Mehmet GENÇSOY
Köşe Yazarı
Mehmet GENÇSOY
 

Bir Parktan Fazlası: Şehir Değerlerine Sahip Çıkınca Şehir Olur

Bazı kararlar vardır… Bir belediye meclisinden çıkar, ama etkisi bir meclis salonunun duvarları arasında kalmaz. Bir tabelaya yazılır, ama aslında bir şehrin hafızasına kazınır. Bir parkın adı değişir, ama değişen yalnızca isim değildir. Bir insanın emeği, bir sanatın hatırası, bir şehrin kültürel hafızası görünür hale gelir. 8 Ağustos 2026 Cumartesi günü Talas’ta gerçekleşen Recep Alemdar Parkı açılışı bana tam olarak bunu düşündürdü. Kayseri türkülerine, sanat hayatına ve kültürel hafızasına yıllarını vermiş Recep Alemdar’ın adının bir parka verilmesi, bana göre sıradan bir isimlendirme değildir. Bu bir vefa kararıdır. Daha da önemlisi, bir şehrin kendi değerlerini fark etmesi ve onları geleceğe taşıma iradesidir. Bu nedenle Talas Belediye Meclisi’nde bu karara oy birliğiyle imza atan herkesi ellerim patlayıncaya kadar alkışlıyorum. Başta Talas Belediye Başkanı Sayın Mustafa Yalçın olmak üzere, bu anlamlı kararın ortaya çıkmasına katkı sağlayan herkese teşekkür ediyorum. Çünkü Mustafa Yalçın’ın Talas’ta ortaya koyduğu belediyecilik anlayışında dikkatimi çeken önemli bir taraf var: Şehri yalnızca imar etmiyor, şehrin hafızasını da inşa etmeye çalışıyor. Ve bu, günümüz belediyeciliğinde küçümsenecek bir şey değildir. Yol yapmak kolaydır. Bina yapmak kolaydır. Park yapmak kolaydır. Asıl mesele, bütün bunlara ruh verebilmektir. Çünkü şehirleri şehir yapan yalnızca taş, beton ve asfalt değildir. Şehirleri şehir yapan hafızadır. Hafızayı ise sanatçılar, yazarlar, şairler, öğretmenler ve kültür insanları taşır. Ben Bunu Yıllardır Söylüyorum 1994 yılından bu yana Kayseri’de sanatın ve medya dünyasının içerisinde bulunan biri olarak, yıllardır yazılarımda, radyo ve televizyon programlarımda aynı düşünceyi dile getirdim: “Şehrin değerlerine sahip çıkın.” Kayseri’nin kültür elçilerini görün. Sanatçılarını yaşarken fark edin. Yazarlarına, öğretmenlerine, ustalarına sahip çıkın. Çünkü sanatçı dediğiniz insan, yalnızca kendi adına üretmez. Şehrin adına üretir. Bir türkü söylerken şehrin hafızasını taşır. Bir kitap yazarken şehrin düşünce dünyasına katkı verir. Bir tablo yaparken şehrin estetik hafızasını zenginleştirir. Bir öğrencinin elinden tutarken ise geleceği inşa eder. İşte bu yüzden Recep Alemdar’ın adının Talas’ta yaşatılması benim için önemlidir. Ama tam da burada başka bir isim geliyor aklıma. Adnan Büyükbaş. Adnan Büyükbaş: Bir İsmin Ötesinde Bir Miras Her insan bu dünyaya bir hikmet üzere gelir. Herkesin bir vazifesi, bir izi vardır. Kimi bunu erken fark eder. Kimi geç… Kimi fark eder ama tamamlayamaz. Çünkü yol yalnızca niyetle yürünmez. Emek ister. Sabır ister. Disiplin ister. Başaranlar da övünerek değil, sonuçlarıyla konuşur. Eser bırakırlar. Bir düşünceyi kalıcı hale getirirler. Bir talebeye dokunurlar. Bir gencin hayatının yönünü değiştirirler. Bir sanat dalının kaybolmaması için ömürlerini ortaya koyarlar. Sonra bir gün aramızdan ayrılırlar. Ve geriye yalnızca isimleri değil, izleri kalır. Adnan Büyükbaş da böyle bir insandı. Onun vefatı, Kayseri’nin kültür ekosisteminde yalnızca bir ismin eksilmesi değildir. Bir birikimin çekilmesidir. Üreten bir zihnin susmasıdır. Bir öğretmenin sınıftan çıkmasıdır. Bir sanatçının atölyesinin sessizleşmesidir. Bir ustanın gençlere aktaracağı tecrübenin yarım kalmasıdır. Ve belki de en önemlisi, bir kültür damarının susmasıdır. Adnan Büyükbaş, Kayseri’nin kolay yetiştiremediği türden bir kültür insanıydı. Öğretmendi. Yazardı. Şairdi. Ressamdı. Tiyatro insanıydı. Ahşap ustasıydı. Ama bütün bunların üzerinde başka bir tarafı vardı: O, ürettiği her şeyi bir sonraki nesle aktarmaya çalışan bir ülkü insanıydı. