Tanburi Cemil Bey’in ailesinde, kendi kuşağına kadar musiki ile az çok uğraşanlar olmuştur.
Annesi lavta çalardı. Ağabeyi, eski biçim tanbur icracısının ustalarındandı (ta ki kardeşinin ünü yaygınlaşıncaya kadar). Ayrıca ud, lavta, keman çalardı. Diğer ağabeyi Reşad Bey, gezici bir halk şairiydi. Ablasının oğullarından büyüğü tanbur, küçüğü ise kemençe çalardı.
Eşi Saide Hanım’ın annesi Adile Sultan Sarayı’ndaki bando takımında trombon çalardı. Aileden bu kuşaktan olanların çoğu piyano çalardı. Saide Hanım’ın dayısı da musikişinastı ve Isfahan makamında bir peşrev bestelemişti.
Musiki çalışmalarına hangi yıllarda başladığını kesin olarak bilmiyoruz. Oğlu Mesud Cemil bazı ipuçları veriyor. Gizlice mutfağa giderek su bardaklarına değişik oranlarda su doldurup bir çubukla bunlara dokunduğunu ve bir “gam” oluşturduğunu, kendi kendine bir şeyler çaldığını anlatıyor.
Çevresindeki insanları dikkatle dinlediğini, ilkokuldaki çocukların okuduğu ilahi nağmelerine evdeki Çerkez kadınların türkülerini karıştırarak beste yapma oyunlarına devam ettiği biliniyor.
Hatta lastik örgülü ayakkabılardan lastik teller çekerek bunları bir tahtaya çakılı çivilere bağladığını, akort ettikten sonra kopuncaya kadar çaldığını söylüyor.
Yeni bir çalgı yapma merakının olgunluk yaşlarında da geçmediğini, bir ömür boyu arayış içinde dolaştığını yine bu anılardan öğreniyoruz.
Klasik üslubun hem hayranı hem hâkimi olan Tanburi Cemil, her eserinde bu klasik olgunluğu gösterdiği gibi, daima uzak, hassas, muzdarip, titrek ve coşkun bir romantizmin şiirini bol bol vermiştir.
Taksimleri gibi hayatı ve hatıramızda kalan fikirleri de bunu anlatır.
Doğuştan sanat vergisi ile çalışkanlığı bir araya getirme örneği olarak Tanburi Cemil, her sanat yolcusunun tanıması lazım gelen çehredir.
Özellikle genç müzisyenlerin Tanburi Cemil Bey’in plaklarını çok iyi tetkik etmeleri ve seslendirmiş olduğu taksim ve diğer formlardaki eserleri çok iyi dinlemeleri gerekir. Ayrıca bestesi Tanburi Cemil Bey’e ait peşrev ve saz semailerinin de çalışılıp ezberlenmesi gerekir. Bu eserlerde makamların seyri çok iyi anlatılmıştır. İddia ediyorum: Sadece Tanburi Cemil Bey’in eserlerine çalışarak hem pek çok makamı öğrenir hem de enstrüman tekniğinizi geliştirirsiniz.
Musikiye yeni başlayan gençlerimizin Tanburi Cemil Bey’i çok iyi tanımaları, bilmeleri ve eserlerini bir nakış gibi beyinlerine, yüreklerine kazımaları gerekir.
Tanburi Cemil Bey’in tanbur çalış tekniği henüz şekillenmeden önce, eski tanbûrilerin icrası revaçtaydı. O yıllarda bunların başında Tanbûri Ali Efendi geliyordu. (Geçtiğimiz bir yazıda değinmiştim.) Cemil Bey’in ünü yaygınlaştıkça ve icrası kişilik kazandıkça tutucu çevrelerin ağır eleştirilerine uğradı. Çünkü yüzyıllardan beri devam eden gelenek temelinden sarsılmış, musikimizin temel sazlarından birisi bambaşka bir üslup kazanmıştı.
Tanbûri Cemil Bey, başlattığı inkılaplarla musikimizde yeni bir devir açmıştır. Cemil Bey’in eline geçen bir beste derhâl cazip bir hüviyet alırdı.
