Aşkım TAN
Köşe Yazarı
Aşkım TAN
 

BEDENİMİZ ÜZERİNDEKİ BU HAKKI SİZE KİM VERDİ?

13 yaşındaki bir kız çocuğunun “rızası” tartışıldı. 20 yaşındaki bir kadın, altı aylık ikiz gebeliği sırasında öldürüldü. Aralarında yaklaşık çeyrek yüzyıl var. Suçlar farklı. Failler farklı. Kanunlar değişti. Peki bir çocuğun ve bir kadının bedeni üzerinde kendisine söz, güç ve tahakküm hakkı gören zihniyet ne kadar değişti? Bu bir N.Ç. yazısı değildir. Bu bir Didar Filiz yazısı da değildir. Bu yalnızca çocuk istismarı yazısı değildir. Bu yalnızca kadın cinayeti yazısı da değildir. Bu, bir çocuğun bedeninden bir kadının cansız bedenine uzanan çizgide, kendisine başkasının bedeni üzerinde hak gören zihniyetle hesaplaşma yazısıdır. 2002. Mardin. 13 yaşında bir kız çocuğu. 2026. Osmaniye. 20 yaşında bir kadın. Aralarında yaklaşık çeyrek yüzyıl var. Takvim ilerledi. Kanun değişti. Ceza hukuku değişti. Toplum değişti. Teknoloji değişti. Peki aynı hızla değişmeyen ne? Çocuğun bedeni üzerinde söz söyleme hakkını kendinde gören yetişkin. Kadının bedeni üzerinde söz söyleme hakkını kendinde gören erkek. Mağdurun davranışını failin davranışından önce sorgulayan zihniyet. Önce 13 yaşındaki çocuğa dönelim. Adını yazmayacağım. Türkiye onu yıllardır iki harfle tanıyor: N.Ç. 2002 yılında 13 yaşındaydı. İki kadın tarafından para karşılığında erkeklere pazarlandığı iddiasıyla başlayan soruşturmanın sonunda, aralarında kamu görevlilerinin de bulunduğu 26 erkek ve iki kadın hakkında dava açıldı. Bir tarafta bir çocuk vardı. Diğer tarafta yetişkinler. Meslekleri farklıydı. Yaşları farklıydı. Toplumdaki konumları farklıydı. Karşılarındaki insanın yaşı ise değişmiyordu: 13. Sonra Türkiye inanılması güç bir kelimeyi tartışmaya başladı: Rıza. Şimdi yeniden soralım. 13 yaşındaki bir çocuğun “rızası” aranabilir mi? Bir çocuk ile yetişkin arasında eşit iradeden söz edilebilir mi? Bir yetişkin, karşısındaki kişinin çocuk olduğunu bildiği hâlde kendi sorumluluğunu o çocuğun “evet” ya da “hayır” demesine bırakabilir mi? Çocuğa neden kaçmadığını mı soracağız? Neden bağırmadığını mı? Neden direnmediğini mi? Yoksa yetişkine dönüp çok daha kısa bir soru mu soracağız: Sen orada ne yapıyordun? Dosyanın Türkiye'nin hukuk hafızasında bıraktığı izlerden biri tam da buydu. Suçların 2002 ve 2003 yıllarında işlenmiş olması nedeniyle yargılama eski 765 sayılı Türk Ceza Kanunu hükümleri üzerinden yürüdü. İlk yargılamada 25 sanık hakkında verilen cezalar, iyi hâl indirimi sonrasında 3 yıl 2 ay ile 4 yıl 10 ay arasında kaldı. Yargıtay'ın kısmi bozmasının ardından dosya yeniden görüldü. 2013 yılında 26 sanıktan 25'i 7 ila 9 yıl arasında hapis cezalarına çarptırıldı; bir sanık hakkında düşme kararı verildi. Bir tarafta: 13 yaşında bir çocuk. Diğer tarafta: Yetişkinler. Arada: Yıllar süren yargılama. İyi hâl. Bozma. Yeniden yargılama. 7 yıl. 8 yıl. 9 yıl. Bir mahkeme cezayı yıl olarak hesaplayabilir. Peki bir çocuğun hayatından alınanı hangi cetvelle ölçeceğiz? Failin cezasının bittiği gün, mağdurun cezası da bitiyor mu? Takvimi ileri saralım. 