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanlardan değildi. Vatan, millet ve memleket üzerine hamasi cümleler kurup hayatıyla bunların tersini yaşayanlardan hiç değildi.   Gerçek bir vatanseverdi. “Er yaşa, erce yaşa” düsturunu hayatının merkezine koymuştu. Ve bu söz onun hayatına bakıldığında yalnızca güzel bir cümle olarak kalmıyordu. Yaşayışıyla karşılığı vardı. Mazi, Hal, Âti… Adnan Büyükbaş’ın sanat anlayışının önemli damarlarından biri de “mazi-hal-âti” bütünlüğüydü. Geçmişi bilmeden bugünü anlamanın, bugünü anlamadan geleceği kurmanın mümkün olmadığına inanıyordu. İşte onu farklı kılan da buydu. Geçmişe nostalji olsun diye bakmıyordu. Geçmişten güç alıp geleceğe yürümek istiyordu. Sanatı da böyle görüyordu. Kökü mazide… Gövdesi bugün… Dalı geleceğe uzanan bir ağaç gibi. İlk deneme kitabı “Ebabillerin Kanat Sesleri” 1981 yılında yayımlandı. Ardından şiir, hikâye, roman, tiyatro ve güzel sanatların farklı alanlarına uzanan uzun bir üretim çizgisi geldi. “Hiç Kimse” ve diğer eserleri bu uzun yolculuğun yalnızca görünen yüzleriydi. Çünkü Adnan Büyükbaş’ın asıl eseri kitaplarının toplamından çok daha büyüktü. Bir kültür anlayışıydı onun eseri. Kale İçindeki O Küçük Sanat Evi Kayseri Kalesi içerisindeki Sanatçılar Sokağı’ndaki sanat evi… Bence Adnan Büyükbaş’ı anlatmak için bu mekânı hatırlamak gerekir. Çünkü orası sadece bir dükkân değildi. Bir açık atölyeydi. Kültürün, sanatın, edebiyatın, tarihin ve hayatın konuşulduğu bir buluşma noktasıydı. İnsanların uğrayıp nefes aldığı… Gençlerin ustalarla tanıştığı… Sanatın yalnızca duvarda sergilenmediği, konuşulduğu ve yaşatıldığı bir mekândı. Adnan Büyükbaş’ın ahşap ve rölyef çalışmalarıyla bu alana verdiği katkı, Kayseri’de sanatla ilgilenen herkesin malumudur. Ahşap yakma sanatına verdiği önem ise ayrıca dikkate değerdir. “Az kişi yapıyor, yaşatmak için sürdürüyorum” anlayışıyla hareket ediyordu. Bu cümleyi sıradan bir sanatçının hobi cümlesi olarak görmemek gerekir. Bu aslında bir kültürel sürdürülebilirlik manifestosudur. Bir sanat dalı unutulmasın diye onu yaşatmaktır. Bir ustanın elinden çıkan bilgiyi bir sonraki ustaya aktarmaktır. Geçmiş ile gelecek arasında köprü kurmaktır. İşte Adnan Büyükbaş’ın yaptığı tam olarak buydu.   Bir Öğretmenin En Büyük Eseri Bir öğretmenin en büyük eseri bazen yazdığı kitap değildir. Yetiştirdiği insandır. Bir sanatçının en büyük eseri bazen sergi salonundaki tablosu değildir. Kendisinden sonra o sanata devam edecek gençtir. Adnan Büyükbaş’ın bıraktığı mirası yalnızca kitap sayısıyla, yaptığı resimlerle, tiyatro çalışmalarıyla veya ahşap eserleriyle ölçmek eksik olur. Onun asıl mirası, dokunduğu insanlardadır. Öğrencilerindedir. Genç sanatçılardadır. Kendisiyle aynı masada oturup sanat konuşanlardadır. Bir eser üretirken ondan bir şey öğrenenlerdedir. Bu yüzden onun hikâyesine “çok yönlü sanatçı” deyip geçmek kolaycılık olur. Çünkü burada yalnızca çok yönlülük yoktu. Yıllara yayılan bir istikrar vardı. Süreklilik vardı. Üretme disiplini vardı. Kendini tekrar etmeden yenilenme iradesi vardı.   