İlhan İŞMAN
Köşe Yazarı
İlhan İŞMAN
 

Sivik Toplumdan Hesap Soruluyor, Peki Destek Nerede?

  Bir düşünün…   Ülkenizin bir sorununu kendinize dert ediniyorsunuz. İnsanların yaşadığı haksızlıklara sessiz kalmamak için bir dernek kuruyorsunuz. Zamanınızı, bilginizi, birikiminizi, hatta kendi imkânlarınızı ortaya koyuyorsunuz.   Kimse size maaş vermiyor. Kimse size bir görev yüklemiyor. Kimse sizi bu mücadeleye zorlamıyor.   Sadece vicdanınızın sesini dinliyorsunuz.   Çünkü inanıyorsunuz ki bu ülkeye hizmet etmek yalnızca kamu görevlilerinin sorumluluğu değildir. Sivil toplumun da söyleyecek sözü, yapacak işi, taşıyacak sorumluluğu vardır.   İşte biz de Mobbing ile Mücadele Derneğini bu anlayışla yaşatmaya çalışıyoruz.   Ancak yıllardır zihnimi meşgul eden bir soru var:   Sivil toplumdan sürekli sorumluluk bekleyen kamu yönetimi, acaba sivil topluma karşı kendi sorumluluklarını ne kadar yerine getiriyor?   Devletin yetişemediği yerde gönüllüler var   Mobbing ile Mücadele Derneği olarak çalışma hayatında psikolojik tacize uğradığını belirten insanların sesini duyurmaya çalışıyoruz.   Bize başvuran insanlar var.   İşini kaybetmekten korkanlar, yöneticisinin baskısına dayanamayacak hâle gelenler, çalışma arkadaşlarından dışlananlar, hakkını aradığı için daha fazla baskıyla karşılaştığını söyleyenler…   Bu insanlar çoğu zaman nereye başvuracaklarını, nasıl dilekçe yazacaklarını, hangi kuruma müracaat edeceklerini bilemiyor.   Biz ne yapıyoruz?   Dinliyoruz. Yol gösteriyoruz. Mentörlük yapıyoruz. Başvuruları bilimsel mobbing parametreleri çerçevesinde değerlendiriyor, uygun olanları raporluyoruz. Gerektiğinde ilgili kurumların teftiş ve denetim birimlerine yazılar gönderiyor, mağdurların hak arama süreçlerine destek oluyoruz.   Üstelik bütün bunları büyük ölçüde gönüllü emeğiyle gerçekleştiriyoruz.   Çünkü biz yalnızca bireysel mağduriyetlerle ilgilenmiyoruz.   Onurlu çalışma hakkını savunuyor, çalışma barışını güçlendirmeye ve ülkemizin en değerli kaynağı olan insan gücünün heba edilmesini önlemeye çalışıyoruz.   Yılların emeğiyle yetişmiş bir öğretmenin, hekimin, mühendisin, işçinin ya da kamu görevlisinin psikolojik taciz nedeniyle üretkenliğini kaybetmesi yalnızca o kişinin sorunu değildir.   Bu, ülkenin kaybıdır.   Rapor hazırlıyoruz, gönderiyoruz, peki sonra?   Çalışma hayatındaki sorunları araştırıyoruz. Raporlar hazırlıyoruz. Çözüm önerileri geliştiriyoruz. İlgili bakanlıklara, kamu kurumlarına ve karar vericilere gönderiyoruz.   6 Mart 2025 tarihinde yayımlanan 2025/3 sayılı Cumhurbaşkanlığı Genelgesi'nin iş yerlerinde psikolojik tacizin önlenmesine yönelik hükümlerinin hayata geçirilmesi için farkındalık çalışmaları yürütüyoruz.   Eğitimler, bilgilendirme faaliyetleri, yayınlar ve araştırmalarla kamu politikalarına katkı sunmaya çalışıyoruz.   Bunları yaparken kişisel bir kazanç beklemiyoruz.   Ancak insan ister istemez soruyor:   Hazırladığımız raporlar ne kadar dikkate alınıyor? Önerilerimiz ne ölçüde değerlendiriliyor? Kurumlar çalışmalarımızdan ne kadar yararlanıyor?   