Mesela, Cemil Bey’in tanburla bir Tahir-Bûselik peşrevi çalışı insanı çıldırtırdı. Cemil Bey öyle muazzam ve coşkun bir derya idi ki kendisini kaide diye dar bir çerçeve içine hapsedemezdi; gönülden çıkan nağme dalgaları ile telif ve kaide hukuku setlerini yıkar, taşardı.
Tanbur ile yaptığı taksimlerde adeta kendinden geçmiş bir hâlde, hemen bütün nadide makamları dolaşarak ve bunlardan ilahi melodiler yaratmıştır. Hicaz, Şevkefza, Ferahfeza, Uşşak ve sair makamlar onun elinde başka bir âlemden geliyormuş gibi garip ve büyüleyici bir seyir ve ihtizaz içinde çalınırdı.
En basit bir sokak türküsünü nazlı bir şarkı hâline sokar, şedlerde harikulade muvaffakiyetler gösterirdi.
Taş plak kayıtlarının ne kadar zor bir ortamda ve rahatsız edici şekilde kaydedildiğini çeşitli büyüklerin yardımıyla öğreniyoruz. Cevdet Kozanoğlu anılarında anlatır: Ankara Radyosu’nda plak kayıt stüdyosu açıldığı sıralarda Cemil Bey’in 30 kadar plağını çoğaltmak istemişler. Kemani Reşad Erer, Mesud Cemil ve Kozanoğlu plakları dinlerken çok duygulanarak ağlamaya başlamışlar. Kozanoğlu, Reşad Erer’in de ağladığını görünce şaşırmış:
“Reşad Bey! Bu büyük adamı ben görmedim, Mesud’un da babası. Siz neden ağlıyorsunuz?”
diye sormuş. Bunun üzerine Reşad Erer:
“Ben plaklara değil, Cemil Bey’e ağlıyorum. Siz Cemil Bey’i bu sanıyorsunuz. Bu plaklar ısmarlama, maişet (geçinme, hayat) temini için üç dakikaya sığdırılmış melodiler. Cemil Bey değildir.”
demiştir.
Cemil Bey’in kemençe çalmaya ne zaman başladığı bilinmiyor. Ancak son yıllarında hemen hemen tamamıyla kemençeye yöneldiğini, tanburu daha az çaldığını biliyoruz.
Tanbur ve kemençede tiz perdelerde muhtelif makam ve şedler göstererek asfalt yollarda bahar gezintisi yaparken hissedilen iç rahatlığı ile kolayca taksimler yapmak kolay değildir.
Bunu takdir için kemençenin tekniğine ve icra kurallarına biraz hâkim olmak lazımdır. Böyle olduğu için de Cemil Bey’in ruhundan taşan bu icra kuvveti karşısında secde etmek bile azdır.
Atıf Esenbel’in Tanburi Cemil Bey’den tanbur ve kemençe dersi aldığı yıllarda, Cemil Bey’in evinin önünden geçerken odasının ışığının yandığını görünce kısa bir süre için uğramış. Biraz oturduktan sonra Atıf Bey:
“Üstadım! Şedaraban saz semaisini çalışıyorum, 4. haneyi kemençe ile çalamadım; lütfedip gösterir misiniz?”
demiş.
Cemil Bey duvarda asılı kemençeyi almış, kısa bir taksim yaparak saz semaisine girmiş. 4. haneye gelince tanburla yaptığı gibi yapamamış, düz notalarla bitirerek “Böyle olması gerekir.” gibi sözler söylemiş.
Gece yarısı evine dönerken aynı sokaktan geçen Atıf Bey, Cemil Bey’in odasının ışığının yandığını, hâlâ Şedaraban saz semaisinin 4. hanesine çalıştığını, açık pencereden gelen kemençe sesinden anlamış.
Cemil Bey gibi bir dahi bile çıktığı zirveye böyle tırmanmıştır.
