Oktay VURAL
Köşe Yazarı
Oktay VURAL
 

2026 Nobel Ekonomi Ödülü Işığında Türkiye’nin Para Politikası

Enflasyon gerilerken beklentiler neden aynı hızla düzelmiyor? Faiz kararlarının etkisini belirleyen yalnızca rakamlar değil; kurumsal güven, geleceğe ilişkin beklentiler ve mücadelenin toplumsal maliyetidir. 2026 Nobel Ekonomi Ödülü’nün Robert E. Hall ve Michael Woodford’a verilmesi, Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı ekonomik tecrübeyi yeniden değerlendirmek için önemli bir fırsat sunuyor. İki iktisatçının çalışmalarının ortak özelliği, ekonomik dalgalanmaları yalnızca faiz, enflasyon ve büyüme gibi toplam göstergelerle değil, insanların ve işletmelerin verdiği kararlarla açıklamalarıdır. Hall, tüketimin bugünkü gelir kadar gelecekteki gelir beklentilerinden de etkilendiğini; Woodford ise para politikasının etkisinin bugünkü faiz kararı kadar yarın hangi kararların alınacağına duyulan inançla şekillendiğini gösterdi. Bu bakış açısından Türkiye’ye dönüp şu soruyu sormalıyız: Enflasyonla mücadelede faizleri değiştirmek yeterli midir, yoksa önce ekonomi yönetiminin geleceğe ilişkin güvenilir bir çerçeve oluşturması mı gerekir? Aslında mesele ikisini birbirinin alternatifi olarak görmek değildir. Güvenilirlik faiz politikasının yerine geçmez; alınan kararın ne ölçüde sonuç vereceğini ve toplumun bu süreçte ne kadar bedel ödeyeceğini etkiler. 2021 sonbaharından itibaren enflasyon yükselirken politika faizinin düşürüldüğü bir dönem yaşandı. Haziran 2023’te ise yön değiştirildi: TCMB politika faizini yüzde 8,5’ten başlayarak Mart 2024’te yüzde 50’ye çıkardı. Eylül 2026’da faiz yüzde 37 düzeyindeydi. Dolayısıyla Türkiye birkaç yıl içinde iki farklı para politikası yönelimi gördü. Fakat ekonomi bir anahtarla açılıp kapanan makine değildir. Dün verilen kararların yarattığı alışkanlıklar, bugün kullanılan aracın etkisini değiştirebilir. Bir işletme, yüksek enflasyonun yeniden hızlanabileceğini düşünüyorsa fiyatlarını gelecekte beklediği maliyetlere göre belirler. Bir çalışan, kazancının satın alma gücünü koruyamayacağından endişe ediyorsa ücret artışlarında geçmiş fiyatları ve gelecek kayıpları dikkate alır. Vatandaş ise tasarrufunu ve alışverişini kendi enflasyon beklentisine göre düzenler. İşte Woodford’un vurguladığı beklenti kanalı budur: Bugünün enflasyonu, kısmen yarına ilişkin kararların da ürünüdür. Bu nedenle enflasyondaki düşüşle enflasyon beklentilerindeki iyileşmeyi birbirine karıştırmamalıyız. TÜİK’e göre Eylül 2026’da yıllık tüketici enflasyonu yüzde 29,73’e geriledi. Ancak fiyatlar yılın ilk dokuz ayında yüzde 24,32 daha yükseldi. Enflasyonun düşmesi hayatın ucuzlaması değildir; fiyatların daha yavaş artmasıdır. Vatandaşın hissettiği hayat pahalılığıyla açıklanan enflasyonun neden farklı algılandığını anlamak için bu ayrım şarttır. TCMB’nin Ağustos 2026 verilerinde gelecek on iki aya ilişkin enflasyon beklentisi piyasa katılımcılarında yüzde 23,7, üretici firmalarda yüzde 32,8, hanehalkında ise yüzde 45,6’ydı. Piyasayla vatandaş arasındaki fark 21,9 puan. Üstelik piyasa katılımcılarının beş yıl sonrasına ilişkin beklentisi yüzde 11,1 iken uzun vadeli hedef yüzde 5. Bunlar yalnızca sayısal farklılıklar değil; fiyat istikrarının geleceğe ilişkin ortak bir kanaate henüz dönüşmediğini gösteren işaretlerdir. Yine de yüksek beklentiyi doğrudan “Merkez Bankasına güvensizlik” diye okumak eksik olur. Vatandaş markette ve kirada yaşadığı artışları, geçmişteki gelir kayıplarını, iş güvencesini ve gelecek zam ihtimallerini hesaba katar. Üretici ise hammadde, enerji, ücret ve finansman maliyetlerini izler. Bu yüzden beklenti ayrışmasının nedenleri tek