla yaklaşmak oldukça elzemdir.
Bir görüşe göre Türkiye’nin güvenliği için en önemli unsur; güçlü ekonomi, yüksek teknoloji, enerji bağımsızlığı, gelişmiş savunma sanayii, siber güvenlik, uzay teknolojileri ve milli caydırıcılık kapasitesidir.
Ancak yukarıdaki hususlara ilaveten, nükleer silah kapasitesine sahip olmak, Türkiye’nin ulusal güvenliğinin en önemli hedeflerinden biri olmalıdır.
Türkiye’nin nükleer silahlara sahip olması, bir “savaş isteği” olarak değil; büyük güçler arasındaki sert rekabette ülkenin uzun vadeli güvenliğini garanti altına alma arayışı olarak değerlendirilmelidir.
Türkiye’nin NPT'nin IV. maddesi uyarınca zenginleştirme ve yeniden işleme teknolojileri de dâhil olmak üzere nükleer yakıt döngüsü yeteneklerine ilişkin devredilemez bir hakka sahip olduğu gerçeği de akıldan asla çıkarılmamalıdır.
Muhatabına göre yasak ve kısıtlamaların uygulanmadığı nükleer tahrikli denizaltına sahip olmak elbette Türkiye’nin de öncelikli ve vazgeçilmez hakkıdır.
Pek çok ülkenin kendisini güvende görmediği, gücü olanın çıkarını dayattığı bu kaos döneminde Türkiye, savunması için NÜKDEN sınıfı nükleer denizaltılarını inşa etme projesiyle de nükleer güç olmayı hedeflemektedir ve bunu mutlaka başaracaktır.
Türkiye’nin “Nükleer Denizaltı İnşa Projesi” aynı zamanda küresel güç olma hedefinin de ilanıdır.
Menzili sürekli artırılan Tayfun balistik füzelerinin geliştirilmesi, Somali’de uzun menzilli füze denemeleri için fırlatma rampası kurulması da bu açıdan bakıldığında çok önemli adımlardandır.
İttifakların bozulduğu, eski müttefiklerin hızla düşmana dönüştüğü, uluslararası kuralların bağlayıcılığını yitirdiği ve çok kutuplu yeni bir dünya düzeninin arifesinde bulunduğumuz konjonktürde, Nükleer OPEC’in dayattığı kurallar ve sınırlamalar da artık Türkiye için anlam ve önemini yitirmektedir.
Nükleer silahların tehlikesi bilinmeyen bir şey değil. ABD'nin Japonya'da elli yıl önce kullandığı bu silahların etkisi bugün hala konuşuluyor. Kaldı ki ilerleyen teknoloji, bu silahları daha da etkili/tehlikeli kıldığı da biliniyor.
1950'lerden itibaren bu tehlikenin önüne nasıl geçileceğine dair tartışmalar ilginç sonuçlara ulaştı.
Nükleer silahlar, caydırıcı etkisi dolayısıyla önemlidir. Birbirine hasım olan ülkelerden yalnızca birinin bu silahlara sahip olması bu silahların kullanımını kolaylaştırır. Çünkü karşı taraf bu silaha sahip olmadığı için kullanamayacaktır.
ABD'nin Japonya'da atom bombası kullanması da bu bağlamda anlamlandırılabilir.
Söz gelimi o dönem Japonya nükleer silah sahibi olsaydı ABD atom bombası kullanmayı göze alamayacaktı.
ABD ile SSCB'nin nükleer silah yarışına girmelerine rağmen birbirlerine karşı bu silahları kullanmayışları da bu yüzdendir. Birisi kullanırsa öteki de kullanmaktan imtina etmeyecektir.
ABD ve Rusya’nın 12.500 ila 15.000 arasında nükleer başlıklı füzeye sahip olduğu tahmin edilmektedir.
Bu yüzden ikisi de caydırıcılık adına nükleer silah kapasitelerini geliştirirken kullanmayı göze alamamışlardır.
Literatürde buna "dehşet dengesi" denilmektedir.
Bu tabloya bakıldığında kuruluş felsefesi “ Yurtta Sulh, Cihanda Sulh Olan” Türkiye Cumhuriyeti’nin nükleer güç sahibi bir ülke olmasının, bölgesel gerilimleri düşüreceğini rahatlıkla ifade edebiliriz.
