Bir yatırımcı için ekrandaki rakam yalnızca para değildir. Kimi zaman yılların emeği, kimi zaman çocuğunun eğitimi veya emekliliği için ayırdığı birikimdir. Türkiye’de yaşanan fon krizi, bu nedenle borsa ekranlarının ötesinde bir güven meselesidir.
Durum ortada. Sermaye Piyasası Kurulu, 17 Eylül’de yedi portföy yönetim şirketine ait 131 fonun tasfiyesine karar verdi. Kurulun açıkladığı tekil yatırımcı sayısı 455 bin 758. Tasfiye kararı, bu fonların tamamının battığı veya tamamında suç işlendiği anlamına gelmiyor. Ancak yüz binlerce insanın birikiminin geleceğine ilişkin açık bilgiye ihtiyacı var.
Sorun nasıl büyüdü? SPK’nın açıklamasına göre bazı fonların, piyasada alınıp satılabilen payı az olan hisselerde ekonomik gerçeklerle açıklanamayan fiyat hareketlerine yol açtığı daha önce gözlemlenmişti. Böyle bir hissede yoğun alımlar fiyatı hızla yükseltebilir. Fonun görünen değeri artar. Yüksek getiriyi gören yeni yatırımcılar gelir. Fakat yatırımcılar aynı anda paralarını çekmek istediğinde, eldeki hisseleri görünen fiyattan satacak yeterli alıcı bulunmayabilir. Kâğıt üzerindeki değer ile kasaya girecek para arasındaki fark, krizin düğüm noktasıdır.
Finansal İstikrar Komitesi, sorunun fon piyasasının belirli bir bölümünde yoğunlaştığını ve yönetilebilir olduğunu açıkladı. SPK ise varlıkların daha uygun koşullarda satılabilmesi için tasfiye süresinin üst sınırını üç aydan altı aya çıkardı. Acele satışla zararı büyütmemek anlaşılır bir amaçtır. Bunun karşılığında yatırımcıya düzenli ve fon bazında bilgi verilmelidir.
Dünya bu konuda ne yapıyor? Avrupa Birliği’nde fon yöneticileri, yatırımcıların yoğun para çektiği bir durumda ellerindeki varlıkları nasıl satabileceklerini önceden sınamakla yükümlü. Avrupa Menkul Kıymetler ve Piyasalar Otoritesi’nin yaklaşımı basit bir soruya dayanıyor: “Çok sayıda yatırımcı bugün çıkmak isterse fon bunu karşılayabilir mi?” Bu sorunun cevabı kriz günü aranmıyor; düzenli stres testleriyle önceden değerlendiriliyor.
ABD’de ise para piyasası fonlarına ilişkin 2023 düzenlemesi, kolayca nakde çevrilebilecek varlıklar için daha yüksek asgari oranlar getirdi. Belirli fonlarda, yoğun çıkışların doğurduğu maliyetin fonda kalan yatırımcıların üzerine yıkılmaması için ayrıca likidite ücreti kuralları oluşturuldu. Bunlar her fon türüne aynen uygulanacak hazır reçeteler değildir. Yine de çıkış riskini önceden hesaplama ve maliyeti adil paylaşma bakımından önemli örneklerdir.
Uluslararası Finansal İstikrar Kurulu’nun önerisi de aynı noktaya işaret ediyor: Bir fonun yatırımcıya sunduğu para çekme koşulları, elindeki varlıkları gerçekten ne kadar hızlı satabildiğiyle uyumlu olmalı. Günlük çıkış sözü veren bir fonun ağırlıkla zor satılan varlıklara dayanması, sakin günlerde görünmeyen bir risk yaratır.
Türkiye için çözüm bellidir. Önce, tasfiyedeki her fonun varlıkları, satışlardan elde edilen tutarlar, yapılan ödemeler ve sonraki aşamalar sade bir dille düzenli olarak açıklanmalıdır. Yatırımcı, kendi birikiminin durumunu söylentilerden öğrenmemelidir.
Ardından fonların likiditesi düzenli stres testlerine tabi tutulmalıdır. Az işlem gören hisselerde yoğunlaşma, ilişkili taraf işlemleri ve değerleme yöntemleri yakından denetlenmelidir. Fonun sunduğu para çekme koşulları ile varlıklarının satılabilirliği birbirine uygun olmalıdır. Yatırımcıya verilen risk bilgisi de birkaç teknik ibareye sıkıştırılmamalıdır: “Paranıza hangi koşullarda, ne zaman ulaşabilirsiniz?” sorusu anlaşılır biçimde yanıtlanmalıdır.
Son olarak, olası usulsüzlükler delilleriyle soruşturulmalı; sorumluluk kişi ve işlem bazında belirlenmelidir. Suç isnadı ile kesinleşmiş hüküm arasındaki çizgi korunurken hesap verebilirlik de ertelenmemelidir.
Türkiye’nin tasarrufa ve üretimi finanse eden güçlü sermaye piyasalarına ihtiyacı var. Bunun temeli güvendir. Güven ise yalnızca kriz anında verilen mesajlarla kurulmaz. Risk önceden görüldüğünde, yatırımcı zamanında bilgilendirildiğinde ve sorumlular gerektiğinde hesap verdiğinde güçlenir.
Fon krizinden çıkarılacak ders şudur: Birikimi korumak, önce gerçeği açıkça görmek ve göstermekle başlar.