Tahir AYDOĞDU
Köşe Yazarı
Tahir AYDOĞDU
 

SELÇUKLU ve OSMANLILARDA MÜZİKLE TEDAVİ

Türklerde ilk ciddi müzik tedavisi Osmanlı Devleti zamanında görülmekle beraber, Orta Asya’da Anadolu öncesi zamanda “baksı” adı verilen Şaman müzisyenler tarafından çeşitli hastalıklar için tedavi çalışmaları yapılmıştır. Hâlâ bu faaliyetlerini sürdüren baksılar, Orta Asya Türkleri arasında yaşamaktadırlar. (1)   İbn-i Sina’nın tesirinde kalan Osmanlı saray hekimi Musa bin Hamun’un Kanuni Sultan Süleyman’a ithaf ettiği diş tababetine ait Türkçe eserde diş hastalıklarının müzikle tedavisinden bahsederken çocuk psikiyatrisi bakımından müzik tedavisinin önemini bilen eski hekimlerin, bunun için hükümdar çocuklarının beşikte müzikle uyutulmasını tavsiye ettiklerini kaydetmesi, Türk psikiyatrisinin 16. yüzyıldaki parlak devrinin bir kanıtıdır.   Çocuk psikiyatrisi bakımından diğer önemli Türkçe eser, I. Abdülhamit ve III. Selim devirlerinde hekimbaşı olan Gevrekzâde Hasan Efendi’nin yazdığı “Neticetü’l-Fikriyye ve Tedbir-i Veladeti’l Bikriyye” isimli, çocukların hastalıklarından, süt verme ve sütten kesme hâllerinden bahseden eserdir.   Hekimbaşı Gevrekzâde Hasan Efendi’nin bu eserinin çocuk psikiyatrisi bakımından en önemli tarafı, hangi musiki makamlarının hangi çocuk hastalıklarına iyi geldiğinden bahsetmesidir. Kullanılan makam listesi:   Rast, Irak, Isfahan, Zirefkend, Rehavi, Zengüle, Hicaz, Buselik, Uşşak, Hüseyni ve Nevâ.   Gevrekzâde Hasan Efendi’nin bu bölümü yazarken kendisinden bir asır önce yaşayan ve 1693’te öldüğü bilinen meşhur Osmanlı şair hekimlerinden Şuuri Hasan Efendi’nin Türk musikisinin hangi makamlarının hangi hastalıklara şifa verdiğine dair yazdıklarından istifade etmiş olduğu, aradaki benzerlikten anlaşılmaktadır.   Bu arada Şuuri Hasan Efendi’nin yaşadığı devirde sadece Evliya Çelebi’nin bahsettiği gibi Edirne, İstanbul, Şam vb. şehirlerindeki umumi Türk hastanelerinde değil, 1478’de tesis edilen Topkapı Sarayı’ndaki Enderun saray üniversitesine ait Enderun Hastanesi’nde de çocuk yaştaki talebelerin müzikle tedavi edildiği, İstanbul’u ziyaret eden Baron J. B. Tavernier’in 1675’te Paris’te neşredilen Topkapı Sarayı’nı tarif eden eserinde belirtilmektedir. (2)   (1): R. Oruç Güvenç, Türklerde ve Dünyada Müzikle Ruhî Tedavinin Tarihçesi ve Günümüzdeki Durumu, s. 24.   (2): Dr. Arslan Terzioğlu, “Türk-İslam Psikiyatrisinin ve Hastanelerinin Avrupa’ya Tesirleri”, s. 25.   İnsan, ruh hâli gereği günün her saatinde aynı formu koruyamaz. Ayrıca birtakım dış tesirlerin de insan ruhu üzerinde olumlu ve olumsuz etkilerinin bulunduğu inkâr edilemeyen bir gerçektir. Bu gerçeği çok iyi bilen Safiyüddin Abdülmümin Urmevi (?-1294), günün belli saatlerinde rastgele makamların icra edilmesinin daha uygun olacağını şu şekilde tespit etmiştir.   1. Fecirden önce Rehavi, 2. Tan yerinin ağarması: Hüseyni, 3. Kuşluk: Rast, 4. Öğle: Zirgüle, 5. Namaz arası: Hicaz, 6. İkindi: Irak, 7. Gün batarken: Isfahan, 8. Akşam: Neva, 9. Yatsı: Büzürk, 10. Uyku vaktinde: Zirefkend.   Bu araştırmadaki bir başka unsur da insanların renklerine göre musiki zevklerinin farklılık göstermesidir.   İbn-i Sina, “besinlerin sindiriminin esas ürününü teşkil eden bir sıvı cevher” olarak tarifini verdiği “hılt”ın birinci derecedeki sıvıları olarak “kan, balgam, kara safra ve sarı safra” hıltlarını saymaktadır.   