Oktay VURAL
Köşe Yazarı
Oktay VURAL
 

SİYASETİN ANA SÜTÜ PARA DEĞİL, İLKE OLMALI

Parayla siyasi güç, siyasi güçle servet üretme döngüsüne karşı ilkeye, adalete ve milletin güvenine dayalı siyaset. Siyasetçi Jesse M. Unruh’ya atfedilen “Para siyasetin ana sütüdür” sözü, siyasi faaliyetin finansman ihtiyacını çarpıcı biçimde anlatır. Örgütlenmek, kampanya yürütmek ve seçmene ulaşmak para gerektirir. Ancak para siyasetin yönünü belirlemeye, siyasi yetki de ekonomik kazanç üretmeye başladığında mesele finansmanı aşar; demokrasinin niteliğini ve kamu yönetiminin ahlakını ilgilendirir. Para güçtür; siyasette görünürlüğü, örgütlenme imkânlarını ve kararları etkileme kapasitesini artırabilir. Bu nedenle mesele yalnızca siyasetin paraya bağımlılığı değildir. Asıl mesele, siyasetin hangi amaçla yapıldığı ve elde edilen gücün kimin yararına kullanıldığıdır. Siyaset yalnızca güç kazanmanın, kazanılan gücü korumanın ve onun aracılığıyla servet büyütmenin yolu hâline gelirse kamuya hizmet anlamını yitirir. Para siyasi güce, siyasi güç ekonomik ayrıcalığa dönüştükçe milletin iradesiyle verilen yetki, dar bir çıkar çevresinin hizmetine girebilir. İlke, gücün hangi amaçla ve hangi sınırlar içinde kullanılacağını belirler. Siyasetin amacı güç biriktirmekle sınırlanamaz; o gücü adaleti gerçekleştirmek, hakları korumak ve toplumun ortak ihtiyaçlarını karşılamak için kullanmaktır. Siyasetin ana sütü para değil, güce yön veren ilke olmalıdır. Siyasi destekten kamusal ayrıcalığa Siyasetin maliyeti arttıkça siyasetçinin finansman arayışı, sermaye sahibinin kamu kararlarına etki etme isteğiyle buluşabilir. Sağlanan destek, gelecekte elde edilecek ekonomik avantajların yatırımı gibi görülebilir. Bunlar her bağışın veya iş dünyasıyla kurulan her ilişkinin hukuka yada ahlaka aykırı olduğu anlamına gelmez. Tehlike, mali desteğin kamu yetkisi üzerinde ayrıcalık beklentisine dönüşmesidir. Siyasi güç paraya bağımlı hâle geldikçe, para da siyasi gücü kendi çıkarlarına bağımlı kılmaya çalışır. Böylece milletin ihtiyaçları yerine finansman sağlayanların beklentileri kararları yönlendirebilir. Bu ilişkinin bedelini ekonomi de öder. Başarı üretim, verimlilik ve yenilik yerine siyasi yakınlığa bağlanırsa adil rekabet bozulur. Kamusal ayrıcalıkla büyüyen servet yeniden siyaseti finanse ederek döngüyü güçlendirebilir. Bu nedenle siyasi finansmanı düzenlemek ile kamu gücünün rant üretmesini önlemek birlikte ele alınmalıdır. Hazine yardımı ve adil rekabet Türkiye’de Anayasa ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu çerçevesinde şartları sağlayan partilere Hazine yardımı yapılır. Kamu finansmanı, siyasetin büyük bağışçılara bağımlılığını azaltmaya hizmet edebilir. Ancak parti bütçeleri, adayların ve onları destekleyen çevrelerin bütün harcamalarını tek başına göstermez. Teşkilat, ulaşım, miting, medya ve dijital iletişim giderleriyle birlikte siyasetin toplam maliyeti ve bu maliyetin kimlerce karşılandığı görünür olmalıdır. Yardım alanlarla almayanlar arasındaki kaynak farkı ve kampanyaların maliyeti, siyasi katılımı ekonomik güce bağımlı kılabilir. Bilgisi, liyakati ve toplumsal karşılığı bulunan insanlar parasızlık yüzünden yarışın dışında kalmamalıdır. Sandıkta eşit oy hakkı, seçmene ulaşma imkânlarındaki ağır eşitsizliği kendiliğinden gidermez. Adil rekabet, bütün partilere aynı bütçeyi vermeyi gerektirmez; açık ve bağlayıcı kurallar gerektirir. Devletin araçları, personeli ve kurumsal görünürlüğü parti üstünlüğüne dönüştürülmemelidir.  