17 Eylül 2026. Osmaniye'nin Kadirli ilçesi. Adı Didar Filiz. 20 yaşında. İki çocuk annesi. Altı aylık hamile. İkiz bebek bekliyor. Soruşturmaya kamuoyuna yansıyan bilgilere göre Didar'ın eşi Kaygusuz Filiz, eşini darbettiği ve başına piknik tüpüyle vurduğu iddiasıyla tutuklandı. Olay kapsamında gözaltına alınan üç akrabası serbest bırakıldı. Soruşturma sürüyor. Bir kadın öldü. Karnındaki iki bebeğin yaşamı da onunla birlikte sona erdi. Geride iki çocuk kaldı. Sonra yine o tanıdık haber dili çıktı karşımıza: “Tartışma kavgaya dönüştü.” Bir dakika. Hangi kavga? Bir tarafta altı aylık ikiz gebeliği bulunan bir kadın var. Sonunda o kadın ölü. Başına piknik tüpüyle vurulduğu bildiriliyor. Bunu yalnızca iki insan arasında büyüyen sıradan bir “kavga” kelimesinin içine koyabilir miyiz? “Tartışma çıktı.” “Kavga büyüdü.” “Öfkesine hâkim olamadı.” “Bir anlık cinnet.” “Kıskançlık krizi.” Bunlar yalnızca kelime değildir. Kelimeler faili görünmez de yapabilir, görünür de. Şiddeti failin gerçekleştirdiği bir eylem olarak anlatmak başka şeydir. Şiddeti sanki iki kişinin arasında kendiliğinden meydana gelmiş bir olay gibi anlatmak başka. Kadın kendi kendine ölmedi. Burada N.Ç. ile Didar'ı aynı dosyanın içine koyduğum düşünülmesin. Aynı suçtan söz etmiyoruz. Birinde çocuk cinsel istismarı var. Diğerinde kadına yönelik ölümcül şiddet soruşturuluyor. Mağdurlar farklı. Failler farklı. Hukuki nitelendirmeler farklı. Ortaklaştırdığım suç değil. Ortaklaştırdığım soru. Bir başkasının bedeni üzerinde söz, güç ve tahakküm kurma hakkını kendinizde neden görüyorsunuz? Bir çocuğun bedeni üzerinde. Bir kadının bedeni üzerinde. Eşinizin bedeni üzerinde. Sevgilinizin bedeni üzerinde. BEDENİMİZ ÜZERİNDEKİ BU HAKKI SİZE KİM VERDİ? Kanun mu? Hayır. Hukuk mu? Hayır. Evlilik mi? Hayır. Aile mi? Hayır. Gelenek mi? Hayır. Hiç kimse. Asıl rahatsız edici ortaklık başka bir yerde. Çocuk istismar edildiğinde: “Neden bağırmadı?” Kadın şiddet gördüğünde: “Neden daha önce ayrılmadı?” Çocuğa: “Neden kaçmadın?” Kadına: “Neden şikâyetini geri çektin?” Çocuğa: “Neden anlattıkların değişti?” Kadına: “Madem korkuyordun, neden geri döndün?” Sorular değişiyor. Muhatap değişmiyor. Hesap yine mağdurdan soruluyor. Oysa soru yönünü değiştirmeli. Çocuğa değil yetişkine: Sen ne yaptın? Kadına değil şiddet uygulayana: Sen ne yaptın? Devlete de: Sen ne yaptın? 2002'den 2026'ya hukuk yerinde saymadı. 27 Mayıs 2022'de yayımlanan 7406 sayılı Kanun ile Türk Ceza Kanunu'nun takdiri indirim hükümleri değiştirildi. Failin duruşmada yalnızca mahkemeyi etkilemeye yönelik şeklî tutum ve davranışlarının takdiri indirim nedeni sayılamayacağı açıkça kanuna yazıldı. Aynı düzenlemeyle kasten öldürme suçunun “kadına karşı” işlenmesi nitelikli hâller arasına alındı. Yani artık kanunun kendisi şunu söylüyor: Mahkeme salonunda başını öne eğmek tek başına