Bu sıvılar emilmeye müsaittirler ve dokuların tam olarak şekillenmelerini sağlar; aynı zamanda eskiyen ya da yırtılan vücut kısımlarını tamir eder. (İbn-i Sina)   İşte bu sıvıların mizaçları ve hâlleri, kişinin de mizacını ve hâllerini etkilemektedir. İnsan vücudunun kan (kalpte), balgam (beyinde), kara safra (dalakta) ve sarı safra (karaciğerde) olmak üzere dört hılttan (humor) oluştuğu; bunların uygun bileşimi ve düzenli hareketlerinin vücut sağlığını gösterdiği şeklinde ifade edilebilecek olan “pneumatic” nazariyenin, XVIII. yüzyılda İslam tıbbında da hüküm sürdüğünü ve Gevrekzâde’nin müzikle tedavi konusundaki görüşlerini bu nazariye üzerine bina ettiğini söylemek mümkündür.   Gevrekzâde, müziğin işleviyle ilgili olarak Eflâtun’dan şu sözleri nakletmektedir:   “Eflâtun dedi ki: Biliniz ki filozoflar müziği oyun ve eğlence için değil, kişiye fayda vermek, rûhî lezzetler sağlamak, insanın psikolojisini rahatlatmak, kuru mizaçları nemlendirmek (sıkıntıyı gidermek), fizyolojiyi dengelemek ve kanın akışını düzenlemek için ortaya koymuşlardır.” (*1)   (*1): Gevrekzâde, “Er-Risaletü’l-Musikiyye”.   Bu ifadelere göre müzik, insan mizaçlarına etki etmekte, fizyolojik dengeyi sağlamakta ve kan akışını düzenleyebilmektedir. İbn-i Sina, mizacı unsurların zıt özelliklerinin karşılıklı etkileşmesinden ortaya çıkan bir keyfiyet olarak tarif etmektedir. Ona göre unsurların ilk kaliteleri “sıcak, soğuk, kuru ve nemli” olmak üzere dörttür ve yeni düzenlenmiş ya da parçalanmış bir ismin mizacı bu niteliklerin ürünüdür.   Orta Çağ’da “hılt” diye tarif edilen ve bugüne kadar devam eden kansal, balgami, sevdai ve safrai tabirleri, insanlarda dört türlü mizaç olduğunu göstermektedir.   Hızır bin Abdullah da makamların mizaçlara etkisinde “burçların insan vücudunda bulunan ve hılt tabir edilen ‘kan, salya, safra, balgam’ gibi dört unsurdan hangisine taalluk ettiğini, ayrıca makamların hangi illetleri sakin kılacağını ve hangisini depreştireceğini bilmek gerek” diyor. Bu sebeple hekimlerin de bu on iki makamı bilip hastanın nabzına göre bu makamlardan istifade etmesi gerektiğini bildirmiştir.   Usta hekimlerin ve düşünürlerin kabul ettiği gerçek, nabzın ölçülü her bir hareketinin bir makama uygun olduğu ve bir nağmeyle uyum sağladığıdır.   (Yukarıda bahsedilen 12 makam:   1. Rast makamı: Felç illetine devadır. 2. Irak makamı: Durgun, kafası çalışmayanlara, korku çekenlere faydalıdır. 3. Isfahan makamı: Zihni açar, zekâyı artırır. 4. Zirefkend: Sırt, mafsal ağrılarına ve kulunca faydalıdır. 5. Rehavi makamı: Baş ağrısına devadır. 6. Büzürk makamı: Ateşli hastalıklara iyidir. Vesvese ve korkuyu def eder. 7. Neva makamı: Kadın hastalıklarına iyi gelir. 8. Zengile makamı: Kalp hastalıklarına devadır. 9. Hicaz makamı: İdrar zorluğuna iyi gelir. 10. Buselik makamı: Kulunç, bel ağrısına devadır. 11. Uşşak makamı: Nikris (damla) ağrılarına faydalıdır. 12. Hüseyni makamı: Kalp, karaciğer, mide ve sıtma hastalıklarına faydalıdır.)   Şuuri’nin bir başka eserinde müzik yöntemlerine sahip olmayan bir hekimin tanı ve tedavilerinde başarılı olamayacağını iddia etmesi, bize eski Türk hekimlerinin müzikle tedaviye ne denli değer verdiklerini göstermektedir.   Eski Türkler, ruh hastalarının müzik yoluyla tedavi edilebileceklerine inanır ve bu tedavi yöntemlerine çok büyük bir önem verirlerdi.   Korku, heyecan, kuşku ve ruhi bunalım gösterenlerin nabız atışlarındaki değişme ve bunun meydana getirdiği ruhi huzursuzluk üzerinde duran eski Türk hekimleri, hastalara çeşitli melodileri dinletir ve bu arada nabız atışlarını da kontrol ederek hastaya uygun olan müziği bulup aynı hastalığı olanları bir araya getirerek bu uygun şarkılarla tedavi ederlerdi.   