Mustafa Yalçın’ın Attığı Adımın Anlamı Tam da bu noktada Mustafa Yalçın’ın Recep Alemdar adına attığı adımın anlamı daha da büyüyor. Çünkü mesele yalnızca bir parkın ismi değil. Mesele, şehir yöneticilerinin kültür insanlarına nasıl baktığıdır. Mustafa Yalçın’ın Talas’ta ortaya koyduğu vizyonda kültür ve sanatın ayrı bir yerde durduğu açıkça görülüyor. Recep Alemdar’ın adının yaşatılması da bunun somut örneklerinden biri. Ben bu kararı bu nedenle önemsiyorum. Ve bu kararın Kayseri için daha geniş bir hafıza çağrısına dönüşmesini diliyorum. Çünkü Kayseri’nin değerleri bir isimden ibaret değil. Bizim daha nice sanatçımız, yazarımız, öğretmenimiz, ustamız var. Ve bunların her biri şehrin hafızasında ayrı bir yere sahip. Adnan Büyükbaş da bu hafızanın önemli isimlerinden biridir. Onun ismi yaşatılmalıdır. Ama bunu yalnızca bir tabelaya isim yazmak olarak görmemeliyiz. Onun temsil ettiği anlayış yaşatılmalıdır. Üretim anlayışı… Sanat disiplini… Öğretmenliği… Gençlere verdiği değer… “Er yaşa, erce yaşa” düsturu… Ve en önemlisi, mazi-hal-âti arasında kurduğu köprü. Vefa, Ölümden Sonra Başlamamalı Bir şehir için en büyük tehlikelerden biri, değer üreten insanlarını yaşarken gündelik hayatın telaşı içerisinde görünmez hale getirmektir. Sonra o insan gider. Ve herkes aynı cümleyi söyler: “Meğer ne büyük değerimizmiş…” İşte benim itirazım tam burada. Bunu ölümden sonra söylemek kolay. Asıl mesele yaşarken söyleyebilmektir. Yaşarken sahip çıkabilmektir. Yaşarken destekleyebilmektir. Yaşarken “iyi ki varsın” diyebilmektir. Çünkü vefa, mezarlıkta başlayan bir duygu değildir. Vefa, insan hayattayken gösterilen bir tavırdır. Bu nedenle Talas Belediyesi’nin Recep Alemdar adına attığı adım değerlidir. Ve bu adımın bize Adnan Büyükbaş gibi başka değerlerimizi de hatırlatması gerekir.   Kayseri’nin Görevi Adnan Büyükbaş’ın ardından yapılacak en doğru şey, yalnızca bir anma programı düzenleyip sonra dosyayı kapatmak değildir. Onun eserlerini korumaktır. Çalışmalarını kayıt altına almaktır. Gençlere tanıtmaktır. Sanat anlayışını anlatmaktır. Atölye kültürünü yaşatmaktır. Ve en önemlisi, Adnan Büyükbaş ismini Kayseri’nin kültürel hafızasında kalıcı hale getirmektir. Çünkü şehirler de insanlar gibidir. Hafızasını kaybederse kim olduğunu unuturlar. Kültürünü kaybederse ruhunu kaybederler. Değerlerini unuturlarsa kendilerini de unutmaya başlarlar. Bu yüzden Kayseri’nin yapacağı iş yalnızca geçmişe bakıp “ne büyük insanlar yetiştirmişiz” demek olmamalıdır. Asıl mesele şudur: Bugün o insanlardan geriye kalan mirası ne yapıyoruz? Adnan Hocamıza Allah’tan rahmet diliyorum. Ailesine, öğrencilerine, dostlarına ve onu seven herkese sabır diliyorum. Talas Belediye Başkanı Sayın Mustafa Yalçın’a da şehir kültürüne ve sanatına verdiği önem nedeniyle teşekkür ediyorum. Recep Alemdar’ın adının Talas’ta yaşatılması güzel bir başlangıçtır. Bize düşen ise bu başlangıcı bir şehir hafızası anlayışına dönüştürmektir. Çünkü Kayseri’nin daha nice değerli insanı var. Onları unutmak istemiyorsak, önce isimlerini değil, emeklerini hatırlamalıyız. Sonra eserlerini korumalıyız. Sonra gençlere anlatmalıyız. Ve sonra isimlerini şehrin hafızasında yaşatmalıyız. Adnan Büyükbaş’ın ismi de yaşatılmalı. Çünkü bazı insanlar yalnızca yaşamaz. Bir şehrin hafızasını taşırlar. Ve bazı insanlar öldüklerinde toprağa değil, şehrin hafızasına emanet edilir. Adnan Büyükbaş şimdi Kayseri’nin hafızasına emanettir. Bize düşen yalnızca onu unutmamak değildir. Bize düşen, onun yaktığı ışığın sönmesine izin vermemektir. Çünkü… Şehirleri şehir yapan kadim kültürüdür. O kültürü geleceğe taşıyanlar ise sanatçılarıdır. Onlar kolay yetişmiyor. Bir sanatçı bir yılda yetişmiyor. Bir kültür insanı bir dönemde yetişmiyor. Bazen bir insanın ardında bıraktığı birikim, bir şehrin birkaç nesline yetecek kadar büyük oluyor. İşte bu yüzden sanatın da sanatçının da kıymetini bilelim. Yaşarken görelim. Üretirken destekleyelim. Gittiklerinde ise hafızamızdan silinmelerine izin vermeyelim.
Ekleme Tarihi: 09 Ağustos 2026 -Pazar
Mehmet GENÇSOY

