Türk360 Haber
Ramazan AKGÜN
Köşe Yazarı
Ramazan AKGÜN
 

Kimliklerin Güçle Sınavı

İnsan, önce ahlâk ile ilişki kurar; sonra kimlikler anlam kazanır. Bugün bu cümleyi biraz daha açmak gerekiyor. Çünkü yaşadığımız kriz, bir kimlik krizi değil; ahlâk krizidir.   Sosyal adalet, modern bir slogan ya da ideolojik bir tercihten ibaret değildir. O, insanın insanla, devletin toplumla kurduğu ilişkinin temelidir. Adalet yoksa düzen olur ama meşruiyet olmaz. Hukuk işler gibi görünür ama vicdan susar. Kimlikler kalır, fakat anlamları boşalır.   Hilmi Ziya Ülken, ahlâkı insanın kendisini aşma iradesi olarak tanımlarken, aslında bütün kimlik tartışmalarının önüne bir ölçü koyar. Ahlâk, insanın kendi çıkarını, kendi tarafını, kendi güvenli alanını aşabilme cesaretidir. Bu yüzden sosyal adalet, herhangi bir ideolojik başlığın altına sığmaz. O, önce gelir.   Milliyetçilik de, muhafazakârlık da, dindarlık da; eğer sosyal adaletle bağını koparmışsa, birer kabuğa dönüşür. Gücü kutsar ama hakkı görmez. Düzeni över ama zulmü sorgulamaz. Bu noktada kimlikler, adaletin taşıyıcısı olmaktan çıkar; adaletsizliğin gerekçesine dönüşür.   Nurettin Topçu’nun itirazı tam da buradadır. Topçu, ahlâkın olmadığı yerde kimliğin kolayca iktidarın aparatına dönüşeceğini söyler. İtaatin kutsallaştırıldığı, eleştirinin günah sayıldığı bir düzen; insanı erdemli kılmaz, sadece uyumlu kılar. Oysa uyum, ahlâk değildir.   Bugün “devlet” adına yapılan her tasarrufu meşrulaştıran, “beka” gerekçesiyle her adaletsizliği sineye çekmeyi öğütleyen dil; sosyal adaleti tali bir mesele hâline getirmiştir. Önce devlet, sonra insan diyen bu anlayış; aslında ne devleti korur ne toplumu. Sadece iktidarı rahatlatır.   Oysa tarih bize başka bir şey söylüyor: İnsanını koruyamayan devlet kalıcı olmaz. Adaleti sağlayamayan iktidar meşru kalamaz.   Bu yüzden sosyal adalet, kimliklerin üstünde bir terazidir. Kimliğin ahlâkını tartar. Söylemin samimiyetini ölçer. İktidarın sınırını çizer. Ve en önemlisi, insanı merkeze alır.   Bugün bize yöneltilen ithamların temelinde de bu vardır. “Değiştiniz” deniliyor. Oysa değişen biz değiliz. Değişen, adaleti merkezin dışına iten siyasal dildir. Biz hâlâ aynı yerde duruyoruz: Güce değil, hakka yakın bir yerde.   Belki de asıl soru şudur: Sosyal adalet olmadan hangi kimlik ayakta kalabilir?   Milliyetçilik, adalet yoksa tahakküme dönüşür. Dindarlık, adalet yoksa şekle indirgenir. Devlet fikri, adalet yoksa korkuya dayanır.   Bu yüzden yeniden ve sakin bir dille söylemek gerekir: Önce sosyal adalet. Sonra kimlikler, sonra tercihler, sonra siyaset…   Kimlikler insanı yüceltmez. İnsanı yücelten, adalettir.
Ekleme Tarihi: 30 Ocak 2026 -Cuma
Ramazan AKGÜN

Kimliklerin Güçle Sınavı

İnsan, önce ahlâk ile ilişki kurar; sonra kimlikler anlam kazanır. Bugün bu cümleyi biraz daha açmak gerekiyor. Çünkü yaşadığımız kriz, bir kimlik krizi değil; ahlâk krizidir.

 

Sosyal adalet, modern bir slogan ya da ideolojik bir tercihten ibaret değildir. O, insanın insanla, devletin toplumla kurduğu ilişkinin temelidir. Adalet yoksa düzen olur ama meşruiyet olmaz. Hukuk işler gibi görünür ama vicdan susar. Kimlikler kalır, fakat anlamları boşalır.

 

Hilmi Ziya Ülken, ahlâkı insanın kendisini aşma iradesi olarak tanımlarken, aslında bütün kimlik tartışmalarının önüne bir ölçü koyar. Ahlâk, insanın kendi çıkarını, kendi tarafını, kendi güvenli alanını aşabilme cesaretidir. Bu yüzden sosyal adalet, herhangi bir ideolojik başlığın altına sığmaz. O, önce gelir.

 

Milliyetçilik de, muhafazakârlık da, dindarlık da; eğer sosyal adaletle bağını koparmışsa, birer kabuğa dönüşür. Gücü kutsar ama hakkı görmez. Düzeni över ama zulmü sorgulamaz. Bu noktada kimlikler, adaletin taşıyıcısı olmaktan çıkar; adaletsizliğin gerekçesine dönüşür.

 

Nurettin Topçu’nun itirazı tam da buradadır. Topçu, ahlâkın olmadığı yerde kimliğin kolayca iktidarın aparatına dönüşeceğini söyler. İtaatin kutsallaştırıldığı, eleştirinin günah sayıldığı bir düzen; insanı erdemli kılmaz, sadece uyumlu kılar. Oysa uyum, ahlâk değildir.

 

Bugün “devlet” adına yapılan her tasarrufu meşrulaştıran, “beka” gerekçesiyle her adaletsizliği sineye çekmeyi öğütleyen dil; sosyal adaleti tali bir mesele hâline getirmiştir. Önce devlet, sonra insan diyen bu anlayış; aslında ne devleti korur ne toplumu. Sadece iktidarı rahatlatır.

 

Oysa tarih bize başka bir şey söylüyor:

İnsanını koruyamayan devlet kalıcı olmaz.

Adaleti sağlayamayan iktidar meşru kalamaz.

 

Bu yüzden sosyal adalet, kimliklerin üstünde bir terazidir. Kimliğin ahlâkını tartar. Söylemin samimiyetini ölçer. İktidarın sınırını çizer. Ve en önemlisi, insanı merkeze alır.

 

Bugün bize yöneltilen ithamların temelinde de bu vardır. “Değiştiniz” deniliyor. Oysa değişen biz değiliz. Değişen, adaleti merkezin dışına iten siyasal dildir. Biz hâlâ aynı yerde duruyoruz: Güce değil, hakka yakın bir yerde.

 

Belki de asıl soru şudur:

Sosyal adalet olmadan hangi kimlik ayakta kalabilir?

 

Milliyetçilik, adalet yoksa tahakküme dönüşür.

Dindarlık, adalet yoksa şekle indirgenir.

Devlet fikri, adalet yoksa korkuya dayanır.

 

Bu yüzden yeniden ve sakin bir dille söylemek gerekir:

Önce sosyal adalet.

Sonra kimlikler, sonra tercihler, sonra siyaset…

 

Kimlikler insanı yüceltmez.

İnsanı yücelten, adalettir.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve turk360.tr sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.