Bu tedavi şekline bir nevi grup psikoterapisi denilebilir.   Ruh hastalarının hoşlanacakları şarkılar kadar beğendikleri müzik aletleri de göz önüne alınarak hastalara ve hastalıklara göre çeşitli müzik aletleri kullanılırdı.   18. yüzyıl sonlarında yaşayan hekimbaşı Gevrekzâde Hâfız bin Ahmed’in Emrâz-ı Ruhaniyeyi Nagamat-ı Musikiye ile Tedavi adlı risalesinde akıl hastalarının müzikle tedavilerine ilişkin geniş bilgiler vardır.   Gevrekzâde, bu eserinde eski Türklerde akıl hastalarının müzikle tedavilerine büyük bir değer verildiğini ve uygulanan bu tedavi ile olumlu sonuçlar alındığını belirtmekte, müzikle tedavinin özellikle durgun, hayata küskün ve çevreye karşı ilgisiz hastalar üzerinde etkili olduğuna işaret etmektedir.   Gevrekzâde, vücutta oluşan hastalıkların “a’zâ-yı reîse” diye isimlendirilen hayvani ruh, nefsâni ruh ve tabii ruhların tabiatlarının bir şekilde bozulmasından kaynaklandığı görüşündedir. Önceki âlimler bu şekilde oluşan rahatsızlıklara “ruhâni hastalıklar” demişler, bu hastalıkları başta musiki ve makamları olmak üzere yine ruhani ilaçlarla tedavi etmeye çalışmışlardır.   Zira onlara göre musiki sanatından elde edilen hoş nağmeler ve melodiler, kendi özelliklerine yakın ve uygun olan tabiatlara sahip kimseleri rahatlatmakta ve sıhhatlerini korumaktadır. (*)   (*): İbn-i Sina   Gevrekzâde, risalesinde bimarhânelerde kadrolu sâzendeler ve özel görevliler bulunduğunu, kilerlerinin ve duvarlarının ihtiyaç olabilecek her türlü enstrümanla dolu olduğunu anlatmaktadır.   Gevrekzâde’nin bahsettiği bir önemli konu daha vardır:   Makamların burç ve dört unsur karşılıkları olduğunu belirterek şöyle eklemiştir:   RAST; Koç, tabiatı ateş. IRAK; Boğa, tabiatı toprak. ISFAHAN; İkizler, tabiatı hava. ZİREFKEND; Yengeç, tabiatı su. BÜZÜRG; Aslan, tabiatı ateş. ZENGÜLE; Başak, tabiatı toprak. REHAVİ; Terazi, tabiatı ateş. HÜSEYNİ; Akrep, tabiatı su. HİCAZ; Yay, tabiatı ateş. BUSELİK; Oğlak, tabiatı toprak. NEVÂ; Kova, tabiatı hava. UŞŞÂK; Balık, tabiatı su.   Gevrekzâde, aynı risalesinde bir müzisyenin makamları ve bunlardan insanların şekil ve tiplerine hangilerinin uygun olması gerektiğini ifade etmektedir. Kısacası makam ve ten ilişkisinin varlığından da bahsetmektedir. Kısaca söylemek gerekirse: Esmer tenlilerin tabiatları genellikle sıcak ve kuru olması sebebiyle bunlar için uygun makam “IRÂK”; buğday tenlilerin tabiatları nemli olması sebebiyle bunlar için uygun olan makam ISFAHÂN; sarışınların tabiatları genellikle soğuk olması sebebiyle bunlar için uygun makam RAST; beyaz tenlilerin tabiatları genellikle mülayim, yumuşak olması sebebiyle bunlar için uygun olan makam KÛÇEK makamıdır.   Kısa da olsa makamların ilişkili olduğu diğer unsurlardan da bahsetmek istiyorum. Makam ve milliyet ilişkisi, makam ve meslek ilişkisi, makamların gün içindeki vakitlerle de ilişkisi vardır.   Şimdi sizlere ilk hastanelerden kısaca bahsetmek istiyorum:   Selçuklu hükümdarı Dukak tarafından inşa ettirilen Nureddin Hastanesi’nde akıl hastaları ayrıca müzikle tedavi edilmekteydi.   İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmed’in kurdurduğu külliye içinde yer alan “Fatih Darüşşifası” ne yazık ki yok edilmiş ve temelleri de dâhil olmak üzere ortadan kaldırılmıştır.   Bu hastanelerden en önemlisi Sultan II. Bayezid’in 1484 tarihinde yaptırdığı Edirne Darüşşifası’dır. Bu hastanede akıl hastalarının ilaçla, müzikle tedavi edildiği eski kaynaklarda belirtilmektedir.   