yetmez. Kravat yetmez. Efendi görünmek yetmez. Peki kanun değişirken hayat neden aynı hızla değişmiyor? Ceza ağırlaştıysa şiddeti neden başlamadan durduramıyoruz? Failin mahkeme salonundaki davranışını tartıştığımız kadar, kadının öldürülmeden önce verdiği işaretleri neden tartışmıyoruz? Bir kadının öldürülmesinden sonra failin kaç yıl ceza alacağını konuşuyoruz. Asıl başarı bu mu? Yoksa kadın henüz hayattayken öldürülme riskini fark edip onu yaşatabilmek mi? Dünyanın bazı ülkelerinde tartışma artık tam da buraya kaymış durumda. İspanya. 2007'den beri kullanılan VioGén sistemi bugün VioGén 2 olarak devam ediyor. Amaç yalnızca şiddet gerçekleştikten sonra dosya açmak değil. Polis ve ilgili kamu kurumlarındaki bilgileri bir araya getirmek. Riski değerlendirmek. Risk düzeyine göre mağduru izlemek ve korumak. Yeni bir tehlike ortaya çıktığında uyarı ve alarm üretmek. 2025'te yenilenen protokolde risk değerlendirmesi daha da geliştirilerek vakalar düşük, orta, yüksek ve aşırı risk düzeylerinde ele alınıyor. Sorulan soru önemli: Bu kadın ne kadar tehlikede? Fransa. Aile içi şiddet vakalarında kullanılan elektronik yaklaşmama bilekliği, failin korunan kişiye belirlenen mesafeden fazla yaklaşmasını önlemeye yönelik teknolojik bir koruma aracı. Amaç yalnızca hüküm vermek değil. Mesafeyi gerçekten korumak. Bu ülkelerde kadın cinayetleri sona ermiş değil. Hiçbir sistem kusursuz değil. Mesele onları ideal ülke ilan etmek de değil. Mesele şu: Dünya yalnızca “Fail kaç yıl yatacak?” sorusunu tartışmıyor. “Bu kadının öldürülebileceğini daha önce görebilir miydik?” sorusunu da soruyor. Avrupa Konseyi'nin kadına yönelik şiddet alanındaki uzman mekanizması GREVIO da bugün kadınların toplumsal cinsiyete dayalı öldürülmelerinin önlenmesi üzerine özel bir genel tavsiye hazırlıyor. Yani mesele artık yalnız ceza hukuku değil. Risk. Önleme. Koruma. Kurumların birbirleriyle konuşması. Bilginin zamanında paylaşılması. Tehlikenin ölümden önce görülmesi. Şimdi Türkiye'ye dönelim. Bir kadın öldürüldüğünde sistem çalışıyor. Polis geliyor. Savcı geliyor. Olay yeri inceleniyor. Otopsi yapılıyor. Şüpheli yakalanıyor. Tutuklama talep ediliyor. İddianame hazırlanıyor. Mahkeme kuruluyor. Ceza veriliyor. İstinaf. Yargıtay. Dosya kapanıyor. Peki kadın yaşarken sistem ne kadar çalışıyordu? Bir hukuk devletinin başarısı yalnızca kaç faili kaç yıl cezaevine gönderdiğiyle ölçülemez. Kaç ölümü önlediğiyle de ölçülmelidir. Aynı ilke çocuk için de geçerli. Çocuk istismar edildikten sonra ağır ceza vermek zorunludur. Ama çocuğu istismardan önce koruyabilecek mekanizmaları kurmak da devletin görevidir. Okul görmeli. Sağlık sistemi görmeli. Sosyal hizmet görmeli. Kolluk görmeli. Savcılık görmeli. Bir kurumun gördüğünü diğer kurum bilmiyorsa, devlet aslında ne kadar görmüş sayılır? N.