Bu yazıyı kaleme alırken, zihnimin derinliklerinde yayımlayıp yayımlamamak arasında defalarca gitgeller yaşadım. Sessizliğin sığ sularında kalmak ile hakikatin fırtınalı denizine açılmak arasındaki o ince çizgide yürüdüm. Lakin "joker hakkımı" kullanmadan, bir kenara çekilip izlemek yerine tarihe silinmez bir şerh düşmek adına; son kararım yayımlamak yönünde oldu. Çünkü Friedrich Nietzsche’nin o sarsıcı eserinde dediği gibi: "Sahiden, ölmek için bile çok yorgunduk; şimdi uyanığız hâlâ ve devam ediyoruz yaşamaya - mezar odalarında!" Bazen bir yorgunluk çöker insanın omuzlarına; uykusuzluktan değil, anlaşılamamaktan. Hani anlatacak çok şeyiniz vardır da, anlatmaya bile takatiniz kalmamıştır ya; işte tam o sınırdayız. Sesimiz çıktığı kadar susuyoruz. Çünkü biliyoruz ki; yitirdiklerimiz yüzünden bizler artık bu evrenin kanserli hücreleriyiz. Sisteme uyum sağlayamayan, bu sahte "ahengi" bozan, düzen denilen o devasa yalanın içinde yerini bulamayan yabancılarız.

Toplumsal şiddet sarmalı ruhumuzu daraltırken; Gazze’de gökyüzüne bakmaya korkan çocuklardan, liyakatsiz yöneticilerin elinde eriyen değerlerimize kadar her şey bir çürümenin ispatı. Emeklinin sofrasındaki hüzün, memurun ve işçinin kaygısı, evlatları için kendini siper eden ana-babaların sessiz çığlığı... Hepsi aynı mezar odasının yankısı. Ancak bazı kırılmalar vardır ki, sadece yaşayanın sinesinde bir kor gibi kalır. Takvimlerin belli bir dönemi işaret etmesinden ziyade, o eşikten sonra yaşananlar asıl mesele... Üç maymunu oynayanları, kafasını kuma gömenleri, o süreçten itibaren sergilenen ikiyüzlülükleri bu yürek de tarih de not etti. Kimileri sessizliğe sığındı, kimileri menfaati için kılık değiştirdi; ama gerçekler, örtülemeyecek kadar çıplak kaldı.
Şimdi geriye dönüp bakınca soruyorum: Sahiden kusurlu olan ben miydim? Her şeyin sahte bir ahenk içinde döndüğü bu dünyada, yerimi bulamadığım için duyduğum o devasa öfke miydi beni suçlu kılan? Belki de hatalarım oldu ama artık görüyorum; bu dünya ile uyumsuzluğum benim kusurum değil, onurumdur. Uyandım, gözlerim açıldı. Zamanın, gerçeği çarpıtanların elinde nasıl bir safsataya dönüştüğünü gördüm. Beni ne yordu biliyor musunuz? İnkârlar, samimiyetsizlikler, vefasızlıklar ve dost maskesiyle menfaat avına çıkanlar... En çok da, vakti geldiğinde haklı çıkacağımı bilmenin o önceden gelen, zerreme kadar zerk olan ağır yorgunluğu içindeyim.
Bugün güç sarhoşluğuyla hakkaniyetten ve adaletten dem vurup, aslında bu kavramların içini boşaltanlara bir sözüm var: Attığınız o haksızlık bumerangı bir gün elbet geri dönecek. Bugün görmezden geldiğiniz o adalet kavramını, uzak olmayan bir zaman diliminde yana tutuşa, iliklerinize kadar arayacağınızdan zerre şüphem yok. İlahi terazi, kulun kurduğu teraziden çok daha hassas tartar.
Bu yapay düzene ruhunu uyduranlar, o eşikten sonra yaşananlara gözünü sımsıkı kapatanlar! Sizinle benim aramda, nefes almanın dışında hiçbir ortak nokta kalmadı. Siz uykunuzun konforunda, vicdanınızın sessizliğinde kaybolurken; ben o mezar odasında hakikati bekleyen uyanık ruhlardan biri olmanın bedelini ödüyorum.
Tarihe bir soru ile not düşelim: Kendi konforu için hakikati kurban edenlerin uykusu bu kadar derinleşmişken, dürüst kalmanın bedeli neden hep acımasızca bir zulüm olur?
Yorgunum gerçek dostlarım, yorgunum… Ama bilin ki; bu yorgunluk, pes etmiş bir ruhun değil, diz çökmemiş bir hakikatin yorgunluğudur.
