Hayat, çoğu zaman yaşadığımız şekliyle bir tiyatroyu andırır. İnsan, sahnede rolünü oynar; kimi zaman bilinçli, çoğu zaman farkında olmadan… Gündüzler ve geceler birbirini takip ederken, kişi çoğu kez bir gayeye yaslanmadan, sadece akışı izler.
Gün be gün yaşamayı tek amaç haline getiren insanın aslında bir yönü yoktur. Sadece yaşamak, tek başına bir anlam üretmez. Böyle bir varoluş, adeta “yaşayan bir bedende ölü bir ruh” hâline dönüşür. Dışarıdan canlı, içeriden yönsüz…
Çoğu zaman bizler de dünyanın meşgaleleri içinde oyalanır, takvadan ve teslimiyetten uzak bir hayatı normalleştiririz. Oysa Kur’an kıssaları, sadece anlatı değil; insanın kendine tuttuğu bir aynadır.
Bu yazıda, Hz. İbrahim’in oğlu Hz. İsmail’i kurban etmeye yönelmesi üzerinden, Ali Şeriati’nin yorumlarından da ilhamla bir anlam arayışına değinmeye çalışacağım. Ancak şunu da açıkça belirtmeliyim: Ben bir ilahiyatçı, din âlimi ya da uzman değilim. Bu satırlar, bir okuryazarın Kur’an kıssasına dair tefekkür denemesidir; kişisel bir okuma, bir iç muhasebedir.
Bu satırları kaleme aldığımda “Terviye” günüydü; yani Arefe’den bir gün önce. Kurban Bayramı’na yaklaşırken, Hz. İbrahim’in imtihanı yeniden insan zihnine düşüyor:
Hz. İbrahim’e rüyasında oğlunu kurban etmesi emredilir. O, tereddütsüz bir teslimiyetle bu emre yönelir. Hz. İsmail ise aynı teslimiyetle karşılık verir: “Emrolunduğunu yap, beni sabredenlerden bulacaksın.”
Ancak bu kıssa, yalnızca bir baba-oğul imtihanı değildir. Aynı zamanda teslimiyetin, sadakatin ve insanın Allah karşısındaki duruşunun sembolüdür.
Nihayetinde ilahi mesaj açıktır: Bu bir imtihandır ve İbrahim bu imtihanı kazanmıştır. Ona bir kurbanlık verilir ve İsmail bağışlanır. Burada asıl vurgulanan şey kan değil, teslimiyettir; et değil, takvadır.
Kur’an’ın ifadesiyle Allah’a ulaşan şey ne etlerdir ne de kanlar; O’na ulaşan yalnızca takvadır.
Bugün kurban ibadetini sadece dışsal bir ritüele indirgemek, bu derin anlamı kaçırmak olur. Kurban; fedakârlığın, Allah’a yakınlaşmanın ve insanın kendi bağlarından özgürleşmesinin sembolüdür.
Bu noktada Ali Şeriati’nin sorusu anlam kazanır: “Senin İsmail’in kim?”
Çünkü her insanın hayatında bağlı olduğu, tutunduğu ve terk etmekte zorlandığı “İsmail”ler vardır. Bazen bu bir makamdır, bazen bir alışkanlık, bazen bir dünya sevgisi, bazen de insanın kendi nefsidir.
Asıl mesele, sadece bir hayvanı kurban etmek değildir. Asıl mesele, insanı Allah’tan uzaklaştıran bağları fark edebilmektir.
Elbette bu hakikati anlamayan ya da farklı yorumlayan insanlar olabilir. Ancak meseleye yüzeysel bakıldığında kurban yalnızca bir “kesme eylemi” olarak görülür. Oysa derinlikte, insanın kendi iç dünyasında yaptığı bir teslimiyet sınavı vardır.
Sonuçta sorulması gereken soru hâlâ aynıdır:
Senin İsmail’in kim?
Çünkü insan, ancak kendi “İsmail”ini tanıdığı ölçüde gerçekten teslim olabilir.


