Bu yazı bir siyasi değerlendirme, bir iktidar eleştirisi ya da herhangi bir siyasi görüşün savunusu olarak okunmasın. Amacım, komşu coğrafyamızda yaşanan bir gelişmeden hareketle ülkemizin geleceğine dair samimi düşüncelerimi paylaşmak. Çünkü bazen başka bir ülkede yaşananlar, insanın kendi ülkesine daha dikkatli ve daha sevgiyle bakmasını sağlayabilir.
Gençlerin sesinden yükselen bir toplumsal mesaj
Sırbistan'da 25 Ekim 2026 tarihinde yapılan erken parlamento seçimleri, üzerinde düşünülmesi gereken sonuçlar ortaya koydu.
Üniversite öğrencilerinin öncülüğünde gelişen toplumsal hareket, açıklanan geçici sonuçlara göre oyların yüzde 52,71'ini aldı. Uzun yıllardır ülke siyasetinde etkili olan Aleksandar Vučić'in desteklediği ittifak ise yüzde 39,17 oy oranına ulaştı.
Elbette her ülkenin kendine özgü siyasi, ekonomik ve toplumsal koşulları vardır. Sırbistan'ın yaşadıklarını Türkiye ile birebir karşılaştırmak doğru olmaz. Benim dikkatimi çeken, seçim sonuçlarının ötesinde yaşanan toplumsal süreçtir.
Her şey, 1 Kasım 2024 tarihinde Novi Sad Tren İstasyonu'nda meydana gelen ve 16 insanın hayatını kaybettiği faciayla başladı. Ardından öğrenciler sorular sormaya başladı. Bu olay neden yaşandı? Sorumluluklar yeterince araştırıldı mı? Benzer acıların yaşanmaması için neler yapılmalı?
Bu sorular zamanla üniversitelerin dışına taşarak toplumun farklı kesimlerinde karşılık buldu. Gençler daha fazla açıklık, hesap verebilirlik ve gelecekleri hakkında söz sahibi olmak istiyordu.
Bir an için seçim sonuçlarını bir kenara bırakalım. Asıl üzerinde düşünmemiz gereken, gençlerin kendilerini ilgilendiren meselelerde söz söyleme ihtiyacı ve toplumun bu sese verdiği karşılıktır. Çünkü gençler, yaşadıkları ülkenin bugününe ilişkin düşüncelerini dile getirirken kendi geleceklerini de sorgularlar.
Biz büyükler çoğu zaman gençlere geleceğimiz diyoruz. Peki, onların bugün ne söylediklerini yeterince dinliyor muyuz?
Bu soruyu kendime de soruyorum. Bir baba, bir vatandaş, çalışma hayatının sorunlarıyla ilgilenen bir sivil toplum gönüllüsü olarak... Ve ülkesinin yarınlarını önemseyen herkes gibi.
Birbirimizi duymakta neden zorlanıyoruz?
Türkiye büyük bir ülkedir. Farklı düşüncelere, köklü bir devlet geleneğine, güçlü bir toplumsal dayanışma kültürüne ve çok değerli insan kaynağına sahibiz. Aynı sofrada farklı düşünceleri konuşabilen, zor zamanlarda birbirinin yardımına koşabilen bir toplumuz.
Deprem olduğunda tanımadığımız insanların yardımına koşuyoruz. Bir çocuğun eğitimi için seferber olabiliyoruz. Bir komşumuzun acısını kendi acımız gibi hissedebiliyoruz.
Bunlar küçümsenmeyecek özelliklerimiz. Ancak gündelik hayatın içinde bazen birbirimizi dinlemekte zorlandığımız da oluyor.
Bir genç düşüncesini açıkladığında hemen karşı çıkabiliyoruz. Bir çalışan sorununu anlattığında onu anlamadan değerlendirmeye başlayabiliyoruz. Bir vatandaş kamu hizmetindeki aksaklığı dile getirdiğinde şikâyetinin arkasındaki ihtiyacı gözden kaçırabiliyoruz.
Oysa her şikâyetin arkasında mutlaka kötü niyet bulunmaz. Bazen bir insanın tek beklentisi, söylediklerinin ciddiye alınmasıdır.