bir rakamla açıklanamaz. Fakat şu açık: Para politikası finansal piyasalarda karşılık bulurken toplumun diğer kesimlerinde aynı ölçüde karşılık bulmuyorsa, enflasyonu düşürmek daha zor ve maliyetli olabilir. Burada TCMB’nin güvenilirliği sorusu ortaya çıkıyor. Güvenilirlik, merkez bankasının her faiz kararının herkesçe beğenilmesi değildir. Önceden açıkladığı ilkelere göre hareket etmesi, hedefinden sapmaları açıklaması, benzer ekonomik şartlarda tutarlı kararlar alabilmesi ve araçlarını fiyat istikrarı amacıyla kullanabilmesidir. Bir kurumun öngörülebilirliği yalnızca yöneticilerin beyanlarıyla değil, kararların zaman içinde gösterdiği süreklilikle oluşur. Ancak bu sorumluluğu yalnızca TCMB’ye yüklemek de doğru değildir. Merkez bankası talebi yüksek faizle yavaşlatmaya çalışırken kamu harcamaları, vergiler ve yönetilen fiyatlar aksi yönde baskı oluşturuyorsa beklentiler kolayca düzelmez. Para politikasının inandırıcılığı, bütçe ve gelir politikalarının tutarlılığından bağımsız değildir. Enflasyonu düşüreceğini söyleyen bir ekonomi yönetimi, kararlarının bütününde aynı hedefi gözetmek zorundadır. Peki sıkı para politikasının maliyetini kim ödedi? Bu soru, enflasyonun bedeliyle enflasyonu düşürmek için izlenen politikanın bedelini ayırmayı gerektiriyor. Düşük gelirli ailelerin karşılaştığı hayat pahalılığının tamamını faiz artırımlarına bağlayamayız. Fakat yüksek faizlerin kredi kullanan haneler, borçlu işletmeler ve talebe duyarlı sektörler üzerinde doğrudan ya da dolaylı etkiler yarattığını da görmezden gelemeyiz. Aynı faiz artışı mevduat sahibi için gelir, krediye muhtaç işletme için gider olabilir. TÜİK’in 2025 Hanehalkı Bütçe Araştırması bu farkın nedenini anlamamıza yardım ediyor: En düşük gelirli yüzde 20’lik kesim toplam tüketim harcamalarının yüzde 67,9’unu gıda ile konut ve kiraya ayırırken en yüksek gelirli yüzde 20’de bu oran yüzde 38,1. Düşük gelirli hanelerin harcamalarında ertelenebilir alan daha dardır. Dolayısıyla toplam tüketimi daha az azalan bir aile, zorunlu ihtiyaçlarındaki baskı nedeniyle daha ağır bir refah kaybı yaşayabilir.  IMF'nin Şubat 2026'da yayımladığı Türkiye ülke raporunda, enflasyonun gelir grupları üzerindeki farklı etkilerine ilişkin önemli bulgular yer alıyor. Rapora göre: 2020 sonrasında gıda ve barınma fiyatlarının genel enflasyonun üzerinde artması, düşük gelirli hanelerin daha yüksek bir fiilî enflasyon yüküyle karşılaşmasına neden oldu. Aynı dönemde gelir dağılımının yüzde 25'lik diliminde yer alanların reel gelir artışı yüzde 0,9 iken yüzde 75'lik dilimindekilerin artışı yüzde 5,4 oldu.  Bu bulgular bize şunu gösteriyor: Enflasyonun toplumsal maliyeti, yalnızca fiyatların ne kadar arttığıyla değil, hangi ürünlerin fiyatlarının arttığı ve o ürünlerin hane bütçesinde ne kadar yer tuttuğuyla da ilgilidir. Burada Hall'ın tüketim yaklaşımıyla bağlantılı önemli bir ayrım ortaya çıkıyor. Yüksek gelirli bir aile faiz getirileri yükseldiğinde harcamalarını erteleyerek tasarruflarını artırabilir. Düşük gelirli bir aile ise gıda ve kira harcamalarını aynı ölçüde erteleyemez. Geliri yeterince artmadığında diğer tüketim kalemlerinden vazgeçmek durumunda kalabilir. Fakat IMF'nin bu tespitleri de tek başına 2023 sonrasındaki faiz artırımlarının düşük gelirlilerin refahını ne kadar azalttığını ölçmüyor. Raporun gösterdiği, düşük gelirli kesimlerin enflasyon karşısındaki kırılganlığıdır. Bu nedenle şu iki soruyu ayrı tutmak gerekir: Enflasyon yoksulları ne ölçüde etkiledi? Enflasyonu düşürmek için uygulanan sıkı para politikasının maliyeti kimlere yansıdı? Maliyetin hangi kanallardan dağıldığı oldukça açıktır: Borçlular finansman