Edirne Darüşşifası, gerek akustiği gerekse merkezi bir şekilde planlanması ile müzik tedavisi düşünülerek inşa edilmiş, bilinen ilk hastane olması bakımından Rönesans devrinde ve hastane tarihinde bir eşi daha olmayan Türk psikiyatrisi ve medeniyetinin eşsiz bir abidesidir.   Bu güzel darüşşifa, Avrupa Birliği tarafından ödüllendirilmiştir.   Belçika (Antwerpen), ABD (Philadelphia), İngiltere (Liverpool)’daki hastanelerin planları, onlardan 400 yıl önce Edirne’de inşa edilen II. Bayezid Darüşşifası’na çok benzemektedirler.   Ayrıca Osmanlı mimarlarının hastane planlamasında hastalara uygulanacak müzikle, banyo ile tedaviyi ve tehlikeli deliler gibi bazı hastaların tecrit edilmesini de dikkate aldıkları görülmektedir. (3)   Esas merkezi binada, ipek yorganlar altında yatan hastalara ve delilere, Evliya Çelebi’nin anlattığına göre haftada 3 gün 10 müzisyenden oluşan bir saz heyeti konserler verirdi. Bu tür hastaların beslenmelerine çok özen gösterilir, ayrıca bunların ilaç ve müzikle değil, güzel kokulu çiçeklerin koklatılması ile de tedavisine çalışılırdı.   (Bir dipnot olarak burada duyurmak istediğim bir projem var:   “ÜÇ DUYU PROJESİ”   Adından da anlaşılacağı üzere bu projeyi ilk olarak Şubat 2026’da Ankara’da gerçekleştirdiğimde salona giren insanlar ilk olarak pastel renklerle karşılaşıp lavanta kokusunu teneffüs ederek enstrümantal Türk müziğinin nağmeleriyle adeta bezendiler!)   Yukarıda adlarını bahsetmeye çalıştığım hastanelere ek olarak Hafsa Sultan Darüşşifası (Manisa), Divriği’de Turan Melik Şifahânesi, Kayseri’de Gevher Nesibe Sultan Darüşşifası, Selçukluların son döneminde Amasya’da kurulan hastane, Tokat’ta Gök Medrese olarak bilinen darüşşifa, Bursa’da 8 hastane, İstanbul’da Haseki Hastanesi, Süleymaniye Külliyesi’nde Şifahane ve Tıp Medresesi ve Atik Valide Hastanesi eklenebilir.   İnşa edilen ve etkin bir şekilde müzikle de tedavi yapılan bu darüşşifalar, 15. ve 16. yüzyıllarda Osmanlı hastane mimarisinde kullanılan ileri düzeydeki ve teknikteki bu tasarımlar Batı’ya örnek olmuş, ancak Batı uygarlığı bu tasarımlara 18. ve 19. yüzyıllarda, hatta bazı ayrıntılar açısından da 20. yüzyılda ulaşabilmiştir.   Klasik Osmanlı hastaneleri 17. yüzyılda da Budapeşte’den Kırım’a, Selânik’ten Mekke’ye kadar bütün imparatorluk sathında faaliyette olup IV. Mehmed döneminde son parlak dönemini yaşıyordu.   Bu yüzyılda 183 hastanenin bulunduğundan bahseden Avrupa kaynaklarına da rastlanır. (Bk. Stern, s. 100-101) (3)   Bu arada müzikle uğraşmanın, müzik dinlemenin, hatta bir enstrüman çalmanın, beste yapmanın insan beynine en çok etki eden ve en çok meşgul eden bir aktivite olduğu yeni görüntüleme yöntemleriyle tespit edildi. Kobay olarak çalışmalarda yer alan meşhur müzisyen Sting’in beste yapması sırasında beyninin hemen her köşesinde adeta havai fişekler çaktığı görüldü. Bu tür hastalara uygulanabilecek yöntemlerden birisi de hangi enstrümanı sevdiği tespit edilerek o enstrümanı öğrenmesi konusunda teşvik edilebilir. (4)   Hazırlayan: Tahir Aydoğdu Kanun Sanatçısı & Koro Şefi   (3): Dr. Arslan Terzioğlu, “Türkiye Diyanet Vakfı Ans.”, C. 6, s. 176-177.   (4): The Power of Music, Elena Mannes.   Yararlanılan kaynaklar:   1. Müzikle Tedavi (Tarihi Gelişimi ve Uygulamaları), Ahmet Şahin Ak. 2. The Power of Music, Elena Mannes. 3. Müzikle Tedavi, Bekir Grebene. 4. Gevrekzâde Hâfız Hasan Efendi ve Müzikle Tedavi, Ahmet Hakkı Turabi (Türkiye’de Müzik Kültürü – Atatürk Kültür Merkezi).
Ekleme Tarihi: 18 Ekim 2026 -Pazar
Tahir AYDOĞDU