Ç. 13 yaşındaydı. Didar 20. Birinin bedenine yetişkinler yöneldi. Diğerinin bedeni toprağa verildi. Birinde yıllarca rıza tartışıldı. Diğerinde ilk haberlerin dili tartışma ve kavga üzerinden kuruldu. Kelimeler farklı. Suçlar farklı. Yıllar farklı. Kadınlar farklı. Ama aynı soru hâlâ masada: Kadının bedeni kime ait? Kız çocuğunun bedeni kime ait? Kocasına mı? Ailesine mi? Mahalleye mi? Topluma mı? Ahlâk bekçilerine mi? Devlete mi? Hayır. Kendisine. Bu kadar. O hâlde ne yapılmalı? Kadına yönelik şiddette polis, savcılık, aile mahkemeleri, sağlık sistemi ve sosyal hizmetler arasında gerçek zamanlı risk değerlendirmesi yapılabilmeli. Aynı kadın hakkında farklı kurumlarda bulunan şikâyetler birbirinden kopuk dosyalar olarak kalmamalı. Şiddet geçmişi, tehdit, ısrarlı takip, silaha erişim, uzaklaştırma ihlali ve tekrar eden başvurular birlikte değerlendirilmelidir. Uzaklaştırma kararı yalnızca verilmiş olmak için verilmemeli. Uygulanıp uygulanmadığı izlenmeli. Yüksek riskli vakalarda elektronik izleme etkin biçimde kullanılmalı. Tahliye ve adli kontrol kararlarında yalnızca şüphelinin durumu değil, mağdur açısından oluşacak yeni risk de değerlendirilmelidir. Kadın cinayetlerinde haksız tahrik ve takdiri indirim kararlarının gerekçeleri izlenebilir ve denetlenebilir olmalıdır. Çocuk söz konusu olduğunda ise daha temel bir zihinsel dönüşüme ihtiyacımız var. Bir yetişkin ile çocuk arasındaki cinsel istismarı çocuğun davranışları üzerinden açıklamaya çalışan her yaklaşım sorumluluğun yönünü değiştirir. Çocuğun ne giydiği değil. Neden sustuğu değil. Neden korktuğu değil. Neden kaçamadığı değil. Yetişkinin ne yaptığı konuşulmalıdır. Bir de dilimizi değiştirmek zorundayız. Haber dili değişmeli. Mahkeme dili değişmeli. Siyasetin dili değişmeli. Ailenin dili değişmeli. Çocuklarımızı yetiştirme biçimimiz değişmeli. “Sevdiği için kıskandı.” “Sinirlendi.” “Gururuna yediremedi.” “Terk edilmek istemedi.” “Öfkesine hâkim olamadı.” Bunların hiçbiri şiddetin mazereti değildir. Bunlar şiddeti sıradanlaştıran kültürün sözlüğüdür. Kanun kitabını değiştirdik. O sözlüğü de değiştirebildik mi? 2002. 13 yaşında bir kız çocuğu. 2026. 20 yaşında bir kadın. Yaklaşık çeyrek yüzyıl. N.Ç. artık çocuk değil. Didar ise hiçbir zaman 21 yaşında olmayacak. Karnındaki ikizlerini doğuramayacak. İki çocuğunun büyüdüğünü göremeyecek. Takvim ilerleyecek. Yeni kanunlar çıkacak. Yeni maddeler yazılacak. Yeni cezalar tartışılacak. Yeni kadın isimleri haberlerde birkaç gün kalacak. Yeni çocuk dosyaları mahkemelerin önüne gelecek. Sonra? Bir çocuğun bedenine. Bir kadının bedenine. Bir insanın hayatına. Bu hakkı size kim verdi? Kanun vermedi. Hukuk vermedi. Evlilik vermedi. Aile vermedi. Gelenek vermedi. İnsanlık hiç vermedi. O hâlde değiştirmemiz gereken yalnızca ceza miktarı değildir. Yalnızca kanun maddesi değildir. Yalnızca mahkeme uygulaması değildir. Başkasının bedeni üzerinde kendisine hak gören zihniyettir. Kanun değişti. Yıllar değişti. İsimler değişti. Şimdi sıra bizde. BİZ NE ZAMAN DEĞİŞECEĞİZ?   Aşkım Tan
Ekleme Tarihi: 24 Eylül 2026 -Perşembe
Aşkım TAN

