Mehmet GENÇSOY
Köşe Yazarı
Mehmet GENÇSOY
 

“Nasılsın?” Samimiyetsizliği ile “İyiyim” Sahtekârlığı Arasında

"Ne ölümün hüznü var, ne de hayatın neşesi; 'Nasılsın' samimiyetsizliği ile 'İyiyim' sahtekârlığı arasında bir yerdeyiz."   Bazı cümleler vardır; okunur ve geçilir. Bazı cümleler vardır ki insanın yakasına yapışır, zihnine yerleşir ve uzun süre peşini bırakmaz. Cahit Sıtkı Tarancı'nın bu sözü de işte böyledir. Çünkü bu birkaç satır, bir insanın değil, bir çağın ruh hâlini anlatmaktadır.   Bugün milyonlarca insan aynı kalabalığın içinde yürürken aslında kendi yalnızlığıyla baş başadır. Sokaklar dolu, meydanlar kalabalık, sosyal medya hesapları hareketlidir. Fakat bütün bu görüntünün altında sessiz bir boşluk büyümektedir. İnsanlar hiç olmadığı kadar birbirine yakın görünürken, hiç olmadığı kadar birbirinden uzak yaşamaktadır.   Eskiden bir insan kapınızı çaldığında yalnızca evinize değil, hayatınıza da girerdi. "Nasılsın?" sorusu bir nezaket cümlesi değil, bir gönül yoklamasıydı. Sorulan soru gerçekten merak edilir, verilen cevap gerçekten dinlenirdi. İnsanlar dertlerini anlatır, sevinçlerini paylaşır, acılarını bölüşürdü. Çünkü hayat, birlikte taşınan bir yük olarak görülürdü.   Bugün ise aynı soru soruluyor ama çoğu zaman cevabı beklenmiyor.   Koridorlarda, iş yerlerinde, alışveriş merkezlerinde, telefon görüşmelerinde ve sosyal medyada aynı kelime dolaşıyor:   "Nasılsın?"   Ve aynı hızla ezberlenmiş cevap geliyor:   "İyiyim."   Oysa kaç kişi gerçekten iyi?   Kaç kişi gece başını yastığa koyduğunda içindeki fırtınaları susturabiliyor?   Kaç kişi yüzündeki gülümsemenin arkasına sakladığı kırgınlıkları anlatabiliyor?   Geçtiğimiz günlerde bir hastane koridorunda yaşlı bir adamın telefon konuşmasına kulak misafiri oldum. Karşısındaki kişiye üç kez "İyiyim evladım, merak etmeyin" dedi. Ama sesi, söylediklerini yalanlıyordu. O yorgun tınıda yalnızlık vardı, özlem vardı, belki de anlatılamamış yılların yükü vardı. Telefon kapandıktan sonra koridorda tek başına oturmaya devam etti. İşte çağımızın özeti buydu. İnsanlar artık acılarını saklamayı, paylaşmaktan daha güvenli buluyor.   Çünkü modern dünya insanı dinlemeyi unuttu.   Herkes konuşuyor ama çok az kişi duyuyor.   Herkes anlatıyor ama çok az kişi anlıyor.   Herkes görünmek istiyor ama kimse gerçekten görmek istemiyor.   Sosyal medya çağında yüzlerce arkadaşımız, binlerce takipçimiz olabilir. Fakat gece yarısı içimizi açabileceğimiz kaç insan kaldı? Dijital kalabalıklar içinde büyüyen yalnızlık, çağımızın en sessiz salgını hâline geldi. İnsanlar fotoğraflarında mutlu, paylaşımlarında neşeli, cümlelerinde güçlü görünmeye çalışıyor. Oysa ekran kapandığında çoğu, kendi sessizliğiyle baş başa kalıyor.   Bir süre sonra bu durum yalnızca ilişkileri değil, insanın kendi ruhunu da yaralıyor. Sürekli "iyiyim" demeye alışan kişi, zamanla gerçekten ne hissettiğini de unutuyor. Acılar bastırılıyor, kırgınlıklar erteleniyor, gözyaşları gizleniyor. Fakat insan ruhu inkâr edilerek iyileşmez. Söylenmeyen her söz içeride büyür. Paylaşılmayan her hüzün biraz daha ağırlaşır.   Belki de bu yüzden günümüz insanı ne tam anlamıyla mutlu ne de tam anlamıyla üzgün. Ne hayatın neşesini yaşayabiliyor ne de hüznünü hakkıyla hissedebiliyor. Bir tür duygusal yorgunluğun içinde savruluyor. Şairin işaret ettiği yer tam da burasıdır: Duyguların köreldiği, samimiyetin azaldığı, insanların birbirine dokunmayı unuttuğu eşik.   Oysa insanın en temel ihtiyacı anlaşılmaktır. Bazen bir dostun omzuna dokunması, saatlerce süren nasihatlerden daha değerlidir. Bazen içtenlikle sorulan bir "Nasılsın?" sorusu, yıllardır taşınan bir yükü hafifletebilir. Çünkü insanı hayata bağlayan şey çoğu zaman başarılar, makamlar ya da servet değil; kendisini gerçekten duyan bir başka insanın varlığıdır.   Belki de yeniden öğrenmemiz gereken şey budur.   Daha samimi sormayı...   Daha dikkatli dinlemeyi...   Daha dürüst cevap vermeyi...   Çünkü insan, yalnızca konuşarak değil; anlaşılarak iyileşir.   Cahit Sıtkı'nın yıllar önce kurduğu bu cümle, bugün hâlâ yankılanıyorsa sebebi budur. Şair aslında bize kendi fotoğrafımızı göstermektedir. Aynaya baktığımızda gördüğümüz yüzün ardındaki yorgunluğu, sakladığımız kırgınlıkları ve söyleyemediğimiz sözleri...   Ve belki de çağımızın en büyük yalanı "İyiyim" kelimesidir.   Çünkü insanı öldüren çoğu zaman ölüm değil; anlaşılmadan yaşamaktır.
Ekleme Tarihi: 02 Haziran 2026 -Salı
Mehmet GENÇSOY