maliyetini, tüketiciler değişen satın alma ve harcama imkânlarını, işletmeler finansman ve talep koşullarını, çalışanlar ise üretim ve istihdamdaki değişmeleri hissedebilir. Tasarruf sahiplerinin bir bölümü ise aynı süreçte daha yüksek finansal getiri elde edebilir. İşte Hall’ın tüketim araştırmalarının Türkiye’ye yönelttiği asıl soru budur: Hangi aile harcamasını bilinçli tasarruf tercihiyle erteledi, hangisi geliri yetmediği için kıstı, hangisi borç yükü nedeniyle vazgeçti? Hall’ın çalışmaları bu ayrımı araştırmak için kuramsal temel sağlar; fakat Türkiye’de maliyetin hangi gelir grubuna ne kadar düştüğünü kendiliğinden hesaplamaz. Bunun için gelir, tüketim, borç, servet ve beklentilerin aynı hanelerde birlikte izlenmesi gerekir. Enflasyonla mücadele elbette ertelenemez. Kalıcı yüksek enflasyon özellikle geliri sabit, tasarrufu sınırlı kesimler için ağır bir yük oluşturur. Ancak fiyat istikrarının zorunluluğu, o istikrara ulaşmak için katlanılan maliyetin nasıl dağıldığını tartışmayı gereksiz kılmaz. Aksine başarılı bir ekonomi yönetimi hem enflasyonu kalıcı biçimde düşürmeli hem de geçiş döneminin maliyetlerini açık biçimde ölçmeli ve kırılgan kesimleri koruyan hedefli politikalar geliştirmelidir. 2026 Nobel’inin Türkiye’ye hatırlattığı temel gerçek şudur: Ekonomi yönetmek yalnızca faiz oranını yönetmek değildir; insanların geleceğe bakışını, kurumlara duyduğu güveni ve bugün alınan kararların yarın da hangi ilkelere dayanacağını yönetmektir. Faiz kararları önemli; ama güvenin yerine geçemez. Güven de güçlü ve tutarlı kararların yerini tutamaz. İkisi birlikte çalışmadığında fiyat istikrarına ulaşmak daha zahmetli olabilir. Türkiye’nin son yıllardaki para politikası deneyimi, yalnızca faiz kararları ve enflasyon oranları üzerinden değil, bu politikaların ekonomik ve toplumsal sonuçları üzerinden de sorgulanmalıdır. Ancak burada önemli bir eksiklikle karşı karşıyayız. Türkiye’de para politikasına yönelik eleştiriler çoğunlukla faizlerin yüksekliği, büyümenin yavaşlaması ve finansman maliyetleri üzerinde yoğunlaşırken, enflasyonla mücadelenin bedelini kimlerin, hangi yollarla ve ne ölçüde ödediğini ortaya koyan kapsamlı veri ve araştırmalar yetersiz kalmaktadır. Ücretlilerin, emeklilerin, dar gelirli ailelerin, borçlu hanelerin ve küçük işletmelerin uğradığı kayıplarla; tasarruf ve finansal varlık sahiplerinin elde ettiği getiriler aynı bütünlük içinde incelenmemektedir. Oysa tüketimini erteleyenle temel ihtiyaçlarından vazgeçmek zorunda kalanın, yüksek faizden gelir elde edenle borcunu çevirmekte zorlananın ekonomik ve toplumsal durumu aynı değildir. Üstelik enflasyonun yol açtığı kayıplarla enflasyonu düşürmek için uygulanan politikaların maliyetleri de birbirinden ayrıştırılmalıdır. Bu ayrım yapılmadan ne para politikasının gerçek başarısı ne de toplumsal bedeli sağlıklı biçimde değerlendirilebilir. Ekonomi yönetiminin görevi yalnızca enflasyonu düşürmek değil, bunu hangi toplumsal maliyetlerle gerçekleştirdiğini de ölçmek, açıklamak ve hesap vermektir. Çünkü enflasyonla mücadelenin başarısı rakamlarda, adaleti ise bedelin kimlere ve nasıl dağıldığında görülür. Öyleyse başarıyı yalnızca “enflasyon kaç puan düştü?” sorusuyla ölçmeyelim. “Beklentiler hedefe ne kadar yaklaştı, reel gelirler nasıl değişti, üretim ve istihdam nasıl etkilendi, bedeli kim ne ölçüde üstlendi?” sorularını da soralım. Çünkü ekonomi yönetiminin nihai amacı istatistiklerde başarı göstermek değil, fiyat istikrarını insanların hayatında kalıcı refaha dönüştürmektir. Enflasyonla mücadelenin ekonomik sonucu kadar toplumsal bilançosu da görünür olmalıdır.
Ekleme Tarihi: 14 Ekim 2026 -Çarşamba
Oktay VURAL

