BU BİR GÜÇLÜ KADIN YAZISI DEĞİLDİR.
Bu, bir toplumun kendi çözemediği sorunları neden kadına “idare ettirdiğini” sorgulama yazısıdır.
“Sen idare et.”
Ne kadar sıradan bir cümle.
Biraz alttan al.
Büyütme.
Çocuklar etkilenmesin.
Aile dağılmasın.
Eşin gerilmesin.
İşyerinde sorun çıkmasın.
Ortam bozulmasın.
Sen idare et.
Peki neden o?
Neden bir ilişkinin huzurunu kadın koruyor?
Neden ailede kırılan parçaları kadın topluyor?
Neden çocukların duygusal yükünü kadın taşıyor?
Neden yaşlanan anne babanın bakımını önce kadın düşünüyor?
Neden bir evde neyin eksildiğini, kimin neye ihtiyacı olduğunu, hangi işin ne zaman yapılacağını çoğu zaman kadın takip ediyor?
Neden herkesin hayatı biraz da bir kadının hafızasında tutuluyor?
Bunlar yalnızca gözlem değil.
Rakamlar da aynı şeyi söylüyor.
TÜİK’in 2025 Zaman Kullanım Araştırması’na göre kadınlar hane halkı ve aile bakımına günde ortalama 4 saat 3 dakika ayırıyor.
Erkekler?
58 dakika.
Kadın çalışıyorsa tablo ortadan kalkmıyor.
Çalışan kadın aynı işlere günde ortalama 2 saat 38 dakika ayırıyor.
Çalışan erkek ise 47 dakika.
Demek ki mesele yalnızca kimin işe gidip kimin evde kaldığı değil.
Mesele, evin ve bakımın kimin sorumluluğu sayıldığıdır.
Kadın işe girdi.
Para kazandı.
Meslek sahibi oldu.
Yönetici oldu.
Bilim insanı oldu.
Doktor oldu.
Gazeteci oldu.
Siyasetçi oldu.
Hayatın her alanına girdi.
Evdeki görünmez görev listesinin önemli bir bölümü ise onunla birlikte işe gitmedi.
Akşam onu evde bekledi.
Tam burada “güçlü kadın” dediğimiz kavrama yeniden bakmak gerekiyor.
Kadın gerçekten güçlü olduğu için mi bütün bunları taşıyor?
Yoksa taşımaktan başka seçeneği bırakılmadığı için mi güçlü olmak zorunda kalıyor?
Daha önemlisi...
Bu görevi ona kim verdi?
Bir kanun mu?
Hayır.
Bir yönetmelik mi?
Hayır.
Bir iş sözleşmesi mi?
Hayır.
Peki hangi yasa, bir evin huzurundan kadını sorumlu tuttu?
Hangi kanun, yaşlanan anne babanın bakımını kız çocuğuna verdi?
Hangi madde, çocuğun okulunu annenin takip edeceğini yazdı?
Hangi yönetmelik, sofrayı kadının kaldıracağını söyledi?
Hangi hukuk kuralı, bir evlilik sarsıldığında kadına “Sen alttan al.” dedi?
Hiçbiri.
O hâlde yazılı olmayan bu kanunu kim çıkardı?
Daha önemlisi...
Nasıl oldu da milyonlarca insan, hiç yazılmamış bir kanuna kuşaklar boyunca itaat etti?
Tarihe baktığımızda kadın yalnızca evin içinde değildi.
Yönetiyordu.
Üretiyordu.
Karar veriyordu.
Tahtta oturuyordu.
Devlet yönetiyordu.
Demek ki kadının bugünkü görünmez yükünü “kadının doğası” diye açıklayamayız.
Doğa değilse nedir?
Gelenek mi?
İş bölümü mü?
Ekonomik düzen mi?
Erkek egemen toplumsal yapı mı?
Yoksa yüzyıllar boyunca tekrarlandığı için artık sorgulanmadan doğru kabul edilen bir alışkanlık mı?
Kadına bu görevi bir yasa vermedi.
Toplum verdi.
Sonra o görevi o kadar uzun süre tekrar etti ki, görev olmaktan çıktı...
Kadının “doğal özelliği” sanılmaya başlandı.
Yazılı bir yasaya itiraz edebilirsiniz.
Değiştirilmesini isteyebilirsiniz.
Kaldırabilirsiniz.
Peki yasa gibi işleyen bir alışkanlığı nasıl yürürlükten kaldıracaksınız?
İşte karşımızdaki asıl güç budur:
Toplumsal kabul.
“Yuvayı dişi kuş yapar.”
“Kadın toparlayıcıdır.”
“Anne fedakârdır.”
“Kadın daha sabırlıdır.”
Masum görünen bu cümlelerin her biri kadına bir rol tarif eder:
Toparla.
Sabret.
Fedakârlık et.
Taşı.
Sus.
İdare et.
Sonra yıllarca aynı davranışı gördüğümüzde bunun kadının doğal özelliği olduğuna inanırız.
Değildir.
Öğretilmiş bir roldür.
Üstelik yalnızca erkekten kadına öğretilmez.
Kadından kadına da aktarılır.
“Sen kadınsın, alttan al.”
“Yuvanı bozma.”
“Çocukların için katlan.”
“Erkektir, olur.”
Kız çocuğu görür.
Anne sofrayı kaldırır.
Baba oturur.
Anne çocuğun okulunu takip eder.
Anne hastayı düşünür.
Anne evde eksileni bilir.
Kimse ona ders vermemiştir.
Ders zaten gözünün önündedir.
Erkek çocuk da aynı evi görür.
O da öğrenir.
Biri hizmet etmeyi...
Diğeri hizmetin kendiliğinden yapılmasını.