Medyanın mali bağımlılığı Siyasi finansman yalnızca parti kasasına giren paradan ibaret değildir. Medyanın reklam gelirlerine, kamu ilanlarına ve sahiplerinin başka ticari faaliyetlerine bağımlılığı, yayın politikasını ekonomik baskılara açık hâle getirebilir. Bu bağımlılık arttığında finansman sağlayanların tercihleri, hangi siyasetçinin görüneceğini ve hangi meselenin gündemde kalacağını etkileyebilir. Böylece ekonomik güç, reklam satın almanın ötesinde siyasi görünürlük dağıtabilir. Bir partiye sürekli alan açılması veya diğerinin sistemli biçimde dışlanması, yarışın koşullarını değiştirir; vatandaşın çoğulcu bilgiye erişimini zayıflatır. Medya sahipliği, kamu reklamlarının dağıtımı ve dolaylı destekler bu yüzden siyasi finansmanın şeffaflığıyla birlikte değerlendirilmelidir. Weber ve Arendt: Siyaset Ne İçin Yapılır? Max Weber, 1919 tarihli Politika Bir Meslek konferansında “siyaset için yaşamak” ile “siyasetten geçinmek” ayrımını yapar. İlki siyaseti hayatına anlam veren bir uğraş olarak benimsemeyi, ikincisi onu gelir kaynağı olarak görmeyi ifade eder. Bu iki durum birbirini dışlamaz. Kamu görevinden meşru gelir elde etmekle siyasi yetkiyi kişisel servete dönüştürmek farklı şeylerdir. Siyasetçilerin gelir sahibi olmasını sorun saymak, siyaseti yalnızca varlıklı insanların yapabileceği bir faaliyet haline getirebilir. Korunması gereken sınır, siyasetten geçinmek ile siyasi nüfuzdan çıkar sağlamak arasındadır. Hannah Arendt'in Siyasetin Vaadi eserinde öne çıkan anlayış ise siyaseti özgürlükle ve insanların ortak dünyalarını birlikte şekillendirmeleriyle ilişkilendirir. Bu yaklaşımdan hareketle siyasetin yalnızca güç kazanmanın ve özel çıkarları gerçekleştirmenin aracına indirgenemeyeceği söylenebilir. İktidar başlı başına amaç haline geldiğinde, siyasi ilkeler geri plana düşebilir; kamu yararının yerini çıkar hesapları alabilir. Oysa siyasi gücün değeri, kimin elinde bulunduğundan çok, hangi amaçla ve nasıl kullanıldığıyla ilgilidir. Türk ve İslam siyaset düşüncesinde kamu sorumluluğu Türk ve İslam düşünce mirası, yönetme yetkisinin ahlaki sınırlarını tartışmak için güçlü bir zemin sunar. Nizâmülmülk’ün Siyasetnâme’sinde de adaletli idare, görevlilerin gözetimi ve halkın korunması önem taşır. Yetkinin değeri, sahibine sağladığı ayrıcalıktan çok yönetilenlerin hayatına yansıyan adaletle ölçülür. Kur’an’da Bakara suresinin 188. ayeti başkalarının mallarından haksız pay elde etmek için malların hâkimlere aktarılmasını yasaklar. Bu ilkeyi bugünün kamu hayatına taşıdığımızda, sorumluluğun iki yönü ortaya çıkar: Yetki sahibi kamu gücünü özel kazanca çevirmemeli; servet sahibi de mali gücüyle başkalarının hakkı üzerinde nüfuz satın almaya çalışmamalıdır. İbn Haldun, Mukaddime’de hükümdarın ticari faaliyette üstün gücünü kullanmasının üretici ve tüccarlara, dolayısıyla vergi gelirlerine zarar verebileceğini açıklar. Bu çözümleme, siyasi ayrıcalığın ekonomik rekabeti nasıl bozabildiğini gösterir. Bu eserler farklı tarihî düzenlerde yazılmıştır; ancak adalet, ehliyet ve kamu sorumluluğu bakımından bugüne yöneltecekleri soru canlıdır: Yetki kimin yararına kullanılmaktadır? Şeffaf finansman ve etkili denetim Türkiye'de siyasi finansmana ilişkin kurallar bulunmaktadır. Anayasa'nın 68 ve 69. maddeleri ile 2820 sayılı Kanun, siyasi partilerin gelirlerini, giderlerini, bağışlarını, kamu yardımlarını ve mali denetimini düzenler. Ancak bu çerçevenin kampanyaları, aday harcamalarını ve dolaylı destekleri de kapsayan etkili bir uygulamayla tamamlanması gerekir.  