Bir Parktan Fazlası: Şehir Değerlerine Sahip Çıkınca Şehir Olur

Bazı kararlar vardır…

Bir belediye meclisinden çıkar, ama etkisi bir meclis salonunun duvarları arasında kalmaz.

Bir tabelaya yazılır, ama aslında bir şehrin hafızasına kazınır.

Bir parkın adı değişir, ama değişen yalnızca isim değildir.

Bir insanın emeği, bir sanatın hatırası, bir şehrin kültürel hafızası görünür hale gelir.

8 Ağustos 2026 Cumartesi günü Talas’ta gerçekleşen Recep Alemdar Parkı açılışı bana tam olarak bunu düşündürdü.

Kayseri türkülerine, sanat hayatına ve kültürel hafızasına yıllarını vermiş Recep Alemdar’ın adının bir parka verilmesi, bana göre sıradan bir isimlendirme değildir.

Bu bir vefa kararıdır.

Daha da önemlisi, bir şehrin kendi değerlerini fark etmesi ve onları geleceğe taşıma iradesidir.

Bu nedenle Talas Belediye Meclisi’nde bu karara oy birliğiyle imza atan herkesi ellerim patlayıncaya kadar alkışlıyorum.

Başta Talas Belediye Başkanı Sayın Mustafa Yalçın olmak üzere, bu anlamlı kararın ortaya çıkmasına katkı sağlayan herkese teşekkür ediyorum.

Çünkü Mustafa Yalçın’ın Talas’ta ortaya koyduğu belediyecilik anlayışında dikkatimi çeken önemli bir taraf var:

Şehri yalnızca imar etmiyor, şehrin hafızasını da inşa etmeye çalışıyor.

Ve bu, günümüz belediyeciliğinde küçümsenecek bir şey değildir.

Yol yapmak kolaydır.

Bina yapmak kolaydır.

Park yapmak kolaydır.

Asıl mesele, bütün bunlara ruh verebilmektir.

Çünkü şehirleri şehir yapan yalnızca taş, beton ve asfalt değildir.

Şehirleri şehir yapan hafızadır.

Hafızayı ise sanatçılar, yazarlar, şairler, öğretmenler ve kültür insanları taşır.

