Devletin sosyal güvenlik için yaptığı harcamaya nasıl bakmalıyız? Bir gider olarak mı? Bir bütçe yükü olarak mı? Yoksa insanı, aileyi ve toplumu ayakta tutan temel bir kamu görevi olarak mı?
Bana göre tartışmaya tam da buradan başlamalıyız. Çünkü sosyal güvenliğe yalnızca muhasebe cetvellerinden bakarsanız karşınıza rakamlar çıkar.
Emekli aylıkları vardır. Sağlık harcamaları vardır. İş kazası ve meslek hastalığı ödemeleri vardır. Malullük aylıkları vardır. Dul ve yetim aylıkları vardır. Analık yardımları vardır. İşsizlik ödemeleri vardır. Sosyal yardımlar vardır.Tüm bunlar için hazineden her ay toplanan prim gelirlerinin %25’i oranında devlet katkısı vardır…
Bunların hepsi elbette büyük bir maliyet olarak karşımıza çıkmaktadır.Ancak mesele sadece maliyet değildir. Asıl soru şudur: Bunlar olmasaydı toplumsal maliyet ne olurdu?
Bir insan hastalandığında tedavi olamıyorsa bunun maliyeti nedir? Çalışma gücünü kaybetmiş bir insan gelirsiz kalıyorsa bunun maliyeti nedir? Yıllarca çalışmış bir insan yaşlandığında geçimini sağlayamıyorsa bunun maliyeti nedir? Bir iş kazasında hayatını kaybeden çalışanın eşi ve çocukları sahipsiz kalıyorsa bunun maliyeti nedir? İşsiz kalan insan birkaç ay içinde yoksulluğa sürükleniyorsa bunun topluma maliyeti nedir? İşte sosyal güvenlik tartışmasının görünmeyen tarafı budur.
Anayasamızın 2. maddesi Türkiye Cumhuriyeti'ni bir sosyal hukuk devleti olarak tanımlıyor. 60. maddesi ise çok daha açık: “Herkes, sosyal güvenlik hakkına sahiptir.”
Devamında devlete bu güvenliği sağlayacak tedbirleri alma ve gerekli teşkilatı kurma görevi veriliyor. Dolayısıyla sosyal güvenlik, devletin bütçesi elverdiğinde vatandaşına sunduğu bir iyilik değildir. Anayasal bir haktır. Devlet açısından da anayasal bir görevdir.
Daha önemlisi SGK, sosyal güvenlik sisteminin özel sigortacılıktan farklı olarak bire bir fayda-maliyet hesabıyla kurulmadığını açıkça ifade ediyor. Çünkü sosyal güvenlik sisteminin arkasındaki temel düşünce sosyal devlet anlayışıdır.
Bu ayrımı iyi anlamamız gerekiyor. Devlet bir şirket değildir. Vatandaş da müşteri değildir. Sosyal politika yalnızca kâr-zarar hesabıyla yönetilemez. Elbette devlet kaynaklarını doğru kullanmalıdır. Elbette sosyal güvenlik sisteminin gelir-gider dengesi gözetilmelidir. Elbette israf önlenmelidir. Elbette suiistimallerle mücadele edilmelidir.
Ama mali disiplin adına sosyal devlet anlayışını zayıflatmak başka şeydir; sosyal güvenlik sistemini sürdürülebilir hâle getirmek başka şeydir. İkisini birbirine karıştırmamak gerekir.
TÜİK'in en son yayımlanan 2024 Sosyal Koruma İstatistikleri önemli bir tablo ortaya koyuyor. Türkiye'de 2024 yılında sosyal koruma harcamaları yaklaşık 4 trilyon 965 milyar liraya ulaştı. Bu tutar gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 11,1'ine karşılık geliyor.
En büyük kalemi emekli ve yaşlılara yönelik harcamalar oluşturuyor. Ardından hastalık ve sağlık bakımı geliyor. Daha önemlisi, sosyal koruma kapsamında emekli/yaşlı, dul/yetim ve engelli/malul aylığı alan kişi sayısı 2024 yılında 17 milyon 477 bine ulaşmış durumda.
Şimdi bu rakama sadece “harcama” gözüyle bakabilir miyiz? 17 milyondan fazla insanın arkasında aileler var. Çocuklar var. Haneler var. Çarşıya, pazara ve ekonomiye dönen gelirler var. Tedavi edilen insanlar var. Hayata tutunan engelliler var. Eşini kaybettiği hâlde çocuklarının geçimini sürdürmeye çalışan anne ve babalar var. Yıllarca prim ödedikten sonra çalışma hayatından ayrılmış emekliler var.
Rakamın arkasında insan vardır.
Sosyal devletin görevi de rakamın arkasındaki insanı görebilmektir. Bu nedenle sosyal güvenlik harcamalarının tamamını “yük” olarak nitelendirmek bana göre yanlış bir başlangıç noktasıdır. Çünkü sosyal güvenliğin maliyeti vardır ama güvencesizliğin de maliyeti vardır.
Üstelik güvencesizliğin maliyeti yalnızca ekonomik değildir. Yoksulluktur. Gelir eşitsizliğidir. Sağlık sorunlarıdır. Ailelerin parçalanmasıdır. Çocukların eğitimden uzaklaşmasıdır. Sosyal dışlanmadır. Toplumsal huzursuzluktur.
Geleceğe duyulan güvenin azalmasıdır. Devlete olan güvenin zayıflamasıdır. İyi işleyen bir sosyal güvenlik sistemi yalnızca para dağıtmaz. Toplumsal riski yönetir.