“Nasılsın?” Samimiyetsizliği ile “İyiyim” Sahtekârlığı Arasında

"Ne ölümün hüznü var, ne de hayatın neşesi; 'Nasılsın' samimiyetsizliği ile 'İyiyim' sahtekârlığı arasında bir yerdeyiz."

 

Bazı cümleler vardır; okunur ve geçilir. Bazı cümleler vardır ki insanın yakasına yapışır, zihnine yerleşir ve uzun süre peşini bırakmaz. Cahit Sıtkı Tarancı'nın bu sözü de işte böyledir. Çünkü bu birkaç satır, bir insanın değil, bir çağın ruh hâlini anlatmaktadır.

 

Bugün milyonlarca insan aynı kalabalığın içinde yürürken aslında kendi yalnızlığıyla baş başadır. Sokaklar dolu, meydanlar kalabalık, sosyal medya hesapları hareketlidir. Fakat bütün bu görüntünün altında sessiz bir boşluk büyümektedir. İnsanlar hiç olmadığı kadar birbirine yakın görünürken, hiç olmadığı kadar birbirinden uzak yaşamaktadır.

 

Eskiden bir insan kapınızı çaldığında yalnızca evinize değil, hayatınıza da girerdi. "Nasılsın?" sorusu bir nezaket cümlesi değil, bir gönül yoklamasıydı. Sorulan soru gerçekten merak edilir, verilen cevap gerçekten dinlenirdi. İnsanlar dertlerini anlatır, sevinçlerini paylaşır, acılarını bölüşürdü. Çünkü hayat, birlikte taşınan bir yük olarak görülürdü.

 

Bugün ise aynı soru soruluyor ama çoğu zaman cevabı beklenmiyor.

 

Koridorlarda, iş yerlerinde, alışveriş merkezlerinde, telefon görüşmelerinde ve sosyal medyada aynı kelime dolaşıyor:

 

"Nasılsın?"

 

Ve aynı hızla ezberlenmiş cevap geliyor:

 

"İyiyim."

