1950'li yıllarda doğanlar, Cumhuriyetin ikinci neslidir. 70 veya 80'li yıllarda doğanlar üçüncü, 2000'li yıllardan birkaç yıl önce veya sonra doğanlar da dördüncü nesildir. Yani Cumhuriyet, henüz beşinci neslini yetiştiriyor.
Bizler ikinci nesildeniz... Bir ilçeye elektriğin gelişini görenlerdeniz. Kuyudan su çıkarıldığını görmüş, tulumbadan su basmışlığımız vardır. Arnavut kaldırımlı meydanda göğsümüz yırtılıncaya kadar 'Ne mutlu Türküm Diyene' diye bağırmışsak, Cumhuriyetin hangi şartlarda kurulduğunu iyi bildiğimizdendir. Bizim medeniyetimiz, önüne beton dükkanlar, hoparlör sesi, duvara asılı duran radyo, tahta sandalyeli sinema, tek tük geçen kamyonlar ve şehirlerarası çalışan burunlu otobüslerdi.
Bizler, aniden gelen bir selin getirdiği boğulmuş hayvanları, gece yarısına kadar gaz lambası altında çalışan ağabeylerimizi, lastik potinleri, çaputla yapılan topları ve Amerikan yardımı olan süt tozlarını görmüş kişileriz.
Gazetelerin iki gün sonra geldiğini bilen bizler, silgiyi boynumuza bağlayarak okula gider, ağabeylerimizin bıraktığı önlükleri giyer, kalemi çakıyla açar ve Lisesi olmayan bir ilçede, hangi ile okumaya gideceğimizi düşünürdük.
Cumhuriyetin ikinci nesli ile dördüncü nesli arasındaki fark, bir uçurumdur.
Çünkü ikinci nesil, yırtık pırtık kıyafetli kişileri çok gördüğü için şaşırmaz... Bizim kıyafetlerimiz de oradan buradan yamalanmış ve hatta içi dışına çevrilerek ters yüz edilmiş olurdu. Yufka ekmeğin arasına sıcak somun ekmeği katık yapan köylüyü gördüğüm günden bu yana, 60 yıl bile geçmedi. O köylüler bugün traktörle, damla sulama yapılan tarlalarında, yemyeşil bahçelerinde, ürünün birçok çeşidini yetiştiriyor.
Çocukların ellerindeki çeşit çeşit kalemler, defterler, silgiler ve kalemtıraşların değeri bile yok. Meyveli sütlerin yüzüne bakan bile kalmadı. Radyo, artık ya aksesuar ya da bilgisayarın içinde bir unsur. Betonlar, kamyonların içinde tonlarcası giden bir madde. Elektriğin 5 dakika kesilmesi, büyük olay... Su, bakkallarda onlarca marka… Sinema, gidilmesi nazlana nazlana olan bir vakit kaybı gibi... Kamyonlar, şehirlerin bazı yollarına girişi yasak olan bir taşıt. Otobüsler, çoğu kez binilmekten vaz geçilen bir araç. Çaput top ise gerçekten çok komik bir nesne. Gaz lambası, antika olursa değerli.
Cumhuriyet ise bazılarınca tam olarak idrak edilememiş bir kavram...Şimdi onlardan bir kısmı bu yazıyı okuyunca şöyle diyebilir: "Ne alâkası var... Cumhuriyet olmasa da ekonomik gelişme kaçınılmazdı, geliştirdik. 100 yıl önceki koşullar öyle kalamaz, gene bu günleri yaşardık."
Cumhuriyetin temelinde, 3 yıl süren Kurtuluş Savaşı var. Ekonomik olarak tabii ki 100 yıl önceki şartlardan farklı olurduk ama bir kimliğimiz olmazdı. Biz Kurtuluş Savaşını kaybetseydik, Atatürk ve silah arkadaşları o savaşta öldürülseydi, ordu teslim olsaydı, bugün Batı Trakya Türkleri gibi, Musul ve Kerkük ya da Kırım Türkleri gibi olur, eğer bağımsızlığını kazanabilmiş olsaydı en fazla Azerbaycan'ı ana vatan gibi görmeye başlardık. Anadolu toprağı içinde dolaşmak için pasaportlarımız olurdu. Kısaca Türklük; Maltalı, Afgan veya sıradan bir topluluktan pek farkı olmayan, medeni milletlerin kölesi durumunda bir grup olurdu.
Dünyada bugün de bunları hayal edenler yok mu?.