Sonra büyürler.
Yeni bir ev kurarlar.
Eski düzen de onlarla birlikte taşınır.
Eşitsizlik bazen miras bırakılan bir ev değildir.
Evin içinde miras bırakılan düzendir.
Kadının neden idare ettiğini yalnızca kültürle açıklamak da yetmez.
Ekonomik gerçeklik vardır.
Çocuk vardır.
Bakım yükü vardır.
İş güvencesi vardır.
Gelir vardır.
Boşanmanın ekonomik ve toplumsal sonuçları vardır.
“İdare etmiyorum.” demenin herkes için aynı bedeli yoktur.
Kadının susmasının arkasında her zaman sabır bulunmaz.
Ekonomik bağımlılık olabilir.
Çocuklarını koruma kaygısı olabilir.
Aile baskısı olabilir.
Toplumsal yargı olabilir.
O hâlde kadına dönüp:
“Niye idare ediyorsun?”
demek kolaydır.
Asıl soru başkadır:
İdare etmediğinde ona nasıl bir hayat bırakıyoruz?
Bir kadın evliliğini bitirdiğinde nasıl bakıyoruz?
Çocuk sahibi olmak istemediğinde ne soruyoruz?
Kariyerini ailesinin önüne koyduğunda hangi kelimeleri kullanıyoruz?
Yaşlı anne babasının bakımını tek başına üstlenmediğinde ne düşünüyoruz?
“Hayır.” dediğinde neden gerekçe bekliyoruz?
Kadına yalnızca görev vermiyoruz.
O görevi reddetmesinin bedelini de belirliyoruz.
Sonra adına tercih diyoruz.
Gerçekten tercih mi?
Seçeneklerin bedellerini toplum belirliyorsa, seçimin ne kadarı özgürdür?
Bir başka mesele daha var.
Kadının görünmeyen emeğine hâlâ “yardım” diliyle yaklaşıyoruz.
“Eşim ev işlerinde bana çok yardımcı oluyor.”
Neden yardım ediyor?
O evde yaşamıyor mu?
“Çocuklarla çok ilgileniyor, bana yardımcı oluyor.”
Kimin çocukları?
Bir babanın kendi çocuğuyla ilgilenmesi anneye yardım değildir.
Bir erkeğin yaşadığı evin sorumluluğunu üstlenmesi eşine yardım değildir.
Bunların adı yardım değil, sorumluluktur.
Kelimeyi yanlış kurduğumuz anda ilişkiyi de yanlış kuruyoruz.
Bir kişi asıl sorumlu oluyor.
Diğeri yardımcı.
Asıl sorumlu kim?
Yine kadın.
Değişmesi gereken yer tam da burasıdır.
Kadına daha fazla dayanma gücü vermek çözüm değildir.
Daha güçlü kadınlar yetiştirmek de çözüm değildir.
Her şeye yetişebilen kadınlar yaratmak hiç değildir.
Çözüm, kadının her şeye yetişmek zorunda olmadığı bir düzen kurmaktır.
Evde sorumluluk paylaşılmalıdır.
Bakım yalnızca kadının doğal görevi sayılmamalıdır.
Çocuk yetiştirmek yalnızca annelik üzerinden tarif edilmemelidir.
Erkek çocuklarına “eşine yardım et” değil, “hayatının sorumluluğunu üstlen” denilmelidir.
Kız çocuklarına yalnızca fedakârlık öğretilmemelidir.
Sınır koymak da öğretilmelidir.
“Hayır.” demek de.
İstememek de.
Vazgeçmek de.
Kendi hayatını seçmek de.
Kamusal bakım hizmetleri güçlendirilmelidir.
Çocuk, yaşlı ve engelli bakımının yükü yalnızca aileye; ailenin içinde de ağırlıklı olarak kadına bırakılmamalıdır.
Toplumun dili de değişmelidir.
“Ne kadar güçlü kadın.”
demeden önce...
“Neden bu kadar güçlü olmak zorunda kaldı?”
diye sormalıyız.
“Her şeye yetişiyor.”
demeden önce...
“Neden her şeye o yetişiyor?”
diye sormalıyız.
Bir düzen ancak bir kadının sürekli susmasıyla yürüyorsa...
O düzen huzurlu değildir.
Bir aile ancak bir kadının sürekli fedakârlığıyla ayakta kalıyorsa...
O ailede yük eşit dağılmıyordur.
Bir ilişki ancak bir tarafın sürekli alttan almasıyla sürüyorsa...
Sorun çözülmemiştir.
Yalnızca ertelenmiştir.
Kadının güçlü olması sorun değildir.
Güçlü olmaktan başka seçeneğinin bırakılmaması sorundur.
Kadının fedakâr olması sorun değildir.
Fedakârlığın yalnızca ondan beklenmesi sorundur.
Kadının ailesini düşünmesi sorun değildir.
Kendisini düşündüğünde suçlu hissettirilmesi sorundur.
Kadının idare etmesi sorun değildir.
Hep onun idare etmek zorunda bırakılması sorundur.
Eşitlik, kadının bütün yükleri taşıyabilecek kadar güçlenmesi değildir.
O yüklerin baştan eşit paylaşılmasıdır.
Kadına artık:
“Sen idare et.”
demeyi bırakmalıyız.
Başka bir soru sormalıyız:
“Bu kimin sorumluluğu?”
Sonra sorumluluğu gerçek sahibine vermeliyiz.
Kadının ihtiyacı yardım değildir.
Kendisine ait olmayan yüklerin omuzlarından indirilmesidir.
Asıl mesele güçlü kadınlar yaratmak değil...
Kadının güçlü olmak zorunda kalmadığı bir toplum yaratmaktır.

Aşkım Tan

