Bir ülkenin hikâyesi yalnızca savaş meydanlarında, Meclis kürsülerinde ve diplomasi masalarında yazılmaz. Bazen bir türkünün içinde saklanır. Bazen bir sanatçının sesinde, bazen bir zeybeğin ağır ve vakur adımlarında hayat bulur.
Cumhuriyetimizin 103. yılını karşılarken, Atatürk’ü bir de bu pencereden düşünmek gerekiyor: Müziği dinleyen, şarkıya eşlik eden, sanatçının emeğini önemseyen ve kültürü ülkenin geleceğinin temel unsurlarından biri olarak gören bir kurucu…
Parla 100. Yıl Korosu’nun Cumhuriyet balosu konseptiyle verdiğimiz konser zihnimde bu düşünceyi canlandırdı. Rumeli türkülerinden klasik Türk musikisine, zeybekten tangoya uzanan program, Cumhuriyet’in kültür dünyasını düşünmek için anlamlı bir başlangıç sundu.
Bir koroda herkesin sesi farklıdır. Fakat birlikte söylemek için birbirini dinlemek gerekir. Kimse kendi sesini kaybetmez; ortak eserin içinde yerini bulur.
Cumhuriyet’in toplumsal hayatımıza ilişkin vaadini de burada arayabiliriz: Farklılıklarımızı koruyarak ortak bir geleceğe katkı sunabilmek.
Bir şarkının başında buluşan iki insan
Atatürk’ün sanatla ilişkisini anlatan hatıraların en dokunaklılarından biri Safiye Ayla’ya aittir.
Safiye Ayla, Ankara’daki Marmara Köşkü’nde Atatürk’ün huzurundadır. Atatürk kendisinden “Mâni Oluyor Hâlimi Takrire Hicabım” adlı eseri ister. Ancak sanatçı şarkıyı bilmemektedir. Bunun üzerine Atatürk eseri söylemeye başlar; Safiye Ayla da ardından ona katılır.
Bu hatırada beni etkileyen, bir devlet adamının şarkı bilmesinden çok, o karşılaşmada kurulan ilişkidir. Sanatçının bilmediği bir eser, birlikte öğrenmenin ve paylaşmanın vesilesi olur.
Bir yanda Cumhuriyet’in kurucusu, diğer yanda sesine emek veren bir sanatçı… Aralarında musikinin açtığı insani bir alan vardır.
Sanata değer vermek biraz da budur: Eseri dikkatle dinlemek, yorumun inceliğini fark etmek, sanatçının birikimini önemsemek. Alkışın gerisinde yılların çalışması bulunduğunu bilmek.
Bir evde başlayan büyük kültür hamlesi
Atatürk’ün sanat anlayışını yalnızca sevdiği şarkılar üzerinden açıklamak eksik kalır. Asıl belirleyici olan, bu ilginin kurumsal bir gelecek tasarımına dönüşmesidir.
Cumhuriyet henüz ilk yılını doldurmuşken, Kasım 1924’te Ankara Cebeci’de bir evde Mûsiki Muallim Mektebi öğretime başladı. İlk öğrencilerin sayısı yalnızca on ikiydi. Ama hedef büyüktü: Okullara müzik öğretmenleri yetiştirmek, müzik eğitimini ülkenin geleceğine taşımak. Kurum, ilerleyen yıllarda ücretsiz halk konserleri ve halka açık müzik dersleriyle de topluma ulaştı.
O küçük başlangıcı gözümüzün önüne getirelim.
Savaşların yorgunluğunu taşıyan bir ülke, sınırlı imkânlarıyla yeniden yapılanıyor. Yollara, üretime, okullara ihtiyaç var. Aynı ülke müzik öğretmeni yetiştirmeyi de gündemine alıyor.
Bu tercih, kalkınmanın kapsamını gösterir. İnsanın üretme kapasitesi kadar duyma, düşünme ve güzellik yaratma kapasitesine de yatırım yapılmaktadır.