Bir teşekkürden, bir geri dönüşten, bir iş birliği teklifinden söz etmek bile neden bu kadar zor?   Elbette sivil toplum alkış almak için çalışmaz. Fakat gönüllü emeğin görülmesi, kurumsal katkının değerlendirilmesi ve iyi niyetli girişimlerin karşılık bulması da toplumsal dayanışmanın gereğidir.   Biz ayrıcalık istemiyoruz. Emeğimizin görülmesini, önerilerimizin değerlendirilmesini ve ülkemize daha fazla katkı sunabilmek için önümüzün açılmasını istiyoruz.   Destek yok, denetim var!   Asıl üzerinde düşünmemiz gereken çelişki burada başlıyor.   Bir dernek toplum yararına çalışacak, gönüllüler bulacak, mağdurlara destek olacak, raporlar hazırlayacak, eğitimler düzenleyecek, kamu kurumlarına öneriler sunacak…   Bütün bunları sınırlı insan kaynağı ve maddi imkânlarla gerçekleştirmeye çalışacak.   Ama karşılığında ihtiyaç duyduğu kurumsal desteği yeterince bulamayacak.   İş denetime geldiğinde ise aynı dernekten profesyonel bir kamu kurumu gibi eksiksiz hizmet vermesi beklenecek.   Elbette dernekler denetlenmelidir.   Kamu yararına faaliyet yürüttüğünü söyleyen her kuruluş şeffaf, hesap verebilir ve mevzuata uygun olmak zorundadır. Bizim buna itirazımız yok.   İtirazımız denetime değil, denetimin rehberlikten ve sivil toplumun gerçeklerinden uzaklaşmasına yöneliktir.   Bir derneğin tüzüğünde yazan her faaliyeti aynı anda gerçekleştirememesinin nedeni imkânsızlık olabilir. Gönüllü yöneticilerin kendi meslekleri, aileleri ve sorumlulukları vardır. Derneklerin tamamı ücretli personel çalıştırabilecek ekonomik güce sahip değildir.   Bütün bunlar elbette yasal yükümlülükleri ortadan kaldırmaz. Ancak denetimde kurumsal kapasitenin ve iyi niyetli çabaların dikkate alınması gerekir.   Denetim yalnızca eksik aramak değildir.   Eksikliği gidermenin yolunu göstermek, kurumsal kapasiteyi artırmak ve gönüllü emeğin daha verimli kullanılmasına katkı sağlamak da önemlidir.   Bir sivil toplum kuruluşuna yalnızca neyi yapamadığını sormak yerine, neden yapamadığını ve yapabilmesi için neye ihtiyaç duyduğunu da sormak gerekmez mi?   Eleştiriye tahammül, özeleştiriye cesaret   Bir başka sorunumuz da eleştiri kültürü.   Sivil toplumun temel görevlerinden biri, kamu politikalarını değerlendirmek, eksiklikleri görünür kılmak ve çözüm önerileri geliştirmektir.   Ancak eleştiri çoğu zaman katkı olarak değil, rahatsızlık olarak algılanabiliyor.   Oysa eleştirmek karşı çıkmak değildir. Yanlışı göstermek düşmanlık değildir. Eksikliği dile getirmek kurumları itibarsızlaştırmak anlamına gelmez.   Tam tersine, kurumsal gelişmenin yolu eleştiriden ve özeleştiriden geçer.   Sivil toplum da kendisini sorgulamalıdır. Bizler de eksiklerimizi görmeli, hatalarımızı kabul etmeli, çalışma yöntemlerimizi geliştirmeliyiz.   Ama aynı sorumluluk kamu yönetimi için de geçerlidir.   Hesap verebilirlik yalnızca sivil toplumun yükümlülüğü değil, kamu yönetiminin de temel ilkesi olmalıdır.   Çözüm: Denetleyen değil, birlikte üreten bir anlayış   Peki ne yapılmalı?   