Partilerin ve adayların gelirleri ile harcamaları zamanında ve kamuoyunun anlayabileceği açıklıkta duyurulmalıdır. Aynî destekler, üçüncü kişiler üzerinden yürütülen kampanyalar ve sayısal reklam harcamaları da denetlenmelidir. Bağış ve harcama sınırlarının dolaylı yollarla aşılması önlenmelidir.  Denetim yalnızca paranın kaynağını ve harcandığı yeri değil, kamu kararları üzerindeki olası etkisini de kapsamalıdır. Siyasi finansman sağlayan kişi ve şirketlerin sonradan yararlandıkları ihaleler, teşvikler, imar değişiklikleri, ruhsatlar ve düzenleyici kararlar çıkar çatışması bakımından incelenebilmelidir. Bu ilişkiler tek başına hukuka aykırılık kanıtı sayılmamalı; kararların gerekçeleri ve kamu yararına uygunluğu nesnel ölçütlerle denetlenmelidir. Kamu ihalelerinde rekabet, imar ve ruhsat işlemlerinde tarafsızlık, teşviklerde nesnel ölçütler güvence altına alınmalıdır. Kamu ilanlarının ve reklamlarının dağıtımı da açık kurallara bağlanmalıdır. Bütün bunların işlerliği, denetim kurumlarının bağımsızlığına, tarafsızlığına ve kuralların herkese eşit uygulanmasına bağlıdır. Hesabı sorulamayan para, zamanla hesabı sorulamayan siyasi güce dönüşebilir. Siyasi ahlak çağrısı, hukuki ve kurumsal denetimin yerini tutamaz. Siyasetin asıl sermayesi Siyasetin paraya bağımlılığını azaltmak, siyasi değer üretmenin başka kaynaklarını güçlendirmeyi de gerektirir. İtibar, bilgi, fikir, tecrübe ve toplumla kurulan güven ilişkisi siyasetin sermayesidir. Para görünürlük sağlayabilir; güven ise sözle davranışın tutarlılığından doğar. Yüksek maliyetli kampanyalar, toplumun sorunlarını dinleyen ve çözüm üreten sürekli bir ilişkinin yerini tutamaz. Gönüllü örgütlenme, yaygın küçük bağışlar ve üyelerin karar süreçlerine gerçek katılımı, partilerin birkaç büyük destekçiye bağımlılığını azaltabilir. Adayların seçiminde mali güç yerine liyakat ve toplumsal karşılığın önem kazanması da bu dönüşümün parçasıdır. Amaç bütün nüfuz biçimlerini kamu yararı ve hesap verebilirlikle sınırlamaktır. Finansmanın açıklığı, kamu gücünün ekonomik çıkara dönüştürülmesini önleyen kurallar ve fikirle güvene dayalı rekabet birbirini tamamlar. Yalnızca bağışları düzenlemek rant imkânlarını ortadan kaldırmaz; yalnızca yolsuzlukla mücadele etmek de siyasete girişteki mali engelleri gidermez. Demokratik düzen, hem siyasi katılımı mümkün kılmalı hem de bu katılımı finanse edenlerin kamu kararlarını kendi lehlerine yönlendirmesini önlemelidir. Siyasetin meşruiyet kaynağı milletin iradesidir. Kamu makamının varlık sebebi kişisel servet üretmek değil, toplumun ortak ihtiyaçlarına hizmet etmektir. Para siyasi faaliyeti finanse edebilir; siyasetin ahlakını ve istikametini belirlememelidir. Siyasetin ana sütü, milletin güveni ve o güveni haklı çıkaran ilkeler olmalıdır.
Ekleme Tarihi: 21 Ekim 2026 -Çarşamba
Oktay VURAL