2026 Nobel Ekonomi Ödülü Işığında Türkiye’nin Para Politikası

Enflasyon gerilerken beklentiler neden aynı hızla düzelmiyor? Faiz kararlarının etkisini belirleyen yalnızca rakamlar değil; kurumsal güven, geleceğe ilişkin beklentiler ve mücadelenin toplumsal maliyetidir.

2026 Nobel Ekonomi Ödülü’nün Robert E. Hall ve Michael Woodford’a verilmesi, Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı ekonomik tecrübeyi yeniden değerlendirmek için önemli bir fırsat sunuyor. İki iktisatçının çalışmalarının ortak özelliği, ekonomik dalgalanmaları yalnızca faiz, enflasyon ve büyüme gibi toplam göstergelerle değil, insanların ve işletmelerin verdiği kararlarla açıklamalarıdır. Hall, tüketimin bugünkü gelir kadar gelecekteki gelir beklentilerinden de etkilendiğini; Woodford ise para politikasının etkisinin bugünkü faiz kararı kadar yarın hangi kararların alınacağına duyulan inançla şekillendiğini gösterdi.

Bu bakış açısından Türkiye’ye dönüp şu soruyu sormalıyız: Enflasyonla mücadelede faizleri değiştirmek yeterli midir, yoksa önce ekonomi yönetiminin geleceğe ilişkin güvenilir bir çerçeve oluşturması mı gerekir? Aslında mesele ikisini birbirinin alternatifi olarak görmek değildir. Güvenilirlik faiz politikasının yerine geçmez; alınan kararın ne ölçüde sonuç vereceğini ve toplumun bu süreçte ne kadar bedel ödeyeceğini etkiler.