Burada diğer uçta bir yanlışa da düşmemek gerekir. “Sosyal devletiz, o hâlde ne kadar harcarsak harcayalım” anlayışı da doğru değildir. Hakların sürdürülebilmesi için sistemin kendisinin de sürdürülebilir olması gerekir.
Bu başlıkta belki Mart 2023 yılında çıkarılan EYT yasasını zikredebiliriz. O gün itibariyle toplumsal kesimlerin yoğun baskısı sonucu çıkarılmak zorunda olan bir yasa maalesef sürecin iyi yönetilememesi sonucu çok ağır bir faturayı da beraberinde getirdi. Bu yasayla Sistemin sürdürülebilirliği açısından her yıl kontrol edilmesi gereken Aktif/Pasif oranı inanılmaz derecede aşağılara indi. Her 3-4 aktif çalışanın bir pasif çalışanı karşılaması gerçeği sistemin sürdürülebilirliği açısından son derece önemli bir parametre iken 2008’de yapılan sosyal güvenlik reform yasası sonrası 1.73 lerden 2.02’lere kadar yükselen bu oranlar maalesef bu yasa sonrası 1.5’ların altına inme riskini de beraberinde getirdi.Oysa süreç iyi yönetilebilseydi bir orta yol bulunarak toplumsal kesimlerin talebi de dikkate alınarak erkekler için 50 Kadınlar için 48 yaş parametreleri getirilerek bu kadar ağır bir hasar ortaya çıkmazdı.
Anayasa Mahkemesi de sosyal güvenlik sisteminin bilimsel verilere dayanan, sağlam ve sağlıklı temellere oturtulmasının sosyal güvenlik hakkının geleceği bakımından gerekli olduğuna işaret ediyor.
İşte Türkiye'nin asıl tartışması burada başlamalıdır. Yukarıda açıklamaya çalıştığımız EYT yasasını ayrı bir başlıkta düşünürsek, Sosyal güvenlikten ne kadar kısacağımızı değil; sosyal güvenliği nasıl daha güçlü, adil ve sürdürülebilir hâle getireceğimizi konuşmalıyız.
Bunun için öncelikle kayıt dışı istihdamla çok daha etkili mücadele edilmelidir. Çünkü kayıt dışı çalışan yalnızca SGK'nın prim gelirini azaltmaz. Kendi geleceğinden de kaybeder.
İkinci olarak istihdam artırılmalıdır. Sosyal güvenlik sisteminin en sağlam finansman kaynağı çalışan, üreten ve kayıtlı ekonomidir.
Üçüncü olarak aktif-pasif dengesi, nüfusun yaşlanması ve demografik değişim günlük siyasi tartışmaların dışında, uzun vadeli devlet politikası olarak ele alınmalıdır.
Dördüncü olarak sosyal güvenlik sistemindeki gereksiz harcamalar ve suiistimallerle mücadele edilmelidir. Ancak tasarruf politikası hak sahibinin hakkını zorlaştırmak üzerine değil, sistemdeki verimsizliği azaltmak üzerine kurulmalıdır.
Beşinci olarak koruyucu sağlık, iş sağlığı ve güvenliği ve meslek hastalıklarının önlenmesi sosyal güvenlik politikasının merkezine yerleştirilmelidir.
Çünkü en iyi sosyal güvenlik politikalarından biri, risk gerçekleştikten sonra ödeme yapmak kadar riskin gerçekleşmesini önlemektir.
Altıncı olarak sosyal güvenlik politikaları günlük kararlarla değil, 20-30 yıllık projeksiyonlarla yönetilmelidir.
Bugün alınan bir emeklilik kararı yalnızca bugünün bütçesini ilgilendirmez. Çocuklarımızın geleceğini de ilgilendirir. Burada çok hassas bir denge vardır.
Bir tarafta mali sürdürülebilirlik. Diğer tarafta sosyal adalet. Biri diğerinin düşmanı değildir. Tam tersine birbirinin güvencesidir. Mali olarak çöken bir sistem sosyal hakları koruyamaz.
Sosyal adaleti kaybeden bir sistem de toplumun güvenini koruyamaz. Bu nedenle mesele “sosyal güvenliğe ne kadar para harcıyoruz?” sorusundan daha büyüktür.
Asıl soru şudur: Nasıl bir toplum olmak istiyoruz? Hastalandığında insanını yalnız bırakan mı? Yaşlandığında emeklisini yoksulluğa terk eden mi? İş kazasında ailesini sahipsiz bırakan mı? Engellisini, işsizini, dulunu, yetimini kendi kaderine terk eden mi? Yoksa çalışanından emeklisine, çocuğundan yaşlısına kadar insanını sosyal riskler karşısında koruyan güçlü bir sosyal devlet mi?
Benim cevabım açık. Sosyal güvenlik elbette maliyetlidir. Ama sosyal devletin de bir bedeli vardır. Adaletin vardır. Sağlığın vardır. Eğitimin vardır. Kamu hizmetinin vardır. Devlet olmanın vardır. Mesele harcamamak değildir.
Mesele doğru harcamak, adil dağıtmak, iyi yönetmek ve sistemi gelecek nesillere güçlü biçimde devretmektir. Çünkü sosyal güvenlik bütçedeki sıradan bir gider kalemi değildir.
Sosyal güvenlik, vatandaşın yarına duyduğu güvenin devlet karşılığındaki adıdır.