Bir öğretmenin okuluna ilişkin önerisi vardır. Bir hemşire çalışma koşullarının iyileştirilmesini ister. Bir öğrenci eğitim hayatındaki güçlükleri anlatır. Bir kamu görevlisi işlerin daha verimli yürütülebileceğini düşünür.
Bu insanların söylediklerinin hepsi doğru olmak zorunda değildir. Ancak dinlenmeye değer oldukları kuşkusuzdur.
İnsanları dinlemek, elbette her taleplerini kabul etmek anlamına gelmez. Bazen neden yapılamayacağını içtenlikle açıklamak bile güven duygusunu güçlendirir.
Çalışma hayatında karşılaştığımız sorunlar da bize bunu gösteriyor. Bir çalışan, yaşadığı haksızlığı anlatacak güvenli bir ortam bulamadığında zamanla içine kapanabilir. Kendisini değersiz hissedebilir. Kurumuna olan bağlılığını kaybedebilir.
Bunun kurum açısından da sonuçları vardır. Çünkü insanın kendisini güvende hissetmediği yerde iş birliği zorlaşır. İnsanların düşüncelerini sakladığı bir ortamda sorunları zamanında görmek güçleşir.
Mobbing ile mücadelede üzerinde durduğumuz temel konulardan biri de budur. İnsanı dinlemek, insan onuruna gösterilen saygının başlangıcıdır. Aynı anlayış ailede, okulda, işyerinde ve kamu yönetiminde de geçerlidir.
Bazen hepimiz haklı çıkmaya o kadar odaklanıyoruz ki karşımızdakinin ne anlatmaya çalıştığını kaçırıyoruz. Oysa bir toplumun huzuru, insanların her konuda aynı düşünmesine bağlı değildir. Birbirlerinin farklılıklarına rağmen yan yana yaşayabilmelerine bağlıdır.
Bu nedenle Sırbistan'daki gelişmelere bakarken aklıma seçim sonuçlarından önce Türkiye'deki gençlerimizin beklentileri geliyor.
Üniversiteden mezun olup geleceğini kurmaya çalışan gençlerimiz... Yıllarca emek vererek yetiştirdiği öğrencilerinin başarısıyla mutlu olan öğretmenlerimiz... Ailesinin geçimini sağlamak için çalışan annelerimiz, babalarımız... Emekliliğinde huzurlu bir hayat sürmek isteyen büyüklerimiz...
Her birinin farklı bir hikâyesi, farklı bir beklentisi var. Ama hepsini buluşturan ortak bir ihtiyaç bulunuyor: Anlaşılmak, değer görmek ve geleceğe güvenle bakabilmek.
Güvenin yolu samimi bir diyalogdan geçiyor
Türkiye'nin önünde konuşabileceğimiz çok konu var. Eğitimden çalışma hayatına, kamu hizmetlerinden gençlerin geleceğine kadar pek çok alanda daha iyisini yapabilmenin yollarını arayabiliriz. Bunu yaparken birbirimizin niyetini sorgulamak yerine önerilerimizin değerini konuşabiliriz.
Bir kamu yöneticisi düşünelim. Çalışanlarına belirli aralıklarla şu soruyu soruyor: "İşimizi daha iyi yapabilmek için sizce neyi değiştirmeliyiz?"
İlk bakışta sıradan bir soru. Ama gerçekten cevap arandığında çok şey değiştirebilir.
Çünkü kurumun günlük işleyişindeki aksaklıkları çoğu zaman o işi yapan insanlar daha yakından görür. Benzer bir yaklaşım üniversitelerde de geliştirilebilir.
Öğrenciler yönetime ilişkin görüşlerini açıklayabilmeli. Akademisyenler bilimsel önerilerini özgürce paylaşabilmeli. Eğitim politikalarının hazırlanmasında gençlerin görüşleri dikkate alınmalı.
Sivil toplum kuruluşları da bu diyalogun doğal bir parçası olmalı. Her derneğin, sendikanın veya meslek kuruluşunun önerisi kabul edilmek zorunda değildir. Fakat kamu yararını ilgilendiren konularda bilgi ve deneyimlerinden yararlanılması, kararların daha geniş bir bakış açısıyla değerlendirilmesini sağlayabilir.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 2. maddesinde yer alan demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti anlayışı, hepimize ortak bir sorumluluk yükler. Devletin kurumlarına, yöneticilere, çalışanlara ve vatandaşlara...