2021 sonbaharından itibaren enflasyon yükselirken politika faizinin düşürüldüğü bir dönem yaşandı. Haziran 2023’te ise yön değiştirildi: TCMB politika faizini yüzde 8,5’ten başlayarak Mart 2024’te yüzde 50’ye çıkardı. Eylül 2026’da faiz yüzde 37 düzeyindeydi. Dolayısıyla Türkiye birkaç yıl içinde iki farklı para politikası yönelimi gördü. Fakat ekonomi bir anahtarla açılıp kapanan makine değildir. Dün verilen kararların yarattığı alışkanlıklar, bugün kullanılan aracın etkisini değiştirebilir.

Bir işletme, yüksek enflasyonun yeniden hızlanabileceğini düşünüyorsa fiyatlarını gelecekte beklediği maliyetlere göre belirler. Bir çalışan, kazancının satın alma gücünü koruyamayacağından endişe ediyorsa ücret artışlarında geçmiş fiyatları ve gelecek kayıpları dikkate alır. Vatandaş ise tasarrufunu ve alışverişini kendi enflasyon beklentisine göre düzenler. İşte Woodford’un vurguladığı beklenti kanalı budur: Bugünün enflasyonu, kısmen yarına ilişkin kararların da ürünüdür.

Bu nedenle enflasyondaki düşüşle enflasyon beklentilerindeki iyileşmeyi birbirine karıştırmamalıyız. TÜİK’e göre Eylül 2026’da yıllık tüketici enflasyonu yüzde 29,73’e geriledi. Ancak fiyatlar yılın ilk dokuz ayında yüzde 24,32 daha yükseldi. Enflasyonun düşmesi hayatın ucuzlaması değildir; fiyatların daha yavaş artmasıdır. Vatandaşın hissettiği hayat pahalılığıyla açıklanan enflasyonun neden farklı algılandığını anlamak için bu ayrım şarttır.

TCMB’nin Ağustos 2026 verilerinde gelecek on iki aya ilişkin enflasyon beklentisi piyasa katılımcılarında yüzde 23,7, üretici firmalarda yüzde 32,8, hanehalkında ise yüzde 45,6’ydı. Piyasayla vatandaş arasındaki fark 21,9 puan. Üstelik piyasa katılımcılarının beş yıl sonrasına ilişkin beklentisi yüzde 11,1 iken uzun vadeli hedef yüzde 5. Bunlar yalnızca sayısal farklılıklar değil; fiyat istikrarının geleceğe ilişkin ortak bir kanaate henüz dönüşmediğini gösteren işaretlerdir.

Yine de yüksek beklentiyi doğrudan “Merkez Bankasına güvensizlik” diye okumak eksik olur. Vatandaş markette ve kirada yaşadığı artışları, geçmişteki gelir kayıplarını, iş güvencesini ve gelecek zam ihtimallerini hesaba katar. Üretici ise hammadde, enerji, ücret ve finansman maliyetlerini izler. Bu yüzden beklenti ayrışmasının nedenleri tek bir rakamla açıklanamaz. Fakat şu açık: Para politikası finansal piyasalarda karşılık bulurken toplumun diğer kesimlerinde aynı ölçüde karşılık bulmuyorsa, enflasyonu düşürmek daha zor ve maliyetli olabilir.

Burada TCMB’nin güvenilirliği sorusu ortaya çıkıyor. Güvenilirlik, merkez bankasının her faiz kararının herkesçe beğenilmesi değildir. Önceden açıkladığı ilkelere göre hareket etmesi, hedefinden sapmaları açıklaması, benzer ekonomik şartlarda tutarlı kararlar alabilmesi ve araçlarını fiyat istikrarı amacıyla kullanabilmesidir. Bir kurumun öngörülebilirliği yalnızca yöneticilerin beyanlarıyla değil, kararların zaman içinde gösterdiği süreklilikle oluşur.

Ancak bu sorumluluğu yalnızca TCMB’ye yüklemek de doğru değildir. Merkez bankası talebi yüksek faizle yavaşlatmaya çalışırken kamu harcamaları, vergiler ve yönetilen fiyatlar aksi yönde baskı oluşturuyorsa beklentiler kolayca düzelmez. Para politikasının inandırıcılığı, bütçe ve gelir politikalarının tutarlılığından bağımsız değildir. Enflasyonu düşüreceğini söyleyen bir ekonomi yönetimi, kararlarının bütününde aynı hedefi gözetmek zorundadır.