SİYASETİN ANA SÜTÜ PARA DEĞİL, İLKE OLMALI

Parayla siyasi güç, siyasi güçle servet üretme döngüsüne karşı ilkeye, adalete ve milletin güvenine dayalı siyaset.

Siyasetçi Jesse M. Unruh’ya atfedilen “Para siyasetin ana sütüdür” sözü, siyasi faaliyetin finansman ihtiyacını çarpıcı biçimde anlatır. Örgütlenmek, kampanya yürütmek ve seçmene ulaşmak para gerektirir. Ancak para siyasetin yönünü belirlemeye, siyasi yetki de ekonomik kazanç üretmeye başladığında mesele finansmanı aşar; demokrasinin niteliğini ve kamu yönetiminin ahlakını ilgilendirir.

Para güçtür; siyasette görünürlüğü, örgütlenme imkânlarını ve kararları etkileme kapasitesini artırabilir. Bu nedenle mesele yalnızca siyasetin paraya bağımlılığı değildir. Asıl mesele, siyasetin hangi amaçla yapıldığı ve elde edilen gücün kimin yararına kullanıldığıdır.

Siyaset yalnızca güç kazanmanın, kazanılan gücü korumanın ve onun aracılığıyla servet büyütmenin yolu hâline gelirse kamuya hizmet anlamını yitirir. Para siyasi güce, siyasi güç ekonomik ayrıcalığa dönüştükçe milletin iradesiyle verilen yetki, dar bir çıkar çevresinin hizmetine girebilir.

İlke, gücün hangi amaçla ve hangi sınırlar içinde kullanılacağını belirler. Siyasetin amacı güç biriktirmekle sınırlanamaz; o gücü adaleti gerçekleştirmek, hakları korumak ve toplumun ortak ihtiyaçlarını karşılamak için kullanmaktır. Siyasetin ana sütü para değil, güce yön veren ilke olmalıdır.

Siyasi destekten kamusal ayrıcalığa

Siyasetin maliyeti arttıkça siyasetçinin finansman arayışı, sermaye sahibinin kamu kararlarına etki etme isteğiyle buluşabilir. Sağlanan destek, gelecekte elde edilecek ekonomik avantajların yatırımı gibi görülebilir.

Bunlar her bağışın veya iş dünyasıyla kurulan her ilişkinin hukuka yada ahlaka aykırı olduğu anlamına gelmez. Tehlike, mali desteğin kamu yetkisi üzerinde ayrıcalık beklentisine dönüşmesidir. Siyasi güç paraya bağımlı hâle geldikçe, para da siyasi gücü kendi çıkarlarına bağımlı kılmaya çalışır. Böylece milletin ihtiyaçları yerine finansman sağlayanların beklentileri kararları yönlendirebilir.

Bu ilişkinin bedelini ekonomi de öder. Başarı üretim, verimlilik ve yenilik yerine siyasi yakınlığa bağlanırsa adil rekabet bozulur. Kamusal ayrıcalıkla büyüyen servet yeniden siyaseti finanse ederek döngüyü güçlendirebilir. Bu nedenle siyasi finansmanı düzenlemek ile kamu gücünün rant üretmesini önlemek birlikte ele alınmalıdır.

Hazine yardımı ve adil rekabet

Türkiye’de Anayasa ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu çerçevesinde şartları sağlayan partilere Hazine yardımı yapılır. Kamu finansmanı, siyasetin büyük bağışçılara bağımlılığını azaltmaya hizmet edebilir. Ancak parti bütçeleri, adayların ve onları destekleyen çevrelerin bütün harcamalarını tek başına göstermez. Teşkilat, ulaşım, miting, medya ve dijital iletişim giderleriyle birlikte siyasetin toplam maliyeti ve bu maliyetin kimlerce karşılandığı görünür olmalıdır.

Yardım alanlarla almayanlar arasındaki kaynak farkı ve kampanyaların maliyeti, siyasi katılımı ekonomik güce bağımlı kılabilir. Bilgisi, liyakati ve toplumsal karşılığı bulunan insanlar parasızlık yüzünden yarışın dışında kalmamalıdır. Sandıkta eşit oy hakkı, seçmene ulaşma imkânlarındaki ağır eşitsizliği kendiliğinden gidermez.