BEDENİMİZ ÜZERİNDEKİ BU HAKKI SİZE KİM VERDİ?

13 yaşındaki bir kız çocuğunun “rızası” tartışıldı. 20 yaşındaki bir kadın, altı aylık ikiz gebeliği sırasında öldürüldü. Aralarında yaklaşık çeyrek yüzyıl var. Suçlar farklı. Failler farklı. Kanunlar değişti. Peki bir çocuğun ve bir kadının bedeni üzerinde kendisine söz, güç ve tahakküm hakkı gören zihniyet ne kadar değişti?

Bu bir N.Ç. yazısı değildir.

Bu bir Didar Filiz yazısı da değildir.

Bu yalnızca çocuk istismarı yazısı değildir.

Bu yalnızca kadın cinayeti yazısı da değildir.

Bu, bir çocuğun bedeninden bir kadının cansız bedenine uzanan çizgide, kendisine başkasının bedeni üzerinde hak gören zihniyetle hesaplaşma yazısıdır.

2002.

Mardin.

13 yaşında bir kız çocuğu.

2026.

Osmaniye.

20 yaşında bir kadın.

Aralarında yaklaşık çeyrek yüzyıl var.

Takvim ilerledi.

Kanun değişti.

Ceza hukuku değişti.

Toplum değişti.

Teknoloji değişti.

Peki aynı hızla değişmeyen ne?

Çocuğun bedeni üzerinde söz söyleme hakkını kendinde gören yetişkin.

Kadının bedeni üzerinde söz söyleme hakkını kendinde gören erkek.

Mağdurun davranışını failin davranışından önce sorgulayan zihniyet.

Önce 13 yaşındaki çocuğa dönelim.

Adını yazmayacağım.

Türkiye onu yıllardır iki harfle tanıyor:

N.Ç.

2002 yılında 13 yaşındaydı.

İki kadın tarafından para karşılığında erkeklere pazarlandığı iddiasıyla başlayan soruşturmanın sonunda, aralarında kamu görevlilerinin de bulunduğu 26 erkek ve iki kadın hakkında dava açıldı.

Bir tarafta bir çocuk vardı.

Diğer tarafta yetişkinler.

Meslekleri farklıydı.

Yaşları farklıydı.

Toplumdaki konumları farklıydı.

Karşılarındaki insanın yaşı ise değişmiyordu:

13.

Sonra Türkiye inanılması güç bir kelimeyi tartışmaya başladı:

Rıza.

Şimdi yeniden soralım.

13 yaşındaki bir çocuğun “rızası” aranabilir mi?

Bir çocuk ile yetişkin arasında eşit iradeden söz edilebilir mi?

Bir yetişkin, karşısındaki kişinin çocuk olduğunu bildiği hâlde kendi sorumluluğunu o çocuğun “evet” ya da “hayır” demesine bırakabilir mi?

Çocuğa neden kaçmadığını mı soracağız?

Neden bağırmadığını mı?

Neden direnmediğini mi?

Yoksa yetişkine dönüp çok daha kısa bir soru mu soracağız:

Sen orada ne yapıyordun?

Dosyanın Türkiye'nin hukuk hafızasında bıraktığı izlerden biri tam da buydu.

Suçların 2002 ve 2003 yıllarında işlenmiş olması nedeniyle yargılama eski 765 sayılı Türk Ceza Kanunu hükümleri üzerinden yürüdü.

İlk yargılamada 25 sanık hakkında verilen cezalar, iyi hâl indirimi sonrasında 3 yıl 2 ay ile 4 yıl 10 ay arasında kaldı.

Yargıtay'ın kısmi bozmasının ardından dosya yeniden görüldü.

2013 yılında 26 sanıktan 25'i 7 ila 9 yıl arasında hapis cezalarına çarptırıldı; bir sanık hakkında düşme kararı verildi.

Bir tarafta:

13 yaşında bir çocuk.

Diğer tarafta:

Yetişkinler.

Arada:

Yıllar süren yargılama.

İyi hâl.

Bozma.

Yeniden yargılama.

7 yıl.

8 yıl.

9 yıl.

Bir mahkeme cezayı yıl olarak hesaplayabilir.

Peki bir çocuğun hayatından alınanı hangi cetvelle ölçeceğiz?

Failin cezasının bittiği gün, mağdurun cezası da bitiyor mu?

Takvimi ileri saralım.

17 Eylül 2026.

Osmaniye'nin Kadirli ilçesi.

Adı Didar Filiz.