SELÇUKLU ve OSMANLILARDA MÜZİKLE TEDAVİ

Türklerde ilk ciddi müzik tedavisi Osmanlı Devleti zamanında görülmekle beraber, Orta Asya’da Anadolu öncesi zamanda “baksı” adı verilen Şaman müzisyenler tarafından çeşitli hastalıklar için tedavi çalışmaları yapılmıştır. Hâlâ bu faaliyetlerini sürdüren baksılar, Orta Asya Türkleri arasında yaşamaktadırlar. (1)

 

İbn-i Sina’nın tesirinde kalan Osmanlı saray hekimi Musa bin Hamun’un Kanuni Sultan Süleyman’a ithaf ettiği diş tababetine ait Türkçe eserde diş hastalıklarının müzikle tedavisinden bahsederken çocuk psikiyatrisi bakımından müzik tedavisinin önemini bilen eski hekimlerin, bunun için hükümdar çocuklarının beşikte müzikle uyutulmasını tavsiye ettiklerini kaydetmesi, Türk psikiyatrisinin 16. yüzyıldaki parlak devrinin bir kanıtıdır.

 

Çocuk psikiyatrisi bakımından diğer önemli Türkçe eser, I. Abdülhamit ve III. Selim devirlerinde hekimbaşı olan Gevrekzâde Hasan Efendi’nin yazdığı “Neticetü’l-Fikriyye ve Tedbir-i Veladeti’l Bikriyye” isimli, çocukların hastalıklarından, süt verme ve sütten kesme hâllerinden bahseden eserdir.

 

Hekimbaşı Gevrekzâde Hasan Efendi’nin bu eserinin çocuk psikiyatrisi bakımından en önemli tarafı, hangi musiki makamlarının hangi çocuk hastalıklarına iyi geldiğinden bahsetmesidir. Kullanılan makam listesi:

 

Rast, Irak, Isfahan, Zirefkend, Rehavi, Zengüle, Hicaz, Buselik, Uşşak, Hüseyni ve Nevâ.

 

Gevrekzâde Hasan Efendi’nin bu bölümü yazarken kendisinden bir asır önce yaşayan ve 1693’te öldüğü bilinen meşhur Osmanlı şair hekimlerinden Şuuri Hasan Efendi’nin Türk musikisinin hangi makamlarının hangi hastalıklara şifa verdiğine dair yazdıklarından istifade etmiş olduğu, aradaki benzerlikten anlaşılmaktadır.

 

Bu arada Şuuri Hasan Efendi’nin yaşadığı devirde sadece Evliya Çelebi’nin bahsettiği gibi Edirne, İstanbul, Şam vb. şehirlerindeki umumi Türk hastanelerinde değil, 1478’de tesis edilen Topkapı Sarayı’ndaki Enderun saray üniversitesine ait Enderun Hastanesi’nde de çocuk yaştaki talebelerin müzikle tedavi edildiği, İstanbul’u ziyaret eden Baron J. B. Tavernier’in 1675’te Paris’te neşredilen Topkapı Sarayı’nı tarif eden eserinde belirtilmektedir. (2)

 

(1): R. Oruç Güvenç, Türklerde ve Dünyada Müzikle Ruhî Tedavinin Tarihçesi ve Günümüzdeki Durumu, s. 24.

 

(2): Dr. Arslan Terzioğlu, “Türk-İslam Psikiyatrisinin ve Hastanelerinin Avrupa’ya Tesirleri”, s. 25.

 

İnsan, ruh hâli gereği günün her saatinde aynı formu koruyamaz. Ayrıca birtakım dış tesirlerin de insan ruhu üzerinde olumlu ve olumsuz etkilerinin bulunduğu inkâr edilemeyen bir gerçektir. Bu gerçeği çok iyi bilen Safiyüddin Abdülmümin Urmevi (?-1294), günün belli saatlerinde rastgele makamların icra edilmesinin daha uygun olacağını şu şekilde tespit etmiştir.

 

1. Fecirden önce Rehavi,

2. Tan yerinin ağarması: Hüseyni,

3. Kuşluk: Rast,

4. Öğle: Zirgüle,

5. Namaz arası: Hicaz,

6. İkindi: Irak,

7. Gün batarken: Isfahan,

8. Akşam: Neva,

9. Yatsı: Büzürk,

10. Uyku vaktinde: Zirefkend.

 

Bu araştırmadaki bir başka unsur da insanların renklerine göre musiki zevklerinin farklılık göstermesidir.

 

İbn-i Sina, “besinlerin sindiriminin esas ürününü teşkil eden bir sıvı cevher” olarak tarifini verdiği “hılt”ın birinci derecedeki sıvıları olarak “kan, balgam, kara safra ve sarı safra” hıltlarını saymaktadır.