Bugün kültür politikalarımızı değerlendirirken kendimize sormamız gereken soru burada duruyor: Çocuklarımızın sanata erişimini geleceğimizin asli bir ihtiyacı olarak görüyor muyuz?
Bursa’da Sarı zeybek
Atatürk’ün zeybekle kurduğu bağ da bu bütünün içindedir.
2 Şubat 1938’de Bursa Merinos Fabrikası’nın açılışını gerçekleştiren Atatürk, Bursa’daki tarihî belediye binasında zeybek oynadı. Bu tarih ve mekân, onun son zeybeği olarak hatırlanan sahnenin doğru çerçevesini oluşturuyor.
Bu görüntüyü düşündüğümde, Cumhuriyet’in iki hedefini aynı günün içinde görüyorum: Üreten bir ülke ve kültürünü yaşatan bir toplum.
Fabrikanın açılışı ekonomik bağımsızlığa yönelirken, zeybeğin adımları bu toprakların kültürel hafızasını görünür kılıyor. Benim için o sahnenin anlamı budur. Geleceğe yürürken kendi sesini, ritmini ve kişiliğini korumak.
Zeybeğin vakarında, insanın başı dik yaşama iradesini hissetmemek mümkün mü?
Sanatçıya saygının karşılığı olmalı
Atatürk’ün sanatçı yetiştiren kurumları desteklemesi ve gençlerin Avrupa’da resim, heykel ve müzik eğitimi almasına imkân sağlanması, sanata verdiği değerin somut karşılıklarıydı. Kültürel gelişme, eğitim ve kurumsal destekle birlikte ele alınıyordu.
Bu miras bugün bize de sorumluluk yüklüyor.
Sanatçıya değer vermek; emeğinin karşılığını zamanında ödemeyi, üretimi için uygun koşullar sağlamayı, mesleki onurunu korumayı ve özgürce eser verebileceği bir ortamı geliştirmeyi gerektirir.
Bir çocuğun enstrümana ulaşabilmesi, bir gencin tiyatro sahnesine çıkabilmesi, bir ressamın eserini sergileyebilmesi, bir koronun prova yapacak yer bulabilmesi… Kültür politikalarının başarısı, bu somut imkânlarla ölçülür.
Yerel yönetimlerimizden eğitim kurumlarımıza, kültür kuruluşlarımızdan sivil toplum örgütlerimize kadar hepimizin bu alanda üstlenebileceği bir görev var.
Birlikte söyleyebilmek
Parla 100. Yıl Korosu’nun konserinde beni en çok düşündüren de farklı eserlerin aynı kültür buluşmasının parçası olmasıydı.
Bir Rumeli türküsünde memleket hasreti, bir klasik eserde zarafet, bir zeybekte vakar, bir marşta ortak irade duyulabilir. Bu çeşitlilik, kültürel birikimimizin zenginliğidir.
Şef Şeref İşler’in yönetiminde buluşan seslerin ve onlara eşlik eden sazların ortaya koyduğu emek, aynı zamanda bir birlikte yaşama pratiğidir. Prova yapmak sabır ister. Uyum sağlamak dikkat ister. Başkasını dinlemek saygı ister.
Cumhuriyet’i yaşatmak da bu sorumlulukları gündelik hayatın içine taşımayı gerektirir.
Atatürk’ü saygıyla anarken onun sanata açtığı alanı genişletmek; daha çok çocuğu müzikle, daha çok genci sahneyle, daha çok insanı kültürle buluşturmak elimizdedir.
Cumhuriyet’in yarınına bırakacağımız en kıymetli miraslardan biri, kendini özgürce ifade edebilen, başkasının sesine kulak veren ve birlikte üretebilen kuşaklar olacaktır.
Bir koronun ortak nefesinde duyduğumuz umut da budur.
Cumhuriyet’in sesi, ona kendi emeğini ve yeteneğini katan insanlarla çoğalır.
Atam ruhun şad olsun… Türkiye Cumhuriyeti ilelebet var olsun…