Elde bulunan plaklarından kemençe ile çaldığı eserler ve taksimler analiz edilecek olursa, titiz ve hâkim iki elin aynı ustalıkla kullanıldığı dikkati çeker. Son derece dengeli ve kıvrak bir yay tekniği apaçık fark edilir.
Tanbur icrasında yarattığı o harikulade gelişmeyi aynen kemençeye de uygulamış ve bu saza asil bir tavır getirmiştir.
Viyolonsel de Cemil Bey’in çaldığı sazlar arasındadır.
O dönemlerde Andon, Hristo, Civan Kardeşler, Vasil ve dönemin kalburüstü sanatkârlarıyla düşe kalka lavta çalmakta da oldukça ustalık kazanmıştı.
Beğenerek ve isteyerek çaldığı her musiki aleti Cemil Bey’in elinde konuşur ve emrine girerdi.
Yaylı tanburu bulan ve ilk olarak kullanan da Cemil Bey oldu. Keman veya kemençe yayı ile çalar, aynı kıvraklıkla kullanır, ruhundan taşan duyguları türlü kalıplara dökerek taksimler yapar, bazen fasıllara bununla katılırdı.
Bugün elimizde bulunan plaklar, bütün teknik imkânsızlıklar içinde doldurulmasına rağmen, bu efsane adam hakkında bize biraz fikir olsun verebiliyor.
Bu plaklar için oğlu Mesud Cemil, “O, henüz nahif vücudunda daima çırpıntılı kalbi, kimsenin anlamadığı bir derin hasretin ateşinden parlayan gözleriyle aramızda yaşarken alınmış ve bugünlere kadar kalmıştır.” diyor.
TRT Ankara Radyosu’nda kanun sanatçısı olarak çalışırken hocalarımızdan Ferid Sıdal, o plakların çok zor ortam ve şartlarda kaydedildiğini anlatmıştı.
Düşünün bir kere! Çok sıcak ve dar bir mekân ve eğilerek bir kabinin içine girermişçesine küçük bir mekânda çalıyor ve çaldığınız eser balmumuna kaydediliyor. Varın siz düşünün, ne zor şartlar altında kaydedildiğini!
Günümüz imkânlarıyla bu kayıtlar yapılsaydı, kim bilir nasıl kayıtlar dinleyecektik!
Bu arada Tanburi Cemil Bey’i taş plak kayıtları yapmak üzere ikna eden Şevki Algın’ı da rahmetle analım. İyi ki üstadı ikna etmiş ve bu sayede plaklar günümüze gelebilmiştir.
Bir özet yapmam gerekirse:
Bir Paganini, bir Mozart gibi, sanat ufkunda yüzyıllarda bir gelip geçen kuyruklu yıldızlar misali musiki semâmızı aydınlatan Cemil Bey, eline aldığı Türk Musikisi sazlarını o ana kadar tasavvur dahi edilememiş olan bir müzikalite ve dinamizmle çalmış, bu dünyadan ayrıldıktan sonra da musikimizin hemen her dalı ve sanatkârları üzerinde silinmez izler bırakmıştır.
Çaldığı sazlar: Tanbur, çöğür, lavta, ud, zurna, kemençe, yaylı tanbur, viyolonsel.
Hz. Mevlana’nın ayrılığın acısıyla feryat eden ney’i gibi tanburunu hıçkırarak çaldı.
Başlı başına bir müzik formu hâline getirdiği “taksim besteciliği”nin, 3-4 dakikalık gramofon plaklarına ancak sığdırabildiği minik şaheserleridir yaptığı taksimler...
Acaba bu büyük üstada ülkemizde yeterince sahip çıkılmakta mıdır? Niye bir Tanburi Cemil Müzik Akademisi veya adına bir kürsü olmasın? Bu büyük üstadımızın eserlerini, taksimleri, bestelerini, üslubunu yaşatan, bu minvalde öğrenciler yetiştiren bir akademi niye olmasın?