 

Bu sıvılar emilmeye müsaittirler ve dokuların tam olarak şekillenmelerini sağlar; aynı zamanda eskiyen ya da yırtılan vücut kısımlarını tamir eder. (İbn-i Sina)

 

İşte bu sıvıların mizaçları ve hâlleri, kişinin de mizacını ve hâllerini etkilemektedir. İnsan vücudunun kan (kalpte), balgam (beyinde), kara safra (dalakta) ve sarı safra (karaciğerde) olmak üzere dört hılttan (humor) oluştuğu; bunların uygun bileşimi ve düzenli hareketlerinin vücut sağlığını gösterdiği şeklinde ifade edilebilecek olan “pneumatic” nazariyenin, XVIII. yüzyılda İslam tıbbında da hüküm sürdüğünü ve Gevrekzâde’nin müzikle tedavi konusundaki görüşlerini bu nazariye üzerine bina ettiğini söylemek mümkündür.

 

Gevrekzâde, müziğin işleviyle ilgili olarak Eflâtun’dan şu sözleri nakletmektedir:

 

“Eflâtun dedi ki: Biliniz ki filozoflar müziği oyun ve eğlence için değil, kişiye fayda vermek, rûhî lezzetler sağlamak, insanın psikolojisini rahatlatmak, kuru mizaçları nemlendirmek (sıkıntıyı gidermek), fizyolojiyi dengelemek ve kanın akışını düzenlemek için ortaya koymuşlardır.” (*1)

 

(*1): Gevrekzâde, “Er-Risaletü’l-Musikiyye”.

 

Bu ifadelere göre müzik, insan mizaçlarına etki etmekte, fizyolojik dengeyi sağlamakta ve kan akışını düzenleyebilmektedir. İbn-i Sina, mizacı unsurların zıt özelliklerinin karşılıklı etkileşmesinden ortaya çıkan bir keyfiyet olarak tarif etmektedir. Ona göre unsurların ilk kaliteleri “sıcak, soğuk, kuru ve nemli” olmak üzere dörttür ve yeni düzenlenmiş ya da parçalanmış bir ismin mizacı bu niteliklerin ürünüdür.

 

Orta Çağ’da “hılt” diye tarif edilen ve bugüne kadar devam eden kansal, balgami, sevdai ve safrai tabirleri, insanlarda dört türlü mizaç olduğunu göstermektedir.

 

Hızır bin Abdullah da makamların mizaçlara etkisinde “burçların insan vücudunda bulunan ve hılt tabir edilen ‘kan, salya, safra, balgam’ gibi dört unsurdan hangisine taalluk ettiğini, ayrıca makamların hangi illetleri sakin kılacağını ve hangisini depreştireceğini bilmek gerek” diyor. Bu sebeple hekimlerin de bu on iki makamı bilip hastanın nabzına göre bu makamlardan istifade etmesi gerektiğini bildirmiştir.

 

Usta hekimlerin ve düşünürlerin kabul ettiği gerçek, nabzın ölçülü her bir hareketinin bir makama uygun olduğu ve bir nağmeyle uyum sağladığıdır.

 

(Yukarıda bahsedilen 12 makam:

 

1. Rast makamı: Felç illetine devadır.

2. Irak makamı: Durgun, kafası çalışmayanlara, korku çekenlere faydalıdır.

3. Isfahan makamı: Zihni açar, zekâyı artırır.

4. Zirefkend: Sırt, mafsal ağrılarına ve kulunca faydalıdır.

5. Rehavi makamı: Baş ağrısına devadır.

6. Büzürk makamı: Ateşli hastalıklara iyidir. Vesvese ve korkuyu def eder.

7. Neva makamı: Kadın hastalıklarına iyi gelir.

8. Zengile makamı: Kalp hastalıklarına devadır.

9. Hicaz makamı: İdrar zorluğuna iyi gelir.

10. Buselik makamı: Kulunç, bel ağrısına devadır.

11. Uşşak makamı: Nikris (damla) ağrılarına faydalıdır.

12. Hüseyni makamı: Kalp, karaciğer, mide ve sıtma hastalıklarına faydalıdır.)

 

Şuuri’nin bir başka eserinde müzik yöntemlerine sahip olmayan bir hekimin tanı ve tedavilerinde başarılı olamayacağını iddia etmesi, bize eski Türk hekimlerinin müzikle tedaviye ne denli değer verdiklerini göstermektedir.

 

Eski Türkler, ruh hastalarının müzik yoluyla tedavi edilebileceklerine inanır ve bu tedavi yöntemlerine çok büyük bir önem verirlerdi.

 

Korku, heyecan, kuşku ve ruhi bunalım gösterenlerin nabız atışlarındaki değişme ve bunun meydana getirdiği ruhi huzursuzluk üzerinde duran eski Türk hekimleri, hastalara çeşitli melodileri dinletir ve bu arada nabız atışlarını da kontrol ederek hastaya uygun olan müziği bulup aynı hastalığı olanları bir araya getirerek bu uygun şarkılarla tedavi ederlerdi.