Hukuk kurallarına saygı göstermek, haklarımızı kullanırken başkalarının haklarını gözetmek ve ortak yaşamın gereklerini korumak bu sorumluluğun parçalarıdır.
Bunun için büyük kampanyalara her zaman ihtiyaç yok. Bazen bir yöneticinin çalışanını dikkatle dinlemesi, bir öğretmenin öğrencisine söz vermesi, bir babanın çocuğunun düşüncelerini ciddiye alması bile olumlu bir değişimin başlangıcı olabilir.
Elbette bireysel iyi niyet tek başına yeterli değildir. Şeffaf, adil ve hesap verebilir kurumlar da gerekir. Ancak en iyi düzenlemeler bile insanı önemsemeyen bir anlayışla beklenen sonucu vermez. Bu nedenle hukuki güvencelerle insan odaklı yönetim anlayışının birbirini tamamlaması gerektiğine inanıyorum.
Hepimizin ortak evi Türkiye
Sırbistan'da yaşananlar bana bir kez daha şunu düşündürdü: Ülkelerin geleceklerini belirleyen süreçlerde vatandaşların beklentilerini anlamak, toplumun farklı kesimleri arasında güven ilişkisini korumak büyük önem taşıyor. Ben bu gelişmeleri bir siyasi kazanç veya kayıp hesabıyla değerlendirmek istemiyorum.
Türkiye'deki herhangi bir siyasi partiyi, yöneticiyi ya da toplumsal kesimi hedef alma düşüncesinde de değilim. Bu satırları yazarken aklımda, daha huzurlu bir ülkede yaşama isteğimiz var.
Çünkü Türkiye hepimizin ortak evi. Bu ülkenin okullarında bizim çocuklarımız okuyor. Hastanelerinde bizim insanlarımız şifa arıyor. Fabrikalarında, tarlalarında, kamu kurumlarında bizim insanlarımız çalışıyor.
Birbirimizin yüzüne bakıyoruz. Aynı sokaklardan geçiyor, aynı bayrağın altında yaşıyor, aynı ülkenin geleceğine ilişkin umutlar taşıyoruz.
Farklı düşünmemiz son derece doğal. Fakat farklılıklarımız, birbirimize duyduğumuz saygıyı azaltmak zorunda değil.
Bir düşünceye katılmayabiliriz. Bir öneriyi uygulanabilir bulmayabiliriz. Bir konuda tamamen farklı görüşlere sahip olabiliriz.
Yine de birbirimizi dinleyebiliriz. Hepimizin hayatında, zamanında dinlenmediğimiz için üzüldüğümüz veya bir insanı yeterince dinlemediğimiz için sonradan pişman olduğumuz anlar olmuştur.
Belki de işe buradan başlamalıyız. Çocuklarımızı biraz daha dikkatle dinleyerek... Gençlerimizin hayallerini küçümsemeden... Çalışanlarımızın sorunlarını ertelemeden... Büyüklerimizin deneyimlerine kulak vererek... Kamu yönetiminde eleştirileri bir iyileştirme imkânı olarak değerlendirerek...
Sırbistan'daki seçimler kendi koşulları içinde değerlendirilmelidir. Türkiye'nin sorunlarının çözümü ise kendi anayasal düzeni, kurumları, toplumsal birikimi ve ortak aklı içinde aranmalıdır.
Benim bu gelişmelerden çıkardığım en anlamlı ders budur. Bir ülkeye duyulan sevgi, o ülkede yaşayan insanların sesine değer vermeyi de gerektirir.
Gelin, birbirimizi biraz daha fazla dinleyelim. Sorunlarımızı konuşurken kırıp dökmemeye, eleştirirken adil olmaya, çözüm ararken kimseyi dışarıda bırakmamaya özen gösterelim.
Çünkü bazen bir insanın hayatını değiştiren şey, kendisine uzatılan bir eldir. Bazen bir kurumu iyileştiren şey, dikkatle dinlenen bir öneridir. Bazen de toplumun ihtiyaç duyduğu ilk adım, birbirimizi anlamaya çalışmaktır.
Ülkemiz için güzel şeyler istemek hepimizin ortak hakkı. Bu güzellikleri birlikte gerçekleştirmeye çalışmak ise ortak sorumluluğumuz.