Öncelikle kamu yönetimi ile sivil toplum arasındaki ilişki yalnızca mevzuat, bildirim ve denetim üzerinden kurulmuş bir ilişki olmaktan çıkarılmalıdır.   Sivil toplum kuruluşları kamu yönetiminin rakibi değil, toplumsal sorunların çözümünde iş birliği yapabileceği paydaşlarıdır.   İkinci olarak, kamu yararına somut hizmet üreten kuruluşlara şeffaf, ölçülebilir ve adil kriterlerle proje desteği, eğitim, teknik altyapı ve uzmanlık desteği sağlanmalıdır.   Üçüncü olarak, denetimlerde rehberlik ve eksikliklerin giderilmesi yaklaşımı güçlendirilmelidir. Mevzuata uyumun sağlanması ile gönüllü emeğin sürdürülebilirliği birbirinin karşıtı görülmemelidir.   Dördüncü olarak, sivil toplumun hazırladığı rapor ve politika önerileri ilgili kurumlar tarafından değerlendirilmeli, mümkün olduğunca gerekçeli geri bildirim verilmelidir.   Beşinci olarak, 2025/3 sayılı Cumhurbaşkanlığı Genelgesi kapsamında psikolojik tacizle mücadele alanında çalışan sivil toplum kuruluşlarının bilgi, deneyim ve saha birikiminden daha etkin yararlanılmalıdır.   Çünkü bir sorunu sahada yaşayanlarla, o sorunla her gün karşılaşanlarla ve çözümü için emek verenlerle iş birliği yapılmadan kalıcı başarı sağlamak kolay değildir.   Gönüllülüğün de bir sınırı var!   Yıllardır kendi kendime şu soruyu soruyorum:   Biz daha ne kadar gönüllü emeğiyle, kişisel fedakârlıklarla ve sınırlı imkânlarla bu mücadeleyi sürdürebiliriz?   İnsanların hayatına dokunmak elbette değerlidir. Bir mağdurun yeniden ayağa kalkmasına katkı sunmak, bir çalışanın hakkını arama cesareti kazanmasına yardımcı olmak büyük bir manevi karşılıktır.   Ancak manevi tatmin, kurumsal sürdürülebilirliğin tek kaynağı olamaz.   Gönüllülük sınırsız insan kaynağı demek değildir. İyi niyet bütçe oluşturmaz. Fedakârlık profesyonel hizmetin bütün ihtiyaçlarını karşılamaz.   Devletin asli sorumluluklarının sürekli olarak gönüllü insanların omuzlarına bırakıldığı, fakat bu insanların yeterince desteklenmediği bir sistemin uzun vadede sürdürülebilmesi mümkün değildir.   Biz devletin yerine geçmek istemiyoruz.   Biz devletimizin yanında, milletimizin hizmetinde olmak istiyoruz.   Ama bunun tek taraflı bir fedakârlığa dönüşmesini de doğru bulmuyoruz.   Bugün Mobbing ile Mücadele Derneği olarak dile getirdiğimiz bu sorun, aslında toplum yararına çalışan pek çok sivil toplum kuruluşunun ortak meselesidir.   Artık şu gerçeği kabul etmeliyiz:   **Sivil toplum yalnızca denetlenecek bir yapı değil, güçlendirilecek bir toplumsal değerdir.**   Ve son bir soru…   Bir gün gönüllü insanlar yorulup mücadeleden vazgeçerse, kapısını çalacak başka yer bulamayan mağdurların sesini kim duyacak?   Sivil toplumdan hesap sormak elbette devletin hakkıdır. Ancak sivil toplumun ayakta kalabilmesi için ne yaptığını sorgulamak da devletin sorumluluğudur.   Çünkü güçlü bir devletin yanında güçlü bir sivil toplum varsa toplum kazanır.   Sivil toplumu güçlendirmek devlete yük değil, ülkenin geleceğine yatırımdır.
Ekleme Tarihi: 10 Ekim 2026 -Cumartesi
İlhan İŞMAN