 

Bu tedavi şekline bir nevi grup psikoterapisi denilebilir.

 

Ruh hastalarının hoşlanacakları şarkılar kadar beğendikleri müzik aletleri de göz önüne alınarak hastalara ve hastalıklara göre çeşitli müzik aletleri kullanılırdı.

 

18. yüzyıl sonlarında yaşayan hekimbaşı Gevrekzâde Hâfız bin Ahmed’in Emrâz-ı Ruhaniyeyi Nagamat-ı Musikiye ile Tedavi adlı risalesinde akıl hastalarının müzikle tedavilerine ilişkin geniş bilgiler vardır.

 

Gevrekzâde, bu eserinde eski Türklerde akıl hastalarının müzikle tedavilerine büyük bir değer verildiğini ve uygulanan bu tedavi ile olumlu sonuçlar alındığını belirtmekte, müzikle tedavinin özellikle durgun, hayata küskün ve çevreye karşı ilgisiz hastalar üzerinde etkili olduğuna işaret etmektedir.

 

Gevrekzâde, vücutta oluşan hastalıkların “a’zâ-yı reîse” diye isimlendirilen hayvani ruh, nefsâni ruh ve tabii ruhların tabiatlarının bir şekilde bozulmasından kaynaklandığı görüşündedir. Önceki âlimler bu şekilde oluşan rahatsızlıklara “ruhâni hastalıklar” demişler, bu hastalıkları başta musiki ve makamları olmak üzere yine ruhani ilaçlarla tedavi etmeye çalışmışlardır.

 

Zira onlara göre musiki sanatından elde edilen hoş nağmeler ve melodiler, kendi özelliklerine yakın ve uygun olan tabiatlara sahip kimseleri rahatlatmakta ve sıhhatlerini korumaktadır. (*)

 

(*): İbn-i Sina

 

Gevrekzâde, risalesinde bimarhânelerde kadrolu sâzendeler ve özel görevliler bulunduğunu, kilerlerinin ve duvarlarının ihtiyaç olabilecek her türlü enstrümanla dolu olduğunu anlatmaktadır.

 

Gevrekzâde’nin bahsettiği bir önemli konu daha vardır:

 

Makamların burç ve dört unsur karşılıkları olduğunu belirterek şöyle eklemiştir:

 

RAST; Koç, tabiatı ateş.

IRAK; Boğa, tabiatı toprak.

ISFAHAN; İkizler, tabiatı hava.

ZİREFKEND; Yengeç, tabiatı su.

BÜZÜRG; Aslan, tabiatı ateş.

ZENGÜLE; Başak, tabiatı toprak.

REHAVİ; Terazi, tabiatı ateş.

HÜSEYNİ; Akrep, tabiatı su.

HİCAZ; Yay, tabiatı ateş.

BUSELİK; Oğlak, tabiatı toprak.

NEVÂ; Kova, tabiatı hava.

UŞŞÂK; Balık, tabiatı su.

 

Gevrekzâde, aynı risalesinde bir müzisyenin makamları ve bunlardan insanların şekil ve tiplerine hangilerinin uygun olması gerektiğini ifade etmektedir. Kısacası makam ve ten ilişkisinin varlığından da bahsetmektedir. Kısaca söylemek gerekirse: Esmer tenlilerin tabiatları genellikle sıcak ve kuru olması sebebiyle bunlar için uygun makam “IRÂK”; buğday tenlilerin tabiatları nemli olması sebebiyle bunlar için uygun olan makam ISFAHÂN; sarışınların tabiatları genellikle soğuk olması sebebiyle bunlar için uygun makam RAST; beyaz tenlilerin tabiatları genellikle mülayim, yumuşak olması sebebiyle bunlar için uygun olan makam KÛÇEK makamıdır.

 

Kısa da olsa makamların ilişkili olduğu diğer unsurlardan da bahsetmek istiyorum. Makam ve milliyet ilişkisi, makam ve meslek ilişkisi, makamların gün içindeki vakitlerle de ilişkisi vardır.

 

Şimdi sizlere ilk hastanelerden kısaca bahsetmek istiyorum:

 

Selçuklu hükümdarı Dukak tarafından inşa ettirilen Nureddin Hastanesi’nde akıl hastaları ayrıca müzikle tedavi edilmekteydi.

 

İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmed’in kurdurduğu külliye içinde yer alan “Fatih Darüşşifası” ne yazık ki yok edilmiş ve temelleri de dâhil olmak üzere ortadan kaldırılmıştır.

 

Bu hastanelerden en önemlisi Sultan II. Bayezid’in 1484 tarihinde yaptırdığı Edirne Darüşşifası’dır. Bu hastanede akıl hastalarının ilaçla, müzikle tedavi edildiği eski kaynaklarda belirtilmektedir.