Şu anda Kuzey Afrika, Orta Doğu, Balkanlar, Avrupa ve Amerika’da tanınan Tanburi Cemil Bey, ülkemizde gençlerimize daha etkin bir şekilde tanıtılmalı ve birbirinden güzel çaldığı sazlar hakkında bilgi verilmeli ve üslup, tavrı en iyi şekilde öğretilmelidir.
Konser vermek üzere gittiğim Sudan, Fas ve Cezayir’de havaalanlarında Tanbûri Cemil Bey’in saz eserlerinin çalındığını da eklemek isterim. Bizim havaalanlarımızda da farkındalık sağlamak için Tanburi Cemil Bey’in eserleri seslendirilmelidir.
Sevindiren bir gelişme: 7-8 Mayıs 2021 tarihlerinde, doğumunun 150. yıldönümünde “Uluslararası Üstâd-ı Cihan Tanbûri Cemil Bey Sempozyumu”nun 7-8-9 Mayıs 2021 tarihlerinde çevrim içi olarak yapılmasıdır.
Sempozyumu düzenleyen Anadolu Müzik Kültürleri Derneği, Mim Sanat Derneği ve Tanburi Cemil Bey derneklerine şükranlarımı sunuyorum.
Tanburi Cemil Bey’in saz eserlerine gelince:
Saz eserleri adeta makam tarifleri gibidir, içinde sanki çağlayanlar akmaktadır.
Tanbûri Cemil, son 80 yılın Türk saz musikisine hem perde hem üslup yönünden hâkim olmuştur.
İlk gençliğinde, henüz 13-14 yaşlarında toy bir delikanlı iken, devrinin usta tanburisi, bestekâr Ali Efendi’ye yaptığı bir taksimden sonra:
“Evladım, bunca yıldır bu sazı çaldım, eh, biraz yendiğimi de sanırdım; şimdi seni dinledikten sonra ben artık elime tanbur filan alamam.”
dedirten acemi, sıkılgan, fakat şimşek gibi göz kamaştırıcı bir kudret olarak tanıyoruz.
Tanburu ve kemençesiyle davet edildiği II. Abdülhamit’in sarayında, yaylı tanburla yaptığı taksim, kemençesinde ninni çalıp çocuk ağlatarak mahalle bekçisini:
“Hatice Hanım, Fatma Hanım, duydunuz mu, yangın var!”
diye bağırtarak, yani huzurdaki konserini bir müzikal şekline döndürüp alay edebilecek kadar korkusuz bir sanatkâr olarak tanıyoruz.
Nihayet Tanburi Cemil’i Türk Musikisinin ilk resitalini veren bir konser solisti olarak tanıyoruz.
Ayrıca ekleyeceğim diğer bir unsur da Tanbûri Cemil Bey’in virtüoz sazendeliğinin kapısını ardına kadar açmasıdır.
Tanburi Cemil, halk zevkindeki büyüyü, elimizdeki ses belgelerine göre, en önce sezmiş olan bir klasik musiki icracısı olmak şerefini daima taşıyacaktır.
Necdet Yaşar’a göre, “Tanburi Cemil eşsiz bir virtüöz olarak değil, milliyet farkı gözetmeyen bir gerçek sanat anlayışının sembolü olarak öğrenilmelidir.”
Eserlerine bakacak olursak:
Taksim, söz ve saz eserleri plakları: 85 adet.
Rehberi Musiki: Bir nazariyat kitabı, yarı kalmış bir kemençe metodu, 8 peşrev, 7 saz semaisi, iki longa, 2 zeybek, bir oyun havası.
Tanbûri Cemil Bey üstadımızı saygıyla, rahmetle ve minnetle anıyorum.
Yahya Kemâl üstadımızın dediği gibi, “O gök kubbede hoş bir sadâ olarak kalacak ve eserleri sonsuza değin yaşayacaktır.”
Tahir Aydoğdu
Kanun Sanatçısı & Koro Şefi
www.tahiraydogdu.com
Kaynak: Türk Musikisi tarihi ve Tahir Aydoğdu’nun kendi düşünceleri ve tecrübeleri
16.8.2026 / Ankara