Peki sıkı para politikasının maliyetini kim ödedi? Bu soru, enflasyonun bedeliyle enflasyonu düşürmek için izlenen politikanın bedelini ayırmayı gerektiriyor. Düşük gelirli ailelerin karşılaştığı hayat pahalılığının tamamını faiz artırımlarına bağlayamayız. Fakat yüksek faizlerin kredi kullanan haneler, borçlu işletmeler ve talebe duyarlı sektörler üzerinde doğrudan ya da dolaylı etkiler yarattığını da görmezden gelemeyiz. Aynı faiz artışı mevduat sahibi için gelir, krediye muhtaç işletme için gider olabilir.

TÜİK’in 2025 Hanehalkı Bütçe Araştırması bu farkın nedenini anlamamıza yardım ediyor: En düşük gelirli yüzde 20’lik kesim toplam tüketim harcamalarının yüzde 67,9’unu gıda ile konut ve kiraya ayırırken en yüksek gelirli yüzde 20’de bu oran yüzde 38,1. Düşük gelirli hanelerin harcamalarında ertelenebilir alan daha dardır. Dolayısıyla toplam tüketimi daha az azalan bir aile, zorunlu ihtiyaçlarındaki baskı nedeniyle daha ağır bir refah kaybı yaşayabilir. 

IMF'nin Şubat 2026'da yayımladığı Türkiye ülke raporunda, enflasyonun gelir grupları üzerindeki farklı etkilerine ilişkin önemli bulgular yer alıyor.

Rapora göre:

2020 sonrasında gıda ve barınma fiyatlarının genel enflasyonun üzerinde artması, düşük gelirli hanelerin daha yüksek bir fiilî enflasyon yüküyle karşılaşmasına neden oldu.

Aynı dönemde gelir dağılımının yüzde 25'lik diliminde yer alanların reel gelir artışı yüzde 0,9 iken yüzde 75'lik dilimindekilerin artışı yüzde 5,4 oldu. 

Bu bulgular bize şunu gösteriyor: Enflasyonun toplumsal maliyeti, yalnızca fiyatların ne kadar arttığıyla değil, hangi ürünlerin fiyatlarının arttığı ve o ürünlerin hane bütçesinde ne kadar yer tuttuğuyla da ilgilidir.

Burada Hall'ın tüketim yaklaşımıyla bağlantılı önemli bir ayrım ortaya çıkıyor.

Yüksek gelirli bir aile faiz getirileri yükseldiğinde harcamalarını erteleyerek tasarruflarını artırabilir. Düşük gelirli bir aile ise gıda ve kira harcamalarını aynı ölçüde erteleyemez. Geliri yeterince artmadığında diğer tüketim kalemlerinden vazgeçmek durumunda kalabilir.

Fakat IMF'nin bu tespitleri de tek başına 2023 sonrasındaki faiz artırımlarının düşük gelirlilerin refahını ne kadar azalttığını ölçmüyor. Raporun gösterdiği, düşük gelirli kesimlerin enflasyon karşısındaki kırılganlığıdır.

Bu nedenle şu iki soruyu ayrı tutmak gerekir:

Enflasyon yoksulları ne ölçüde etkiledi? Enflasyonu düşürmek için uygulanan sıkı para politikasının maliyeti kimlere yansıdı?

Maliyetin hangi kanallardan dağıldığı oldukça açıktır:

Borçlular finansman maliyetini, tüketiciler değişen satın alma ve harcama imkânlarını, işletmeler finansman ve talep koşullarını, çalışanlar ise üretim ve istihdamdaki değişmeleri hissedebilir. Tasarruf sahiplerinin bir bölümü ise aynı süreçte daha yüksek finansal getiri elde edebilir.

İşte Hall’ın tüketim araştırmalarının Türkiye’ye yönelttiği asıl soru budur: Hangi aile harcamasını bilinçli tasarruf tercihiyle erteledi, hangisi geliri yetmediği için kıstı, hangisi borç yükü nedeniyle vazgeçti? Hall’ın çalışmaları bu ayrımı araştırmak için kuramsal temel sağlar; fakat Türkiye’de maliyetin hangi gelir grubuna ne kadar düştüğünü kendiliğinden hesaplamaz. Bunun için gelir, tüketim, borç, servet ve beklentilerin aynı hanelerde birlikte izlenmesi gerekir.