20 yaşında.

İki çocuk annesi.

Altı aylık hamile.

İkiz bebek bekliyor.

Soruşturmaya kamuoyuna yansıyan bilgilere göre Didar'ın eşi Kaygusuz Filiz, eşini darbettiği ve başına piknik tüpüyle vurduğu iddiasıyla tutuklandı.

Olay kapsamında gözaltına alınan üç akrabası serbest bırakıldı.

Soruşturma sürüyor.

Bir kadın öldü.

Karnındaki iki bebeğin yaşamı da onunla birlikte sona erdi.

Geride iki çocuk kaldı.

Sonra yine o tanıdık haber dili çıktı karşımıza:

“Tartışma kavgaya dönüştü.”

Bir dakika.

Hangi kavga?

Bir tarafta altı aylık ikiz gebeliği bulunan bir kadın var.

Sonunda o kadın ölü.

Başına piknik tüpüyle vurulduğu bildiriliyor.

Bunu yalnızca iki insan arasında büyüyen sıradan bir “kavga” kelimesinin içine koyabilir miyiz?

“Tartışma çıktı.”

“Kavga büyüdü.”

“Öfkesine hâkim olamadı.”

“Bir anlık cinnet.”

“Kıskançlık krizi.”

Bunlar yalnızca kelime değildir.

Kelimeler faili görünmez de yapabilir, görünür de.

Şiddeti failin gerçekleştirdiği bir eylem olarak anlatmak başka şeydir.

Şiddeti sanki iki kişinin arasında kendiliğinden meydana gelmiş bir olay gibi anlatmak başka.

Kadın kendi kendine ölmedi.

Burada N.Ç. ile Didar'ı aynı dosyanın içine koyduğum düşünülmesin.

Aynı suçtan söz etmiyoruz.

Birinde çocuk cinsel istismarı var.

Diğerinde kadına yönelik ölümcül şiddet soruşturuluyor.

Mağdurlar farklı.

Failler farklı.

Hukuki nitelendirmeler farklı.

Ortaklaştırdığım suç değil.

Ortaklaştırdığım soru.

Bir başkasının bedeni üzerinde söz, güç ve tahakküm kurma hakkını kendinizde neden görüyorsunuz?

Bir çocuğun bedeni üzerinde.

Bir kadının bedeni üzerinde.

Eşinizin bedeni üzerinde.

Sevgilinizin bedeni üzerinde.

BEDENİMİZ ÜZERİNDEKİ BU HAKKI SİZE KİM VERDİ?

Kanun mu?

Hayır.

Hukuk mu?

Hayır.

Evlilik mi?

Hayır.

Aile mi?

Hayır.

Gelenek mi?

Hayır.

Hiç kimse.

Asıl rahatsız edici ortaklık başka bir yerde.

Çocuk istismar edildiğinde:

“Neden bağırmadı?”

Kadın şiddet gördüğünde:

“Neden daha önce ayrılmadı?”

Çocuğa:

“Neden kaçmadın?”

Kadına:

“Neden şikâyetini geri çektin?”

Çocuğa:

“Neden anlattıkların değişti?”

Kadına:

“Madem korkuyordun, neden geri döndün?”

Sorular değişiyor.

Muhatap değişmiyor.

Hesap yine mağdurdan soruluyor.

Oysa soru yönünü değiştirmeli.

Çocuğa değil yetişkine:

Sen ne yaptın?

Kadına değil şiddet uygulayana:

Sen ne yaptın?

Devlete de:

Sen ne yaptın?

2002'den 2026'ya hukuk yerinde saymadı.

27 Mayıs 2022'de yayımlanan 7406 sayılı Kanun ile Türk Ceza Kanunu'nun takdiri indirim hükümleri değiştirildi.

Failin duruşmada yalnızca mahkemeyi etkilemeye yönelik şeklî tutum ve davranışlarının takdiri indirim nedeni sayılamayacağı açıkça kanuna yazıldı.

Aynı düzenlemeyle kasten öldürme suçunun “kadına karşı” işlenmesi nitelikli hâller arasına alındı.

Yani artık kanunun kendisi şunu söylüyor:

Mahkeme salonunda başını öne eğmek tek başına yetmez.

Kravat yetmez.