Ben Bunu Yıllardır Söylüyorum

1994 yılından bu yana Kayseri’de sanatın ve medya dünyasının içerisinde bulunan biri olarak, yıllardır yazılarımda, radyo ve televizyon programlarımda aynı düşünceyi dile getirdim:

“Şehrin değerlerine sahip çıkın.”

Kayseri’nin kültür elçilerini görün.

Sanatçılarını yaşarken fark edin.

Yazarlarına, öğretmenlerine, ustalarına sahip çıkın.

Çünkü sanatçı dediğiniz insan, yalnızca kendi adına üretmez.

Şehrin adına üretir.

Bir türkü söylerken şehrin hafızasını taşır.

Bir kitap yazarken şehrin düşünce dünyasına katkı verir.

Bir tablo yaparken şehrin estetik hafızasını zenginleştirir.

Bir öğrencinin elinden tutarken ise geleceği inşa eder.

İşte bu yüzden Recep Alemdar’ın adının Talas’ta yaşatılması benim için önemlidir.

Ama tam da burada başka bir isim geliyor aklıma.

Adnan Büyükbaş.

Adnan Büyükbaş: Bir İsmin Ötesinde Bir Miras

Her insan bu dünyaya bir hikmet üzere gelir.

Herkesin bir vazifesi, bir izi vardır.

Kimi bunu erken fark eder.

Kimi geç…

Kimi fark eder ama tamamlayamaz.

Çünkü yol yalnızca niyetle yürünmez.

Emek ister. Sabır ister. Disiplin ister.

Başaranlar da övünerek değil, sonuçlarıyla konuşur.

Eser bırakırlar.

Bir düşünceyi kalıcı hale getirirler.

Bir talebeye dokunurlar.

Bir gencin hayatının yönünü değiştirirler.

Bir sanat dalının kaybolmaması için ömürlerini ortaya koyarlar.

Sonra bir gün aramızdan ayrılırlar.

Ve geriye yalnızca isimleri değil, izleri kalır.

Adnan Büyükbaş da böyle bir insandı.

Onun vefatı, Kayseri’nin kültür ekosisteminde yalnızca bir ismin eksilmesi değildir.

Bir birikimin çekilmesidir.

Üreten bir zihnin susmasıdır.

Bir öğretmenin sınıftan çıkmasıdır.

Bir sanatçının atölyesinin sessizleşmesidir.

Bir ustanın gençlere aktaracağı tecrübenin yarım kalmasıdır.

Ve belki de en önemlisi, bir kültür damarının susmasıdır.

Adnan Büyükbaş, Kayseri’nin kolay yetiştiremediği türden bir kültür insanıydı.

Öğretmendi.

Yazardı.

Şairdi.

Ressamdı.

Tiyatro insanıydı.

Ahşap ustasıydı.

Ama bütün bunların üzerinde başka bir tarafı vardı:

O, ürettiği her şeyi bir sonraki nesle aktarmaya çalışan bir ülkü insanıydı.

Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanlardan değildi.

Vatan, millet ve memleket üzerine hamasi cümleler kurup hayatıyla bunların tersini yaşayanlardan hiç değildi.

 

Gerçek bir vatanseverdi.

“Er yaşa, erce yaşa” düsturunu hayatının merkezine koymuştu.

Ve bu söz onun hayatına bakıldığında yalnızca güzel bir cümle olarak kalmıyordu.

Yaşayışıyla karşılığı vardı.

Mazi, Hal, Âti…

Adnan Büyükbaş’ın sanat anlayışının önemli damarlarından biri de “mazi-hal-âti” bütünlüğüydü.

Geçmişi bilmeden bugünü anlamanın, bugünü anlamadan geleceği kurmanın mümkün olmadığına inanıyordu.

İşte onu farklı kılan da buydu.

Geçmişe nostalji olsun diye bakmıyordu.

Geçmişten güç alıp geleceğe yürümek istiyordu.

Sanatı da böyle görüyordu.

Kökü mazide…

Gövdesi bugün…

Dalı geleceğe uzanan bir ağaç gibi.

İlk deneme kitabı “Ebabillerin Kanat Sesleri” 1981 yılında yayımlandı.

Ardından şiir, hikâye, roman, tiyatro ve güzel sanatların farklı alanlarına uzanan uzun bir üretim çizgisi geldi.

“Hiç Kimse” ve diğer eserleri bu uzun yolculuğun yalnızca görünen yüzleriydi.

