Tuz Koktu Mu? Bu sözü son günlerde neredeyse sıkça duyar olduk. Pekiyi bu söz ilk olarak nerede ortaya çıkmış? Kimler söylemiş? Merak ettim araştırayım dedim.
Bir yanlışla karşılaştığımızda onu düzeltecek birini ararız. Bir haksızlık gördüğümüzde hakkımızı koruyacak bir kapıya yöneliriz. Çünkü insan, sıkıntıya düşse de bir çıkış yolu bulunduğuna inanmak ister.
Peki, başvurduğumuz kapı da aynı yanlışın parçası olmuşsa? İşte o zaman dilimizden iki kelime dökülür: “Tuz koktu.”
Bu sözün ağırlığı, anlattığı hayal kırıklığındadır. Yanlışın ortaya çıkması kadar, yanlışı düzeltmesi beklenen kişinin veya mekanizmanın da bozulmasını ifade eder. Güvendiğimiz yerde güveni kaybettiğimizde söylenir.
Peki, ilk kim söyledi? Nerede ve ne zaman ortaya çıktı?
Araştırmalarımda bu sorulara kesin cevap veren bir belgeye ulaşamadım. Sözü belirli bir hükümdara, savaşa veya tarihsel olaya bağlamak için yeterli kanıt bulunmuyor. Bu nedenle tarihini anlatırken rivayetle belgeyi birbirinden ayırmak gerekiyor.
Bununla birlikte, sözün halk kültürümüzdeki yazılı izlerini görebiliyoruz. Türk Etnografya Dergisi’nin 1964–1965 tarihli VII–VIII. sayısındaki bir atasözleri derlemesinde şu ifade yer alıyor: “Balık kokarsa tuzlanır, tuz kokarsa ne yaparlar?” Bu kayıt, sözün o dönemde derlemelere girdiğini gösterir; ama ilk kez o tarihte söylendiğini göstermez.
Sözün arkasında, eski hayatın çok tanıdık bir ihtiyacı vardır: Yiyeceği korumak. Buzdolabının bulunmadığı dönemlerde tuz, gıdaların bozulmasını geciktirmek için kullanılan önemli bir araçtı. Sofrada lezzet veren, saklamada koruyan bir maddeydi. Bu koruyucu işlev, tuzun kültürel anlamını da besledi.
Atasözünün mantığı buradan anlaşılabilir. Koruyucu olanın da işe yaramaz hâle gelmesi, insanı çaresizlikle karşı karşıya bırakabilir. Buradaki “kokmak”, toplumsal bozulmayı anlatan bir mecazdır.
Benzer bir düşünceye daha eski bir metinde de rastlarız. Bir kutsal kitapta, tuzun tadını kaybetmesi hâlinde ona yeniden nasıl tat verileceği sorulur. Bu benzerlik, Türkçe sözün doğrudan oradan geldiğini kanıtlamaz. Ancak tuzun işlevini yitirmesi üzerinden kurulan anlatımın farklı kültürlerde de karşılık bulduğunu gösterir.
Böylece mutfaktaki bir koruma aracı, toplumdaki sorumluluğu anlatan güçlü bir simgeye dönüşür. Bir okul düşünelim. Çocuk, uğradığı zorbalığı anlatıyor. Onu dinlemesi ve koruması beklenen yetişkin, meseleyi örtbas ediyor.
Bir işyeri düşünelim. Çalışan, kendisine yapılan haksızlığı bildiriyor. Başvuruyu değerlendirecek kişi, gerçeği araştırmak yerine şikâyet eden çalışanı susturuyor.
Bir aile düşünelim. Büyüklerden adalet bekleniyor. Fakat aynı davranış bir çocuk için kusur, diğer çocuk için ayrıcalık sayılıyor.
Bu örneklerde sorun, koruma ve düzeltme sorumluluğunun da zedelenmesidir. “Tuz koktu” sözü, tam da bu tür durumları anlamamıza yardımcı olur.
Meselenin toplumsal sonucu güven kaybıdır. İnsan, “Anlatsam ne değişecek?” demeye başladığında başvuru yolları anlamını yitirir. “Dürüst davrananın eline ne geçiyor?” sorusu yaygınlaştığında dürüstlük, ortak değer olmaktan uzaklaşır. Yanlış yapanın korunması, doğru davrananın da hevesini kırar.
Üstelik çocuklar bu tabloyu dikkatle izler. Söylediklerimizle yaptıklarımız arasındaki mesafeyi görürler. Adaleti anlatırken kayırmacılık yapıyorsak, onlara verdiğimiz asıl ders davranışımızdır.
Bu nedenle sözün bugünkü karşılığını yalnızca büyük kurumlarda aramamalıyız. Evde, okulda, işyerinde, meslek örgütlerinde ve gündelik ilişkilerimizde de aynı sorumluluk vardır.
Çözüm, güveni yeniden hak edecek davranışlar geliştirmektir. Başvuruyu ciddiye almak. Aynı durumda aynı ölçüyü uygulamak. Hatayı saklamak yerine düzeltmek. Yakınımız söz konusu olduğunda da hakkaniyeti korumak.
Kurumlar açısından bunun karşılığı açıktır: İşleyen denetim, güvenilir başvuru kanalları ve hesap verelebilir bir yönetim anlayışı. “Tuz koktu” dediğimizde bir uyarı duyuyoruz. Toplumun kendisini onarma kapasitesinin zayıfladığını anlatan bir uyarı.
Fakat “tuz koktu” sözünü son hüküm hâline getirmemeliyiz. Bu sözü her şeyin bittiğine gerekçe yaparsak, düzeltme sorumluluğundan da uzaklaşabiliriz. Oysa güven; bir insanın hatasını kabul etmesiyle, bir yöneticinin haksızlığı gidermesiyle, bir kurumun kendisine yapılan başvuruyu ciddiyetle ele almasıyla yeniden filizlenebilir.
Bunun için kusursuzluk iddiasından önce dürüstlüğe, hakkaniyete verilen sözlerin ardından somut davranışlara ihtiyaç vardır kanaatindeyim. Bir toplumun gücü, hatalarını örtme becerisinde değil, onlarla yüzleşip mağduriyetleri giderme iradesindedir. İnsanlar sorumluluk aldıkça, kurumlar adil ve hesap verebilir davrandıkça güven yeniden tesis edilebilir.
Tarihten bize kalan soru şudur: Tuz kokarsa ne yaparız?
Yanlışa alışıp susacak mıyız, yoksa doğruyu koruma sorumluluğunu üstlenecek miyiz?
Bir çocuğun uğradığı haksızlığı görmezden geldiğimizde, dürüst bir insanı yalnız bıraktığımızda, kendi yakınımız için adaletten taviz verdiğimizde, toplumun güvenini biraz daha aşındırırız.
Güveni yeniden kurmak da bizim elimizdedir: Evde hakkaniyetle, okulda iyi örnek olarak, işyerinde emeğe saygıyla, hayatın her alanında sözümüzün arkasında durarak. Bugün vereceğimiz cevap, yarın çocuklarımızın nasıl bir toplumda yaşayacağını belirleyecektir. Onlara bırakacağımız en kıymetli miras, doğru davrananın yalnız kalmadığı bir toplumdur.