Adil rekabet, bütün partilere aynı bütçeyi vermeyi gerektirmez; açık ve bağlayıcı kurallar gerektirir. Devletin araçları, personeli ve kurumsal görünürlüğü parti üstünlüğüne dönüştürülmemelidir. 

Medyanın mali bağımlılığı

Siyasi finansman yalnızca parti kasasına giren paradan ibaret değildir. Medyanın reklam gelirlerine, kamu ilanlarına ve sahiplerinin başka ticari faaliyetlerine bağımlılığı, yayın politikasını ekonomik baskılara açık hâle getirebilir. Bu bağımlılık arttığında finansman sağlayanların tercihleri, hangi siyasetçinin görüneceğini ve hangi meselenin gündemde kalacağını etkileyebilir.

Böylece ekonomik güç, reklam satın almanın ötesinde siyasi görünürlük dağıtabilir. Bir partiye sürekli alan açılması veya diğerinin sistemli biçimde dışlanması, yarışın koşullarını değiştirir; vatandaşın çoğulcu bilgiye erişimini zayıflatır. Medya sahipliği, kamu reklamlarının dağıtımı ve dolaylı destekler bu yüzden siyasi finansmanın şeffaflığıyla birlikte değerlendirilmelidir.

Weber ve Arendt: Siyaset Ne İçin Yapılır?

Max Weber, 1919 tarihli Politika Bir Meslek konferansında “siyaset için yaşamak” ile “siyasetten geçinmek” ayrımını yapar. İlki siyaseti hayatına anlam veren bir uğraş olarak benimsemeyi, ikincisi onu gelir kaynağı olarak görmeyi ifade eder.

Bu iki durum birbirini dışlamaz. Kamu görevinden meşru gelir elde etmekle siyasi yetkiyi kişisel servete dönüştürmek farklı şeylerdir. Siyasetçilerin gelir sahibi olmasını sorun saymak, siyaseti yalnızca varlıklı insanların yapabileceği bir faaliyet haline getirebilir. Korunması gereken sınır, siyasetten geçinmek ile siyasi nüfuzdan çıkar sağlamak arasındadır.

Hannah Arendt'in Siyasetin Vaadi eserinde öne çıkan anlayış ise siyaseti özgürlükle ve insanların ortak dünyalarını birlikte şekillendirmeleriyle ilişkilendirir. Bu yaklaşımdan hareketle siyasetin yalnızca güç kazanmanın ve özel çıkarları gerçekleştirmenin aracına indirgenemeyeceği söylenebilir.

İktidar başlı başına amaç haline geldiğinde, siyasi ilkeler geri plana düşebilir; kamu yararının yerini çıkar hesapları alabilir. Oysa siyasi gücün değeri, kimin elinde bulunduğundan çok, hangi amaçla ve nasıl kullanıldığıyla ilgilidir.

Türk ve İslam siyaset düşüncesinde kamu sorumluluğu

Türk ve İslam düşünce mirası, yönetme yetkisinin ahlaki sınırlarını tartışmak için güçlü bir zemin sunar. Nizâmülmülk’ün Siyasetnâme’sinde de adaletli idare, görevlilerin gözetimi ve halkın korunması önem taşır. Yetkinin değeri, sahibine sağladığı ayrıcalıktan çok yönetilenlerin hayatına yansıyan adaletle ölçülür.

Kur’an’da Bakara suresinin 188. ayeti başkalarının mallarından haksız pay elde etmek için malların hâkimlere aktarılmasını yasaklar. Bu ilkeyi bugünün kamu hayatına taşıdığımızda, sorumluluğun iki yönü ortaya çıkar: Yetki sahibi kamu gücünü özel kazanca çevirmemeli; servet sahibi de mali gücüyle başkalarının hakkı üzerinde nüfuz satın almaya çalışmamalıdır.

İbn Haldun, Mukaddime’de hükümdarın ticari faaliyette üstün gücünü kullanmasının üretici ve tüccarlara, dolayısıyla vergi gelirlerine zarar verebileceğini açıklar. Bu çözümleme, siyasi ayrıcalığın ekonomik rekabeti nasıl bozabildiğini gösterir. Bu eserler farklı tarihî düzenlerde yazılmıştır; ancak adalet, ehliyet ve kamu sorumluluğu bakımından bugüne yöneltecekleri soru canlıdır: Yetki kimin yararına kullanılmaktadır?