Efendi görünmek yetmez.

Peki kanun değişirken hayat neden aynı hızla değişmiyor?

Ceza ağırlaştıysa şiddeti neden başlamadan durduramıyoruz?

Failin mahkeme salonundaki davranışını tartıştığımız kadar, kadının öldürülmeden önce verdiği işaretleri neden tartışmıyoruz?

Bir kadının öldürülmesinden sonra failin kaç yıl ceza alacağını konuşuyoruz.

Asıl başarı bu mu?

Yoksa kadın henüz hayattayken öldürülme riskini fark edip onu yaşatabilmek mi?

Dünyanın bazı ülkelerinde tartışma artık tam da buraya kaymış durumda.

İspanya.

2007'den beri kullanılan VioGén sistemi bugün VioGén 2 olarak devam ediyor.

Amaç yalnızca şiddet gerçekleştikten sonra dosya açmak değil.

Polis ve ilgili kamu kurumlarındaki bilgileri bir araya getirmek.

Riski değerlendirmek.

Risk düzeyine göre mağduru izlemek ve korumak.

Yeni bir tehlike ortaya çıktığında uyarı ve alarm üretmek.

2025'te yenilenen protokolde risk değerlendirmesi daha da geliştirilerek vakalar düşük, orta, yüksek ve aşırı risk düzeylerinde ele alınıyor.

Sorulan soru önemli:

Bu kadın ne kadar tehlikede?

Fransa.

Aile içi şiddet vakalarında kullanılan elektronik yaklaşmama bilekliği, failin korunan kişiye belirlenen mesafeden fazla yaklaşmasını önlemeye yönelik teknolojik bir koruma aracı.

Amaç yalnızca hüküm vermek değil.

Mesafeyi gerçekten korumak.

Bu ülkelerde kadın cinayetleri sona ermiş değil.

Hiçbir sistem kusursuz değil.

Mesele onları ideal ülke ilan etmek de değil.

Mesele şu:

Dünya yalnızca “Fail kaç yıl yatacak?” sorusunu tartışmıyor.

“Bu kadının öldürülebileceğini daha önce görebilir miydik?” sorusunu da soruyor.

Avrupa Konseyi'nin kadına yönelik şiddet alanındaki uzman mekanizması GREVIO da bugün kadınların toplumsal cinsiyete dayalı öldürülmelerinin önlenmesi üzerine özel bir genel tavsiye hazırlıyor.

Yani mesele artık yalnız ceza hukuku değil.

Risk.

Önleme.

Koruma.

Kurumların birbirleriyle konuşması.

Bilginin zamanında paylaşılması.

Tehlikenin ölümden önce görülmesi.

Şimdi Türkiye'ye dönelim.

Bir kadın öldürüldüğünde sistem çalışıyor.

Polis geliyor.

Savcı geliyor.

Olay yeri inceleniyor.

Otopsi yapılıyor.

Şüpheli yakalanıyor.

Tutuklama talep ediliyor.

İddianame hazırlanıyor.

Mahkeme kuruluyor.

Ceza veriliyor.

İstinaf.

Yargıtay.

Dosya kapanıyor.

Peki kadın yaşarken sistem ne kadar çalışıyordu?

Bir hukuk devletinin başarısı yalnızca kaç faili kaç yıl cezaevine gönderdiğiyle ölçülemez.

Kaç ölümü önlediğiyle de ölçülmelidir.

Aynı ilke çocuk için de geçerli.

Çocuk istismar edildikten sonra ağır ceza vermek zorunludur.

Ama çocuğu istismardan önce koruyabilecek mekanizmaları kurmak da devletin görevidir.

Okul görmeli.

Sağlık sistemi görmeli.

Sosyal hizmet görmeli.

Kolluk görmeli.

Savcılık görmeli.

Bir kurumun gördüğünü diğer kurum bilmiyorsa, devlet aslında ne kadar görmüş sayılır?

N.Ç. 13 yaşındaydı.

Didar 20.

Birinin bedenine yetişkinler yöneldi.

Diğerinin bedeni toprağa verildi.

Birinde yıllarca rıza tartışıldı.

Diğerinde ilk haberlerin dili tartışma ve kavga üzerinden kuruldu.