Sivik Toplumdan Hesap Soruluyor, Peki Destek Nerede?

 

Bir düşünün…

 

Ülkenizin bir sorununu kendinize dert ediniyorsunuz. İnsanların yaşadığı haksızlıklara sessiz kalmamak için bir dernek kuruyorsunuz. Zamanınızı, bilginizi, birikiminizi, hatta kendi imkânlarınızı ortaya koyuyorsunuz.

 

Kimse size maaş vermiyor. Kimse size bir görev yüklemiyor. Kimse sizi bu mücadeleye zorlamıyor.

 

Sadece vicdanınızın sesini dinliyorsunuz.

 

Çünkü inanıyorsunuz ki bu ülkeye hizmet etmek yalnızca kamu görevlilerinin sorumluluğu değildir. Sivil toplumun da söyleyecek sözü, yapacak işi, taşıyacak sorumluluğu vardır.

 

İşte biz de Mobbing ile Mücadele Derneğini bu anlayışla yaşatmaya çalışıyoruz.

 

Ancak yıllardır zihnimi meşgul eden bir soru var:

 

Sivil toplumdan sürekli sorumluluk bekleyen kamu yönetimi, acaba sivil topluma karşı kendi sorumluluklarını ne kadar yerine getiriyor?

 

Devletin yetişemediği yerde gönüllüler var

 

Mobbing ile Mücadele Derneği olarak çalışma hayatında psikolojik tacize uğradığını belirten insanların sesini duyurmaya çalışıyoruz.

 

Bize başvuran insanlar var.

 

İşini kaybetmekten korkanlar, yöneticisinin baskısına dayanamayacak hâle gelenler, çalışma arkadaşlarından dışlananlar, hakkını aradığı için daha fazla baskıyla karşılaştığını söyleyenler…

 

Bu insanlar çoğu zaman nereye başvuracaklarını, nasıl dilekçe yazacaklarını, hangi kuruma müracaat edeceklerini bilemiyor.

 

Biz ne yapıyoruz?

 

Dinliyoruz. Yol gösteriyoruz. Mentörlük yapıyoruz. Başvuruları bilimsel mobbing parametreleri çerçevesinde değerlendiriyor, uygun olanları raporluyoruz. Gerektiğinde ilgili kurumların teftiş ve denetim birimlerine yazılar gönderiyor, mağdurların hak arama süreçlerine destek oluyoruz.

 

Üstelik bütün bunları büyük ölçüde gönüllü emeğiyle gerçekleştiriyoruz.

 

Çünkü biz yalnızca bireysel mağduriyetlerle ilgilenmiyoruz.

 

Onurlu çalışma hakkını savunuyor, çalışma barışını güçlendirmeye ve ülkemizin en değerli kaynağı olan insan gücünün heba edilmesini önlemeye çalışıyoruz.

 

Yılların emeğiyle yetişmiş bir öğretmenin, hekimin, mühendisin, işçinin ya da kamu görevlisinin psikolojik taciz nedeniyle üretkenliğini kaybetmesi yalnızca o kişinin sorunu değildir.

 

Bu, ülkenin kaybıdır.

 

Rapor hazırlıyoruz, gönderiyoruz, peki sonra?

 

Çalışma hayatındaki sorunları araştırıyoruz. Raporlar hazırlıyoruz. Çözüm önerileri geliştiriyoruz. İlgili bakanlıklara, kamu kurumlarına ve karar vericilere gönderiyoruz.

 

6 Mart 2025 tarihinde yayımlanan 2025/3 sayılı Cumhurbaşkanlığı Genelgesi'nin iş yerlerinde psikolojik tacizin önlenmesine yönelik hükümlerinin hayata geçirilmesi için farkındalık çalışmaları yürütüyoruz.

 

Eğitimler, bilgilendirme faaliyetleri, yayınlar ve araştırmalarla kamu politikalarına katkı sunmaya çalışıyoruz.

 

Bunları yaparken kişisel bir kazanç beklemiyoruz.

 

Ancak insan ister istemez soruyor:

 

Hazırladığımız raporlar ne kadar dikkate alınıyor? Önerilerimiz ne ölçüde değerlendiriliyor? Kurumlar çalışmalarımızdan ne kadar yararlanıyor?