Türkiye’nin nükleer silaha sahip olmaması durumunda oluşacak başlıca risk ve zayıflıklar :
1. Bölgesel Caydırıcılık Zayıflığı
Türkiye; Orta Doğu, Karadeniz, Doğu Akdeniz ve Kafkasya gibi jeopolitik olarak çok hassas bölgelerin merkezindedir. Bazı stratejistler, nükleer güce sahip devletlerin:
• doğrudan saldırıya daha az uğradığını,
• dış müdahaleye karşı daha güçlü pazarlık yaptığını,
• askeri baskılara karşı daha dirençli olduğunu savunur.
Bu görüşe göre Türkiye’nin nükleer silahı olmaması, özellikle nükleer kapasitesi bulunan veya büyük güç desteği alan ülkeler karşısında caydırıcılık eksikliği oluşturabilir.
2. Büyük Güçlere Aşırı Güvenme Riski
Türkiye şu anda güvenlik mimarisinde büyük ölçüde NATO şemsiyesi altındadır. Ancak bazı uzmanlar:
• uluslararası ittifakların kriz anında her zaman yeterince hızlı hareket etmeyebileceğini,
• ülkelerin önce kendi çıkarlarını düşündüğünü,
• bu nedenle “tam bağımsız savunma” anlayışının önemli olduğunu savunur.
Bu bakış açısına göre nükleer kapasitesi olmayan ülkeler, büyük müttefiklerin güvenlik garantilerine daha bağımlı hâle gelebilir.
3. Psikolojik ve Stratejik Baskı
Nükleer silah sahibi ülkeler bazen sadece askeri güçleriyle değil, “stratejik baskı kurma kapasitesiyle” de etkili olur. Özellikle kriz dönemlerinde:
• yaptırım tehditleri,
• askeri üs baskıları,
• deniz yetki alanı tartışmaları,
• enerji koridorları üzerindeki çekişmeler
gibi alanlarda nükleer güç sahibi ülkelerin diplomatik ağırlığı daha fazla olabilir.
4. Savunma Sanayi Yarışında Geri Kalma Endişesi
Modern savaş konseptlerinde:
• hipersonik füze sistemleri,
• balistik füze savunmaları,
• uzay tabanlı takip sistemleri,
• ileri drone teknolojileri,
• siber harp kapasitesi
gibi alanlar önem kazanıyor. Bazı stratejistler, nükleer teknolojiye sahip olmanın bu ileri teknolojik ekosistemi hızlandırdığını düşünmektedir.
Bu nedenle Türkiye’nin yalnızca klasik savunma sistemleriyle yetinmesi durumunda uzun vadede stratejik denge açısından dezavantaj yaşayabileceği öne sürülmektedir.
5. Enerji ve Teknoloji Bağımsızlığı Tartışmaları
Nükleer teknoloji yalnızca silah anlamına gelmez. Aynı zamanda:
• nükleer enerji,
• ileri reaktör teknolojileri,
• füze sistemleri,
• uzay teknolojileri,
• yüksek hassasiyetli mühendislik
alanlarında da bilgi birikimi sağlar.
SONUÇ : Güçlü caydırıcılık için , büyük tehditleri ve beraberindeki büyük çaplı saldırıları önlemek için, ayrıca ülkelerin ulusal güvenlikleri için nükleer silahlar son derece önemli, etkili ve kaçınılmazdır.
Elbette Türkiye’ nin ulusal güvenliği için de durum böyledir.
Şu veya bu ülkenin ülkemizi ve her tarafı şehit kanlarıyla sulanmış aziz vatan toprağını pervasızca tehdit etmemesi hatta buna cesaret bile edememesi için, çivisi yerinden çıkmış bozuk dünya düzeninin daha da fazla bozulmaması için, insanlığın, ahlakın ve huzurun düşmanı eli kanlı ülkelere “artık yeter-dur” demek için, nükleer silahlara sahip olmak son derece büyük bir önem arzetmektedir.
Dolayısıyla ülkemiz tüm kurum ve kuruluşlarıyla gereğini en kısa zamanda yapmalıdır.
Yapacaktır da…
ÖNEMLİ NOT : Bu yazı tamamen şahsıma ait analiz, çıkarım ve görüşlerimi içermektedir. Tavsiye amaçlıdır.
