Bir milletin kültürü yalnızca müzelerde sergilenen eşyalardan ibaret değildir. Bir ezgide, bir destanda, bir gelenekte, bazen de bir davulun sesinde yaşar. Bu nedenle kültürel bir sembolün ekranda nasıl kullanıldığı, yalnızca yönetmenin estetik tercihi olarak değerlendirilemez. O tercihin toplumda oluşturduğu karşılık da konuşulmalıdır.
Yılmaz Erdoğan’a yöneltmek istediğim soru tam da budur: Türkçenin anlatım gücüyle milyonlara ulaşan bir sanatçı olarak, Türk kültürüne ait bir sembolün incitici bir anlatımın parçası olarak algılanmasına ilişkin ne söylüyorsunuz?
Eleştirimin odağında, yasaklı madde ticaretinin konu edildiği bir sahnede şaman davuluna verilen anlam bulunuyor. Aktarıldığı biçimiyle bu kullanım, kültürel bir değerin olumsuz çağrışımlarla ilişkilendirildiği kaygısını doğuruyor. Bu kaygıya verilecek yanıt, “Sanat özgürdür” cümlesinden ibaret kalmamalıdır.
Çünkü sanat özgürdür; eleştiri de!
Bir eseri beğenmemek, bir sahnenin taşıdığı mesajı sorgulamak veya sanatçıdan açıklama beklemek, tek başına sansür talebi değildir. İzleyicinin görevi yalnızca izlemek, alkışlamak ve susmak olamaz. Kültürel değerleri konusunda hassasiyet gösteren insanların itirazları da kamusal tartışmanın meşru bir parçasıdır.
Sorun, bir kültürel nesnenin ekranda görünmesi değil, anlatı içinde hangi anlamla sunulduğudur.
Elbette bir sembolün suç içeren bir sahnede bulunması, tek başına o kültürün aşağılandığını kanıtlamaz. Sahnenin bütünü, diyaloglar, mizahın hedefi ve nesnenin anlatıdaki işlevi birlikte değerlendirilmelidir. Ancak bu gereklilik, izleyicinin duyduğu rahatsızlığı peşinen geçersiz saymanın gerekçesi de olamaz.
Şayet mizah, kültürel bir değeri küçük düşürerek kuruluyorsa orada itiraz edilmesi gereken bir temsil sorunu vardır. Bir milletin geçmişine anlam veren unsurlar, kolay bir esprinin veya çarpıcı bir sahnenin malzemesine indirgenmemelidir.
Sanatçının niyetiyle izleyicinin algısı her zaman örtüşmeyebilir. Tam da bu nedenle açıklama, diyalog ve öz değerlendirme önemlidir. “Ben öyle kastetmedim” demek tartışmanın başlangıcı olabilir; fakat ortaya çıkan etkiyi anlamaya çalışmanın yerini tutmaz.
Yılmaz Erdoğan’dan beklentim, bu hassasiyeti ciddiye alan bir değerlendirmedir. Eleştirinin muhatabından beklenen, herkesi memnun etmesi değil; ortaya koyduğu anlatımın neden tepki doğurduğunu dikkate almasıdır.
Peki, çözüm nedir?
Çözüm; yasaklama çağrılarında, kişisel hakaretlerde veya sanatçının kimliği üzerinden yürütülecek tartışmalarda aranmamalıdır. Eseri, sahneyi ve kullanılan anlatım dilini konuşmalıyız. İtirazımızı somut gerekçelerle ortaya koymalı; yapım ekibinden de aynı açıklıkla yanıt beklemeliyiz.
Yapımcılar ve senaristler, tarihî ve kültürel sembolleri kullanırken alan uzmanlarının görüşlerinden yararlanabilir. Geleneklerin taşıyıcılarıyla iletişim kurabilir. Anlatımın gereksiz biçimde incitici olduğu görüldüğünde bunu kabul etmek ve sonraki çalışmalarda düzeltmek, sanatsal itibarı zayıflatmaz; güveni güçlendirir.
Bize düşen sorumluluk da yalnızca tepki göstermek değildir. Kültürümüze sahip çıkmak; onu araştırmayı, öğretmeyi, yaşatmayı ve nitelikli eserlerle geleceğe taşımayı gerektirir. İtirazımızın gücü, bilgimiz ve üretimimizle büyür.
Türk kültürü sahipsiz değildir. Bu söz, aynı zamanda onu doğru anlatma ve gelecek kuşaklara aktarma sorumluluğumuzun ifadesidir.
Sanatçı eserini ortaya koyar. Toplum da sözünü söyler. Özgür bir kültür hayatı, her iki hakkın birlikte korunmasıyla mümkündür.
Biz de bu hakkımızı kullanıyoruz: Tarihimizin, töremizin ve kültürel mirasımızın küçümsenmesine itiraz ediyor; saygılı, özenli ve sorumlu bir anlatım bekliyoruz.
Ne mutlu Türk’üm diyene