Eskiden kamu hizmetinde sık duyduğumuz bir anlayış vardı: “Vatandaşın işi görülsün.”
Bazen mevzuat araştırılır, bazen başka bir birim aranır, bazen çözüm için inisiyatif kullanılırdı. Çünkü görev, yalnızca önünüzdeki evrakı sonuçlandırmak değildi. O evrakın arkasında bir insan olduğu bilinirdi.
Bugün ise zaman zaman farklı bir anlayışla karşılaşıyoruz: Bu benim görevim değil. Ben yetkili değilim. Sistemde görünmüyor. Makamdan yazı gelsin. Dilekçe verin.
Elbette bu sözlerin her biri bazı durumlarda hukuken doğru olabilir. Yetkisiz işlem yapılmamalıdır. Mevzuat dışına çıkılmamalıdır. Ancak kamu hizmetinde asıl mesele sadece “Ben ne yapamam?” sorusu değildir.
Asıl soru şudur: Vatandaşın sorununu çözmek için görev ve yetkim içinde ne yapabilirim? Bir kuşağı suçlamak kolay, sistemi sorgulamak daha doğru. Burada gençleri veya yeni nesli toptancı bir anlayışla eleştirmek doğru olmaz.
Bugünün gençleri teknolojiye daha hâkim, bilgiye daha hızlı ulaşıyor, dünyadaki gelişmeleri daha yakından takip ediyor. Çalışma hayatında adalet, liyakat, iş-yaşam dengesi ve hakkaniyet konusunda önceki kuşaklardan çok daha yüksek beklentilere de sahipler.
Bunlar son derece kıymetli özelliklerdir. Ancak çalışma hayatında üzerinde düşünmemiz gereken başka bir değişim de var. Önceki kuşaklarda görev kavramının yanında güçlü bir mesuliyet duygusu vardı. İnsan yaptığı işin sonucunu kendisiyle ilişkilendirirdi.
Bir vatandaş kurumdan eli boş döndüğünde, bazı kamu görevlileri bunu sadece vatandaşın problemi olarak görmezdi. “Bu insanın işini nasıl çözebiliriz?” diye düşünürdü. Bugün ise kurumlarda zaman zaman işin sınırlarının çok keskin çizildiğini görüyoruz.
“Ben üzerime düşeni yaptım.” Dosya gönderildi. E-posta yazıldı. Sistem kaydı açıldı. Başka birime sevk edildi. İşlem tamamlandı.
Peki vatandaşın sorunu çözüldü mü? İşte sorumluluk anlayışının tam olarak burada yeniden tartışılması gerekiyor. Çünkü işlem yapmak ile sonuç üretmek aynı şey değildir.
Aslında mesele yalnızca eski veya yeni nesil meselesi değildir. Bu, doğrudan kamu hizmeti anlayışı meselesidir. Kamu Görevlileri Etik Davranış İlkeleri son derece açık bir yaklaşım ortaya koymaktadır. Kamu görevlilerinden halkın günlük hayatını kolaylaştırmaları, ihtiyaçları etkin, hızlı ve verimli şekilde karşılamaları, hizmet kalitesini yükseltmeleri ve hizmetten yararlananların ihtiyacına ve sonuca odaklanmaları beklenmektedir.
Daha da önemlisi, takdir yetkisinin kamu yararı ve hizmet gerekleri doğrultusunda kullanılması öngörülmektedir. Demek ki kamu görevlisinin görevi yalnızca mevzuata aykırı davranmamak değildir. Aynı zamanda mevzuatın içinde çözüm üretmektir.
Vatandaşın karşısına yeni bir kapı çıkarmak kolaydır. Asıl kamu hizmeti, o kapının nasıl açılacağını göstermektir. Yetkiniz dışında kalan bir konuda “Ben bakmıyorum” diyebilirsiniz.
Ama sorumluluk anlayışı şunu gerektirir: “Bu konu benim birimimin görev alanında değil; ancak sizi şu birime yönlendireyim.” Aradaki fark birkaç kelimeden ibaret değildir.
Bu fark, devlet ile vatandaş arasındaki güven ilişkisidir. Sorun yeni nesilde mi, kurum kültüründe mi?
Bir başka soruyu da sormamız gerekiyor: Genç çalışanlara sorumluluk almayı öğretiyor muyuz? Yoksa kurumlarımızda sorumluluk alan çalışanı cezalandıran, hiçbir şeye karışmayan çalışanı koruyan bir sistem mi oluşturduk? Çünkü bazı kurumlarda çalışanların öğrendiği ilk kural şuna dönüşebiliyor: “İnisiyatif alma, başına iş gelir.”