Kelimeler farklı.

Suçlar farklı.

Yıllar farklı.

Kadınlar farklı.

Ama aynı soru hâlâ masada:

Kadının bedeni kime ait?

Kız çocuğunun bedeni kime ait?

Kocasına mı?

Ailesine mi?

Mahalleye mi?

Topluma mı?

Ahlâk bekçilerine mi?

Devlete mi?

Hayır.

Kendisine.

Bu kadar.

O hâlde ne yapılmalı?

Kadına yönelik şiddette polis, savcılık, aile mahkemeleri, sağlık sistemi ve sosyal hizmetler arasında gerçek zamanlı risk değerlendirmesi yapılabilmeli.

Aynı kadın hakkında farklı kurumlarda bulunan şikâyetler birbirinden kopuk dosyalar olarak kalmamalı.

Şiddet geçmişi, tehdit, ısrarlı takip, silaha erişim, uzaklaştırma ihlali ve tekrar eden başvurular birlikte değerlendirilmelidir.

Uzaklaştırma kararı yalnızca verilmiş olmak için verilmemeli.

Uygulanıp uygulanmadığı izlenmeli.

Yüksek riskli vakalarda elektronik izleme etkin biçimde kullanılmalı.

Tahliye ve adli kontrol kararlarında yalnızca şüphelinin durumu değil, mağdur açısından oluşacak yeni risk de değerlendirilmelidir.

Kadın cinayetlerinde haksız tahrik ve takdiri indirim kararlarının gerekçeleri izlenebilir ve denetlenebilir olmalıdır.

Çocuk söz konusu olduğunda ise daha temel bir zihinsel dönüşüme ihtiyacımız var.

Bir yetişkin ile çocuk arasındaki cinsel istismarı çocuğun davranışları üzerinden açıklamaya çalışan her yaklaşım sorumluluğun yönünü değiştirir.

Çocuğun ne giydiği değil.

Neden sustuğu değil.

Neden korktuğu değil.

Neden kaçamadığı değil.

Yetişkinin ne yaptığı konuşulmalıdır.

Bir de dilimizi değiştirmek zorundayız.

Haber dili değişmeli.

Mahkeme dili değişmeli.

Siyasetin dili değişmeli.

Ailenin dili değişmeli.

Çocuklarımızı yetiştirme biçimimiz değişmeli.

“Sevdiği için kıskandı.”

“Sinirlendi.”

“Gururuna yediremedi.”

“Terk edilmek istemedi.”

“Öfkesine hâkim olamadı.”

Bunların hiçbiri şiddetin mazereti değildir.

Bunlar şiddeti sıradanlaştıran kültürün sözlüğüdür.

Kanun kitabını değiştirdik.

O sözlüğü de değiştirebildik mi?

2002.

13 yaşında bir kız çocuğu.

2026.

20 yaşında bir kadın.

Yaklaşık çeyrek yüzyıl.

N.Ç. artık çocuk değil.

Didar ise hiçbir zaman 21 yaşında olmayacak.

Karnındaki ikizlerini doğuramayacak.

İki çocuğunun büyüdüğünü göremeyecek.

Takvim ilerleyecek.

Yeni kanunlar çıkacak.

Yeni maddeler yazılacak.

Yeni cezalar tartışılacak.

Yeni kadın isimleri haberlerde birkaç gün kalacak.

Yeni çocuk dosyaları mahkemelerin önüne gelecek.

Sonra?

Bir çocuğun bedenine.

Bir kadının bedenine.

Bir insanın hayatına.

Bu hakkı size kim verdi?

Kanun vermedi.

Hukuk vermedi.

Evlilik vermedi.

Aile vermedi.

Gelenek vermedi.

İnsanlık hiç vermedi.

O hâlde değiştirmemiz gereken yalnızca ceza miktarı değildir.

Yalnızca kanun maddesi değildir.

Yalnızca mahkeme uygulaması değildir.

Başkasının bedeni üzerinde kendisine hak gören zihniyettir.

Kanun değişti.

Yıllar değişti.

İsimler değişti.

Şimdi sıra bizde.

BİZ NE ZAMAN DEĞİŞECEĞİZ?

 

Aşkım Tan

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve turk360.tr sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.