 

Edirne Darüşşifası, gerek akustiği gerekse merkezi bir şekilde planlanması ile müzik tedavisi düşünülerek inşa edilmiş, bilinen ilk hastane olması bakımından Rönesans devrinde ve hastane tarihinde bir eşi daha olmayan Türk psikiyatrisi ve medeniyetinin eşsiz bir abidesidir.

 

Bu güzel darüşşifa, Avrupa Birliği tarafından ödüllendirilmiştir.

 

Belçika (Antwerpen), ABD (Philadelphia), İngiltere (Liverpool)’daki hastanelerin planları, onlardan 400 yıl önce Edirne’de inşa edilen II. Bayezid Darüşşifası’na çok benzemektedirler.

 

Ayrıca Osmanlı mimarlarının hastane planlamasında hastalara uygulanacak müzikle, banyo ile tedaviyi ve tehlikeli deliler gibi bazı hastaların tecrit edilmesini de dikkate aldıkları görülmektedir. (3)

 

Esas merkezi binada, ipek yorganlar altında yatan hastalara ve delilere, Evliya Çelebi’nin anlattığına göre haftada 3 gün 10 müzisyenden oluşan bir saz heyeti konserler verirdi. Bu tür hastaların beslenmelerine çok özen gösterilir, ayrıca bunların ilaç ve müzikle değil, güzel kokulu çiçeklerin koklatılması ile de tedavisine çalışılırdı.

 

(Bir dipnot olarak burada duyurmak istediğim bir projem var:

 

“ÜÇ DUYU PROJESİ”

 

Adından da anlaşılacağı üzere bu projeyi ilk olarak Şubat 2026’da Ankara’da gerçekleştirdiğimde salona giren insanlar ilk olarak pastel renklerle karşılaşıp lavanta kokusunu teneffüs ederek enstrümantal Türk müziğinin nağmeleriyle adeta bezendiler!)

 

Yukarıda adlarını bahsetmeye çalıştığım hastanelere ek olarak Hafsa Sultan Darüşşifası (Manisa), Divriği’de Turan Melik Şifahânesi, Kayseri’de Gevher Nesibe Sultan Darüşşifası, Selçukluların son döneminde Amasya’da kurulan hastane, Tokat’ta Gök Medrese olarak bilinen darüşşifa, Bursa’da 8 hastane, İstanbul’da Haseki Hastanesi, Süleymaniye Külliyesi’nde Şifahane ve Tıp Medresesi ve Atik Valide Hastanesi eklenebilir.

 

İnşa edilen ve etkin bir şekilde müzikle de tedavi yapılan bu darüşşifalar, 15. ve 16. yüzyıllarda Osmanlı hastane mimarisinde kullanılan ileri düzeydeki ve teknikteki bu tasarımlar Batı’ya örnek olmuş, ancak Batı uygarlığı bu tasarımlara 18. ve 19. yüzyıllarda, hatta bazı ayrıntılar açısından da 20. yüzyılda ulaşabilmiştir.

 

Klasik Osmanlı hastaneleri 17. yüzyılda da Budapeşte’den Kırım’a, Selânik’ten Mekke’ye kadar bütün imparatorluk sathında faaliyette olup IV. Mehmed döneminde son parlak dönemini yaşıyordu.

 

Bu yüzyılda 183 hastanenin bulunduğundan bahseden Avrupa kaynaklarına da rastlanır. (Bk. Stern, s. 100-101) (3)

 

Bu arada müzikle uğraşmanın, müzik dinlemenin, hatta bir enstrüman çalmanın, beste yapmanın insan beynine en çok etki eden ve en çok meşgul eden bir aktivite olduğu yeni görüntüleme yöntemleriyle tespit edildi. Kobay olarak çalışmalarda yer alan meşhur müzisyen Sting’in beste yapması sırasında beyninin hemen her köşesinde adeta havai fişekler çaktığı görüldü. Bu tür hastalara uygulanabilecek yöntemlerden birisi de hangi enstrümanı sevdiği tespit edilerek o enstrümanı öğrenmesi konusunda teşvik edilebilir. (4)

 

Hazırlayan: Tahir Aydoğdu

Kanun Sanatçısı & Koro Şefi

 

(3): Dr. Arslan Terzioğlu, “Türkiye Diyanet Vakfı Ans.”, C. 6, s. 176-177.

 

(4): The Power of Music, Elena Mannes.

 

Yararlanılan kaynaklar:

 

1. Müzikle Tedavi (Tarihi Gelişimi ve Uygulamaları), Ahmet Şahin Ak.

2. The Power of Music, Elena Mannes.

3. Müzikle Tedavi, Bekir Grebene.

4. Gevrekzâde Hâfız Hasan Efendi ve Müzikle Tedavi, Ahmet Hakkı Turabi (Türkiye’de Müzik Kültürü – Atatürk Kültür Merkezi).

Yazıya ifade bırak !
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.