Şeffaf finansman ve etkili denetim

Türkiye'de siyasi finansmana ilişkin kurallar bulunmaktadır. Anayasa'nın 68 ve 69. maddeleri ile 2820 sayılı Kanun, siyasi partilerin gelirlerini, giderlerini, bağışlarını, kamu yardımlarını ve mali denetimini düzenler. Ancak bu çerçevenin kampanyaları, aday harcamalarını ve dolaylı destekleri de kapsayan etkili bir uygulamayla tamamlanması gerekir. 

Partilerin ve adayların gelirleri ile harcamaları zamanında ve kamuoyunun anlayabileceği açıklıkta duyurulmalıdır. Aynî destekler, üçüncü kişiler üzerinden yürütülen kampanyalar ve sayısal reklam harcamaları da denetlenmelidir. Bağış ve harcama sınırlarının dolaylı yollarla aşılması önlenmelidir. 

Denetim yalnızca paranın kaynağını ve harcandığı yeri değil, kamu kararları üzerindeki olası etkisini de kapsamalıdır. Siyasi finansman sağlayan kişi ve şirketlerin sonradan yararlandıkları ihaleler, teşvikler, imar değişiklikleri, ruhsatlar ve düzenleyici kararlar çıkar çatışması bakımından incelenebilmelidir. Bu ilişkiler tek başına hukuka aykırılık kanıtı sayılmamalı; kararların gerekçeleri ve kamu yararına uygunluğu nesnel ölçütlerle denetlenmelidir.

Kamu ihalelerinde rekabet, imar ve ruhsat işlemlerinde tarafsızlık, teşviklerde nesnel ölçütler güvence altına alınmalıdır. Kamu ilanlarının ve reklamlarının dağıtımı da açık kurallara bağlanmalıdır.

Bütün bunların işlerliği, denetim kurumlarının bağımsızlığına, tarafsızlığına ve kuralların herkese eşit uygulanmasına bağlıdır.

Hesabı sorulamayan para, zamanla hesabı sorulamayan siyasi güce dönüşebilir. Siyasi ahlak çağrısı, hukuki ve kurumsal denetimin yerini tutamaz.

Siyasetin asıl sermayesi

Siyasetin paraya bağımlılığını azaltmak, siyasi değer üretmenin başka kaynaklarını güçlendirmeyi de gerektirir. İtibar, bilgi, fikir, tecrübe ve toplumla kurulan güven ilişkisi siyasetin sermayesidir. Para görünürlük sağlayabilir; güven ise sözle davranışın tutarlılığından doğar. Yüksek maliyetli kampanyalar, toplumun sorunlarını dinleyen ve çözüm üreten sürekli bir ilişkinin yerini tutamaz.

Gönüllü örgütlenme, yaygın küçük bağışlar ve üyelerin karar süreçlerine gerçek katılımı, partilerin birkaç büyük destekçiye bağımlılığını azaltabilir. Adayların seçiminde mali güç yerine liyakat ve toplumsal karşılığın önem kazanması da bu dönüşümün parçasıdır. Amaç bütün nüfuz biçimlerini kamu yararı ve hesap verebilirlikle sınırlamaktır.

Finansmanın açıklığı, kamu gücünün ekonomik çıkara dönüştürülmesini önleyen kurallar ve fikirle güvene dayalı rekabet birbirini tamamlar. Yalnızca bağışları düzenlemek rant imkânlarını ortadan kaldırmaz; yalnızca yolsuzlukla mücadele etmek de siyasete girişteki mali engelleri gidermez. Demokratik düzen, hem siyasi katılımı mümkün kılmalı hem de bu katılımı finanse edenlerin kamu kararlarını kendi lehlerine yönlendirmesini önlemelidir.

Siyasetin meşruiyet kaynağı milletin iradesidir. Kamu makamının varlık sebebi kişisel servet üretmek değil, toplumun ortak ihtiyaçlarına hizmet etmektir. Para siyasi faaliyeti finanse edebilir; siyasetin ahlakını ve istikametini belirlememelidir. Siyasetin ana sütü, milletin güveni ve o güveni haklı çıkaran ilkeler olmalıdır.

Yazıya ifade bırak !
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.