Çünkü Adnan Büyükbaş’ın asıl eseri kitaplarının toplamından çok daha büyüktü.

Bir kültür anlayışıydı onun eseri.

Kale İçindeki O Küçük Sanat Evi

Kayseri Kalesi içerisindeki Sanatçılar Sokağı’ndaki sanat evi…

Bence Adnan Büyükbaş’ı anlatmak için bu mekânı hatırlamak gerekir.

Çünkü orası sadece bir dükkân değildi.

Bir açık atölyeydi.

Kültürün, sanatın, edebiyatın, tarihin ve hayatın konuşulduğu bir buluşma noktasıydı.

İnsanların uğrayıp nefes aldığı…

Gençlerin ustalarla tanıştığı…

Sanatın yalnızca duvarda sergilenmediği, konuşulduğu ve yaşatıldığı bir mekândı.

Adnan Büyükbaş’ın ahşap ve rölyef çalışmalarıyla bu alana verdiği katkı, Kayseri’de sanatla ilgilenen herkesin malumudur.

Ahşap yakma sanatına verdiği önem ise ayrıca dikkate değerdir.

“Az kişi yapıyor, yaşatmak için sürdürüyorum” anlayışıyla hareket ediyordu.

Bu cümleyi sıradan bir sanatçının hobi cümlesi olarak görmemek gerekir.

Bu aslında bir kültürel sürdürülebilirlik manifestosudur.

Bir sanat dalı unutulmasın diye onu yaşatmaktır.

Bir ustanın elinden çıkan bilgiyi bir sonraki ustaya aktarmaktır.

Geçmiş ile gelecek arasında köprü kurmaktır.

İşte Adnan Büyükbaş’ın yaptığı tam olarak buydu.

 

Bir Öğretmenin En Büyük Eseri

Bir öğretmenin en büyük eseri bazen yazdığı kitap değildir.

Yetiştirdiği insandır.

Bir sanatçının en büyük eseri bazen sergi salonundaki tablosu değildir.

Kendisinden sonra o sanata devam edecek gençtir.

Adnan Büyükbaş’ın bıraktığı mirası yalnızca kitap sayısıyla, yaptığı resimlerle, tiyatro çalışmalarıyla veya ahşap eserleriyle ölçmek eksik olur.

Onun asıl mirası, dokunduğu insanlardadır.

Öğrencilerindedir.

Genç sanatçılardadır.

Kendisiyle aynı masada oturup sanat konuşanlardadır.

Bir eser üretirken ondan bir şey öğrenenlerdedir.

Bu yüzden onun hikâyesine “çok yönlü sanatçı” deyip geçmek kolaycılık olur.

Çünkü burada yalnızca çok yönlülük yoktu.

Yıllara yayılan bir istikrar vardı.

Süreklilik vardı.

Üretme disiplini vardı.

Kendini tekrar etmeden yenilenme iradesi vardı.

 

Mustafa Yalçın’ın Attığı Adımın Anlamı

Tam da bu noktada Mustafa Yalçın’ın Recep Alemdar adına attığı adımın anlamı daha da büyüyor.

Çünkü mesele yalnızca bir parkın ismi değil.

Mesele, şehir yöneticilerinin kültür insanlarına nasıl baktığıdır.

Mustafa Yalçın’ın Talas’ta ortaya koyduğu vizyonda kültür ve sanatın ayrı bir yerde durduğu açıkça görülüyor.

Recep Alemdar’ın adının yaşatılması da bunun somut örneklerinden biri.

Ben bu kararı bu nedenle önemsiyorum.

Ve bu kararın Kayseri için daha geniş bir hafıza çağrısına dönüşmesini diliyorum.

Çünkü Kayseri’nin değerleri bir isimden ibaret değil.

Bizim daha nice sanatçımız, yazarımız, öğretmenimiz, ustamız var.

Ve bunların her biri şehrin hafızasında ayrı bir yere sahip.

Adnan Büyükbaş da bu hafızanın önemli isimlerinden biridir.

Onun ismi yaşatılmalıdır.

Ama bunu yalnızca bir tabelaya isim yazmak olarak görmemeliyiz.

Onun temsil ettiği anlayış yaşatılmalıdır.