Bu kültür yaygınlaşırsa genç çalışandan sorumluluk beklemek de haksızlık olur. Sorumluluk alınan yerde yöneticinin çalışanının arkasında durması gerekir. İyi niyetli ve mevzuata uygun inisiyatif cezalandırılmamalıdır. Hata ile ihmal, inisiyatif ile keyfilik birbirinden ayrılmalıdır.
Çalışan sadece yaptığı yanlış nedeniyle değil, yapması gerektiği hâlde yapmadığı işler nedeniyle de değerlendirilmelidir. Çünkü kurumsal sorumluluk yalnızca eylemden değil, bazen eylemsizlikten de doğar.
Çözüm aslında zor değil. Öncelikle kamu kurumlarında oryantasyon eğitimleri yalnızca mevzuat öğretmekten çıkarılmalıdır. Genç çalışanlara kamu hizmeti etiği, vatandaş odaklılık, problem çözme, iletişim ve sorumluluk alma becerileri de kazandırılmalıdır.
İkincisi, çalışanların performansı sadece kaç dosya kapattıklarıyla ölçülmemelidir. Vatandaşın başvurusunun gerçekten sonuçlandırılıp sonuçlandırılmadığı da değerlendirilmelidir.
Burada yöneticiler açısından daha temel bir soruyu da sormamız gerekiyor: Görevini, yetkisini ve sorumluluklarını gereği gibi yerine getirmeyen kamu yöneticisine sistem ne yapıyor? Bir yönetici vatandaşın sorunlarına kayıtsız kalıyor, görev alanındaki aksaklıkları görmezden geliyor, karar almaktan kaçınıyor ve kendisine verilen yetkiyi kamu hizmetini geliştirmek için kullanmıyorsa, bunun yönetsel bir karşılığı olmalıdır. Makam, yalnızca yetki sağlayan bir statü değil; aynı zamanda sonuçların sorumluluğunu üstlenme yeridir.
Bu nedenle kamu yönetiminde ölçülebilir performans kriterleri oluşturulmalı; hizmet kalitesi, vatandaş memnuniyeti, başvuruların çözüm süresi, kurumun hedeflerine ulaşma düzeyi, çalışan yönetimi ve sorun çözme kapasitesi yöneticilerin değerlendirilmesinde gerçek göstergeler hâline getirilmelidir.
Görevin gereğini sürekli yerine getirmeyen, sorumluluktan kaçınan ve kurumsal duyarsızlığı alışkanlık hâline getiren anlayışın makam güvencesi altında devam etmesine izin verilmemelidir. Yetkinin karşılığı sorumluluk, sorumluluğun karşılığı ise hesap verebilirlik olmalıdır. Başarının ödülü olduğu gibi, başarısızlığın ve ihmalin de bir bedeli bulunmalıdır.
Üçüncüsü, yöneticiler çalışanlarına “hata yapma” kültürü yerine “mevzuata uygun çözüm üret” anlayışını kazandırmalıdır.
Dördüncüsü, kamu kurumlarında “Benim işim değil” kültürü yerine “Doğru kişiye ulaştırmak da benim sorumluluğumdur”anlayışı yerleşmelidir. Ve belki de en önemlisi, yetki ile sorumluluk yeniden yan yana getirilmelidir.
Yetki kullanmak makamın hakkı değildir. Yetki, kamu hizmetini gerçekleştirmek için verilmiş bir araçtır. Mesele eski nesil-yeni nesil kavgası değildir
Eski kuşakların da hataları vardı. Aşırı hiyerarşi, bürokratik alışkanlıklar, değişime direnç ve zaman zaman vatandaş karşısında devlet otoritesini fazlasıyla öne çıkaran yaklaşımlar geçmiş kamu yönetiminin önemli sorunları arasındaydı. Dolayısıyla geçmişi romantikleştirmek de doğru değildir.
Yeni neslin teknoloji bilgisi, sorgulayıcı yaklaşımı, yenilikçiliği ve dünyaya açıklığı ile önceki kuşakların görev bilinci, kurumsal aidiyeti ve sorumluluk anlayışını bir araya getirebilirsek çok daha güçlü bir kamu yönetimi ortaya çıkarabiliriz.
İhtiyacımız olan eski nesil veya yeni nesil değildir. İhtiyacımız olan sorumluluk sahibi nesildir. Devlet vatandaşına kapı gösteren değil, çözüm gösteren bir organizasyon olmalıdır. Kamu görevlisi de masasındaki dosyanın arkasında bir insan bulunduğunu hiçbir zaman unutmamalıdır. Çünkü görev, önünüzdeki işi bir başkasına göndermekle bitebilir. Ama sorumluluk, vatandaşın işi gerçekten çözüldüğünde tamamlanır.