 

Bir teşekkürden, bir geri dönüşten, bir iş birliği teklifinden söz etmek bile neden bu kadar zor?

 

Elbette sivil toplum alkış almak için çalışmaz. Fakat gönüllü emeğin görülmesi, kurumsal katkının değerlendirilmesi ve iyi niyetli girişimlerin karşılık bulması da toplumsal dayanışmanın gereğidir.

 

Biz ayrıcalık istemiyoruz. Emeğimizin görülmesini, önerilerimizin değerlendirilmesini ve ülkemize daha fazla katkı sunabilmek için önümüzün açılmasını istiyoruz.

 

Destek yok, denetim var!

 

Asıl üzerinde düşünmemiz gereken çelişki burada başlıyor.

 

Bir dernek toplum yararına çalışacak, gönüllüler bulacak, mağdurlara destek olacak, raporlar hazırlayacak, eğitimler düzenleyecek, kamu kurumlarına öneriler sunacak…

 

Bütün bunları sınırlı insan kaynağı ve maddi imkânlarla gerçekleştirmeye çalışacak.

 

Ama karşılığında ihtiyaç duyduğu kurumsal desteği yeterince bulamayacak.

 

İş denetime geldiğinde ise aynı dernekten profesyonel bir kamu kurumu gibi eksiksiz hizmet vermesi beklenecek.

 

Elbette dernekler denetlenmelidir.

 

Kamu yararına faaliyet yürüttüğünü söyleyen her kuruluş şeffaf, hesap verebilir ve mevzuata uygun olmak zorundadır. Bizim buna itirazımız yok.

 

İtirazımız denetime değil, denetimin rehberlikten ve sivil toplumun gerçeklerinden uzaklaşmasına yöneliktir.

 

Bir derneğin tüzüğünde yazan her faaliyeti aynı anda gerçekleştirememesinin nedeni imkânsızlık olabilir. Gönüllü yöneticilerin kendi meslekleri, aileleri ve sorumlulukları vardır. Derneklerin tamamı ücretli personel çalıştırabilecek ekonomik güce sahip değildir.

 

Bütün bunlar elbette yasal yükümlülükleri ortadan kaldırmaz. Ancak denetimde kurumsal kapasitenin ve iyi niyetli çabaların dikkate alınması gerekir.

 

Denetim yalnızca eksik aramak değildir.

 

Eksikliği gidermenin yolunu göstermek, kurumsal kapasiteyi artırmak ve gönüllü emeğin daha verimli kullanılmasına katkı sağlamak da önemlidir.

 

Bir sivil toplum kuruluşuna yalnızca neyi yapamadığını sormak yerine, neden yapamadığını ve yapabilmesi için neye ihtiyaç duyduğunu da sormak gerekmez mi?

 

Eleştiriye tahammül, özeleştiriye cesaret

 

Bir başka sorunumuz da eleştiri kültürü.

 

Sivil toplumun temel görevlerinden biri, kamu politikalarını değerlendirmek, eksiklikleri görünür kılmak ve çözüm önerileri geliştirmektir.

 

Ancak eleştiri çoğu zaman katkı olarak değil, rahatsızlık olarak algılanabiliyor.

 

Oysa eleştirmek karşı çıkmak değildir. Yanlışı göstermek düşmanlık değildir. Eksikliği dile getirmek kurumları itibarsızlaştırmak anlamına gelmez.

 

Tam tersine, kurumsal gelişmenin yolu eleştiriden ve özeleştiriden geçer.

 

Sivil toplum da kendisini sorgulamalıdır. Bizler de eksiklerimizi görmeli, hatalarımızı kabul etmeli, çalışma yöntemlerimizi geliştirmeliyiz.

 

Ama aynı sorumluluk kamu yönetimi için de geçerlidir.

 

Hesap verebilirlik yalnızca sivil toplumun yükümlülüğü değil, kamu yönetiminin de temel ilkesi olmalıdır.

 

Çözüm: Denetleyen değil, birlikte üreten bir anlayış

 

Peki ne yapılmalı?