Üretim anlayışı…

Sanat disiplini…

Öğretmenliği…

Gençlere verdiği değer…

“Er yaşa, erce yaşa” düsturu…

Ve en önemlisi, mazi-hal-âti arasında kurduğu köprü.

Vefa, Ölümden Sonra Başlamamalı

Bir şehir için en büyük tehlikelerden biri, değer üreten insanlarını yaşarken gündelik hayatın telaşı içerisinde görünmez hale getirmektir.

Sonra o insan gider.

Ve herkes aynı cümleyi söyler:

“Meğer ne büyük değerimizmiş…”

İşte benim itirazım tam burada.

Bunu ölümden sonra söylemek kolay.

Asıl mesele yaşarken söyleyebilmektir.

Yaşarken sahip çıkabilmektir.

Yaşarken destekleyebilmektir.

Yaşarken “iyi ki varsın” diyebilmektir.

Çünkü vefa, mezarlıkta başlayan bir duygu değildir.

Vefa, insan hayattayken gösterilen bir tavırdır.

Bu nedenle Talas Belediyesi’nin Recep Alemdar adına attığı adım değerlidir.

Ve bu adımın bize Adnan Büyükbaş gibi başka değerlerimizi de hatırlatması gerekir.

 

Kayseri’nin Görevi

Adnan Büyükbaş’ın ardından yapılacak en doğru şey, yalnızca bir anma programı düzenleyip sonra dosyayı kapatmak değildir.

Onun eserlerini korumaktır.

Çalışmalarını kayıt altına almaktır.

Gençlere tanıtmaktır.

Sanat anlayışını anlatmaktır.

Atölye kültürünü yaşatmaktır.

Ve en önemlisi, Adnan Büyükbaş ismini Kayseri’nin kültürel hafızasında kalıcı hale getirmektir.

Çünkü şehirler de insanlar gibidir.

Hafızasını kaybederse kim olduğunu unuturlar.

Kültürünü kaybederse ruhunu kaybederler.

Değerlerini unuturlarsa kendilerini de unutmaya başlarlar.

Bu yüzden Kayseri’nin yapacağı iş yalnızca geçmişe bakıp “ne büyük insanlar yetiştirmişiz” demek olmamalıdır.

Asıl mesele şudur:

Bugün o insanlardan geriye kalan mirası ne yapıyoruz?

Adnan Hocamıza Allah’tan rahmet diliyorum.

Ailesine, öğrencilerine, dostlarına ve onu seven herkese sabır diliyorum.

Talas Belediye Başkanı Sayın Mustafa Yalçın’a da şehir kültürüne ve sanatına verdiği önem nedeniyle teşekkür ediyorum.

Recep Alemdar’ın adının Talas’ta yaşatılması güzel bir başlangıçtır.

Bize düşen ise bu başlangıcı bir şehir hafızası anlayışına dönüştürmektir.

Çünkü Kayseri’nin daha nice değerli insanı var.

Onları unutmak istemiyorsak, önce isimlerini değil, emeklerini hatırlamalıyız.

Sonra eserlerini korumalıyız.

Sonra gençlere anlatmalıyız.

Ve sonra isimlerini şehrin hafızasında yaşatmalıyız.

Adnan Büyükbaş’ın ismi de yaşatılmalı.

Çünkü bazı insanlar yalnızca yaşamaz.

Bir şehrin hafızasını taşırlar.

Ve bazı insanlar öldüklerinde toprağa değil, şehrin hafızasına emanet edilir.

Adnan Büyükbaş şimdi Kayseri’nin hafızasına emanettir.

Bize düşen yalnızca onu unutmamak değildir.

Bize düşen, onun yaktığı ışığın sönmesine izin vermemektir.

Çünkü…

Şehirleri şehir yapan kadim kültürüdür.

O kültürü geleceğe taşıyanlar ise sanatçılarıdır.

Onlar kolay yetişmiyor.

Bir sanatçı bir yılda yetişmiyor.

Bir kültür insanı bir dönemde yetişmiyor.

Bazen bir insanın ardında bıraktığı birikim, bir şehrin birkaç nesline yetecek kadar büyük oluyor.

İşte bu yüzden sanatın da sanatçının da kıymetini bilelim.

Yaşarken görelim.

Üretirken destekleyelim.

Gittiklerinde ise hafızamızdan silinmelerine izin vermeyelim.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve turk360.tr sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.