Enflasyonla mücadele elbette ertelenemez. Kalıcı yüksek enflasyon özellikle geliri sabit, tasarrufu sınırlı kesimler için ağır bir yük oluşturur. Ancak fiyat istikrarının zorunluluğu, o istikrara ulaşmak için katlanılan maliyetin nasıl dağıldığını tartışmayı gereksiz kılmaz. Aksine başarılı bir ekonomi yönetimi hem enflasyonu kalıcı biçimde düşürmeli hem de geçiş döneminin maliyetlerini açık biçimde ölçmeli ve kırılgan kesimleri koruyan hedefli politikalar geliştirmelidir.

2026 Nobel’inin Türkiye’ye hatırlattığı temel gerçek şudur: Ekonomi yönetmek yalnızca faiz oranını yönetmek değildir; insanların geleceğe bakışını, kurumlara duyduğu güveni ve bugün alınan kararların yarın da hangi ilkelere dayanacağını yönetmektir. Faiz kararları önemli; ama güvenin yerine geçemez. Güven de güçlü ve tutarlı kararların yerini tutamaz. İkisi birlikte çalışmadığında fiyat istikrarına ulaşmak daha zahmetli olabilir.

Türkiye’nin son yıllardaki para politikası deneyimi, yalnızca faiz kararları ve enflasyon oranları üzerinden değil, bu politikaların ekonomik ve toplumsal sonuçları üzerinden de sorgulanmalıdır. Ancak burada önemli bir eksiklikle karşı karşıyayız. Türkiye’de para politikasına yönelik eleştiriler çoğunlukla faizlerin yüksekliği, büyümenin yavaşlaması ve finansman maliyetleri üzerinde yoğunlaşırken, enflasyonla mücadelenin bedelini kimlerin, hangi yollarla ve ne ölçüde ödediğini ortaya koyan kapsamlı veri ve araştırmalar yetersiz kalmaktadır. Ücretlilerin, emeklilerin, dar gelirli ailelerin, borçlu hanelerin ve küçük işletmelerin uğradığı kayıplarla; tasarruf ve finansal varlık sahiplerinin elde ettiği getiriler aynı bütünlük içinde incelenmemektedir. Oysa tüketimini erteleyenle temel ihtiyaçlarından vazgeçmek zorunda kalanın, yüksek faizden gelir elde edenle borcunu çevirmekte zorlananın ekonomik ve toplumsal durumu aynı değildir. Üstelik enflasyonun yol açtığı kayıplarla enflasyonu düşürmek için uygulanan politikaların maliyetleri de birbirinden ayrıştırılmalıdır. Bu ayrım yapılmadan ne para politikasının gerçek başarısı ne de toplumsal bedeli sağlıklı biçimde değerlendirilebilir. Ekonomi yönetiminin görevi yalnızca enflasyonu düşürmek değil, bunu hangi toplumsal maliyetlerle gerçekleştirdiğini de ölçmek, açıklamak ve hesap vermektir. Çünkü enflasyonla mücadelenin başarısı rakamlarda, adaleti ise bedelin kimlere ve nasıl dağıldığında görülür.

Öyleyse başarıyı yalnızca “enflasyon kaç puan düştü?” sorusuyla ölçmeyelim. “Beklentiler hedefe ne kadar yaklaştı, reel gelirler nasıl değişti, üretim ve istihdam nasıl etkilendi, bedeli kim ne ölçüde üstlendi?” sorularını da soralım. Çünkü ekonomi yönetiminin nihai amacı istatistiklerde başarı göstermek değil, fiyat istikrarını insanların hayatında kalıcı refaha dönüştürmektir. Enflasyonla mücadelenin ekonomik sonucu kadar toplumsal bilançosu da görünür olmalıdır.

Yazıya ifade bırak !
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.