 

Oysa kaç kişi gerçekten iyi?

 

Kaç kişi gece başını yastığa koyduğunda içindeki fırtınaları susturabiliyor?

 

Kaç kişi yüzündeki gülümsemenin arkasına sakladığı kırgınlıkları anlatabiliyor?

 

Geçtiğimiz günlerde bir hastane koridorunda yaşlı bir adamın telefon konuşmasına kulak misafiri oldum. Karşısındaki kişiye üç kez "İyiyim evladım, merak etmeyin" dedi. Ama sesi, söylediklerini yalanlıyordu. O yorgun tınıda yalnızlık vardı, özlem vardı, belki de anlatılamamış yılların yükü vardı. Telefon kapandıktan sonra koridorda tek başına oturmaya devam etti. İşte çağımızın özeti buydu. İnsanlar artık acılarını saklamayı, paylaşmaktan daha güvenli buluyor.

 

Çünkü modern dünya insanı dinlemeyi unuttu.

 

Herkes konuşuyor ama çok az kişi duyuyor.

 

Herkes anlatıyor ama çok az kişi anlıyor.

 

Herkes görünmek istiyor ama kimse gerçekten görmek istemiyor.

 

Sosyal medya çağında yüzlerce arkadaşımız, binlerce takipçimiz olabilir. Fakat gece yarısı içimizi açabileceğimiz kaç insan kaldı? Dijital kalabalıklar içinde büyüyen yalnızlık, çağımızın en sessiz salgını hâline geldi. İnsanlar fotoğraflarında mutlu, paylaşımlarında neşeli, cümlelerinde güçlü görünmeye çalışıyor. Oysa ekran kapandığında çoğu, kendi sessizliğiyle baş başa kalıyor.

 

Bir süre sonra bu durum yalnızca ilişkileri değil, insanın kendi ruhunu da yaralıyor. Sürekli "iyiyim" demeye alışan kişi, zamanla gerçekten ne hissettiğini de unutuyor. Acılar bastırılıyor, kırgınlıklar erteleniyor, gözyaşları gizleniyor. Fakat insan ruhu inkâr edilerek iyileşmez. Söylenmeyen her söz içeride büyür. Paylaşılmayan her hüzün biraz daha ağırlaşır.

 

Belki de bu yüzden günümüz insanı ne tam anlamıyla mutlu ne de tam anlamıyla üzgün. Ne hayatın neşesini yaşayabiliyor ne de hüznünü hakkıyla hissedebiliyor. Bir tür duygusal yorgunluğun içinde savruluyor. Şairin işaret ettiği yer tam da burasıdır: Duyguların köreldiği, samimiyetin azaldığı, insanların birbirine dokunmayı unuttuğu eşik.

 

Oysa insanın en temel ihtiyacı anlaşılmaktır. Bazen bir dostun omzuna dokunması, saatlerce süren nasihatlerden daha değerlidir. Bazen içtenlikle sorulan bir "Nasılsın?" sorusu, yıllardır taşınan bir yükü hafifletebilir. Çünkü insanı hayata bağlayan şey çoğu zaman başarılar, makamlar ya da servet değil; kendisini gerçekten duyan bir başka insanın varlığıdır.

 

Belki de yeniden öğrenmemiz gereken şey budur.

 

Daha samimi sormayı...

 

Daha dikkatli dinlemeyi...

 

Daha dürüst cevap vermeyi...

 

Çünkü insan, yalnızca konuşarak değil; anlaşılarak iyileşir.

 

Cahit Sıtkı'nın yıllar önce kurduğu bu cümle, bugün hâlâ yankılanıyorsa sebebi budur. Şair aslında bize kendi fotoğrafımızı göstermektedir. Aynaya baktığımızda gördüğümüz yüzün ardındaki yorgunluğu, sakladığımız kırgınlıkları ve söyleyemediğimiz sözleri...

 

Ve belki de çağımızın en büyük yalanı "İyiyim" kelimesidir.

 

Çünkü insanı öldüren çoğu zaman ölüm değil; anlaşılmadan yaşamaktır.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve turk360.tr sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.