 

Öncelikle kamu yönetimi ile sivil toplum arasındaki ilişki yalnızca mevzuat, bildirim ve denetim üzerinden kurulmuş bir ilişki olmaktan çıkarılmalıdır.

 

Sivil toplum kuruluşları kamu yönetiminin rakibi değil, toplumsal sorunların çözümünde iş birliği yapabileceği paydaşlarıdır.

 

İkinci olarak, kamu yararına somut hizmet üreten kuruluşlara şeffaf, ölçülebilir ve adil kriterlerle proje desteği, eğitim, teknik altyapı ve uzmanlık desteği sağlanmalıdır.

 

Üçüncü olarak, denetimlerde rehberlik ve eksikliklerin giderilmesi yaklaşımı güçlendirilmelidir. Mevzuata uyumun sağlanması ile gönüllü emeğin sürdürülebilirliği birbirinin karşıtı görülmemelidir.

 

Dördüncü olarak, sivil toplumun hazırladığı rapor ve politika önerileri ilgili kurumlar tarafından değerlendirilmeli, mümkün olduğunca gerekçeli geri bildirim verilmelidir.

 

Beşinci olarak, 2025/3 sayılı Cumhurbaşkanlığı Genelgesi kapsamında psikolojik tacizle mücadele alanında çalışan sivil toplum kuruluşlarının bilgi, deneyim ve saha birikiminden daha etkin yararlanılmalıdır.

 

Çünkü bir sorunu sahada yaşayanlarla, o sorunla her gün karşılaşanlarla ve çözümü için emek verenlerle iş birliği yapılmadan kalıcı başarı sağlamak kolay değildir.

 

Gönüllülüğün de bir sınırı var!

 

Yıllardır kendi kendime şu soruyu soruyorum:

 

Biz daha ne kadar gönüllü emeğiyle, kişisel fedakârlıklarla ve sınırlı imkânlarla bu mücadeleyi sürdürebiliriz?

 

İnsanların hayatına dokunmak elbette değerlidir. Bir mağdurun yeniden ayağa kalkmasına katkı sunmak, bir çalışanın hakkını arama cesareti kazanmasına yardımcı olmak büyük bir manevi karşılıktır.

 

Ancak manevi tatmin, kurumsal sürdürülebilirliğin tek kaynağı olamaz.

 

Gönüllülük sınırsız insan kaynağı demek değildir. İyi niyet bütçe oluşturmaz. Fedakârlık profesyonel hizmetin bütün ihtiyaçlarını karşılamaz.

 

Devletin asli sorumluluklarının sürekli olarak gönüllü insanların omuzlarına bırakıldığı, fakat bu insanların yeterince desteklenmediği bir sistemin uzun vadede sürdürülebilmesi mümkün değildir.

 

Biz devletin yerine geçmek istemiyoruz.

 

Biz devletimizin yanında, milletimizin hizmetinde olmak istiyoruz.

 

Ama bunun tek taraflı bir fedakârlığa dönüşmesini de doğru bulmuyoruz.

 

Bugün Mobbing ile Mücadele Derneği olarak dile getirdiğimiz bu sorun, aslında toplum yararına çalışan pek çok sivil toplum kuruluşunun ortak meselesidir.

 

Artık şu gerçeği kabul etmeliyiz:

 

**Sivil toplum yalnızca denetlenecek bir yapı değil, güçlendirilecek bir toplumsal değerdir.**

 

Ve son bir soru…

 

Bir gün gönüllü insanlar yorulup mücadeleden vazgeçerse, kapısını çalacak başka yer bulamayan mağdurların sesini kim duyacak?

 

Sivil toplumdan hesap sormak elbette devletin hakkıdır. Ancak sivil toplumun ayakta kalabilmesi için ne yaptığını sorgulamak da devletin sorumluluğudur.

 

Çünkü güçlü bir devletin yanında güçlü bir sivil toplum varsa toplum kazanır.

 

Sivil toplumu güçlendirmek devlete yük değil, ülkenin geleceğine yatırımdır.

Yazıya ifade bırak !
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.