Dünya, kendi cüssesinden daha küçük yürekli insanların panayırıydı ve o, bu panayıra çok fazla gelen bir zarafetin adıydı. Resmiyetin, kimliklerde yazan isimlerin ne önemi vardı ki? Hassas, narin ve kırılgan yapısı yüzünden ben ona hep "Nazik" derdim. Zira ruhu adı gibi, kelimelerin kendisi gibi nazikti. Bir gelincik gibi rüzgarın en hafifinden bile incinir, bir kuğu gibi sessizce acırdı. Onun bu kırılganlığı, daha çocukluk dönemlerinde, hayatın en sert yüzüyle tanışmasından miras kalmıştı kalbine. Annesini çok küçük yaşta kaybetmenin o telafisi imkansız üzüntüsüyle, bir kanadı hep kırık büyümüştü. Ömrü boyunca o derin anne eksikliğinin soğukluğunu hissetse de, hayata sımsıkı sarılmaktan, direnmekten hiç vazgeçmedi. İlmek ilmek dokuduğu o rengarenk halılar, aslında çocuk kalbindeki o sessiz eksikliğin, hayata tutunma çabasının ve sabrın iplikle yazılmış hikayeleriydi. Tezgâha attığı her düğümde, ruhundaki o derin boşluğu ve sevgisizliği güzellikle kapatmaya çalıştı.
Zaman acımasız bir rüzgar gibi esti üzerinden, yaklaşık son bir yılda o naif zihnini sisli bir unutkanlık kapladı. Hatıralar, yürüdüğü yollar, o eski evlerin kapıları ve halı dokuduğu o gençlik günleri birer birer silindi. Ama dilinden hiç düşmeyen, adeta bir hayat felsefesi gibi kalbine kazıdığı o cümle hiç unutulmadı: "Emanet... Her şey emanet," derdi. Haklıydın Nazik'im; bizler zaten tüm varlığımızla O'na aittik ve nihayetinde yine O'na dönecektik. Sen bu dünyada hiçbir şeye sahiplenerek bakmadın, her acıyı da her sevinci de geçici, kutsal birer emanet gibi taşıdın o narin omuzlarında. Zihni geçmişin yükünü taşımak istemediğinde bile, özlemleri hep taze, hep ilk günkü gibi derindi. Çocukluğuna, babasının şefkatine sığınırdı o sisli anların arasında. "Babam beni hep akıllı kızım diye severdi. Gelse de akıllı kızını görse..." diye sayıklardı. O koca çınarın, babasının özlemiyle çarpan kalbi, aslında bu dünyanın sığlığından kaçıp sığınacak güvenli bir liman arıyordu. Bir torun olarak kalbini hep hoş tutmaya, o narin ruhunun sızılarını dindirmeye çalıştım.
Ve sonra, o büyük sessizliğin, amansız bir eşiğin kenarına gelip dayandı ömür. Mekanik, soğuk ve beyaz bir sessizliğin hakim olduğu o yoğun bakım odasında, tam 25 gün sürdü onun o amansız direnişi. Ve 25'nci gün o acı haber geldiğinde, gözlerimin önünden bir film şeridi gibi geçti koskoca bir hayat. Küçük yaşta annesiz kalan o küçük kız çocuğu, sabırla dokuduğu halılar, babasının akıllı kızı... Hepsi birer birer geçti gözlerimin önünden. Tutunacak tüm dalları kırılmıştı artık; o emanet canı, asıl sahibine teslim etme vakti gelmişti. Yorgun kanatlarını çırparak sığındığı o beyaz örtülerin altından, ait olduğu o ebedi makama uçup gitti.
"İnna lillâhi ve innâ ileyhi râciûn."
Şimdi arkanda bıraktığın bu dünya daha çorak, daha sessiz Nazik’im. Biz Allah'tan geldik ve şüphesiz yine O'na döneceğiz; işte sen, bu ilahi hakikati ömrün boyunca o "her şey emanet" deyişinle zaten fısıldayıp durmuştun bize. Bu yazı, sana olan vedam ve asla bitmeyecek vefa borcumdur. Sana bir torun sözü olsun: Sen duymasan da, görmesen de; bıraktığın o sessiz bahçede her sabah minik bir kuş, bir güle meşk etmeye devam edecek. Senin o naif ruhunu, sana yakıştırdığım o güzel "Nazik" adını fısıldayacak gökyüzüne. Küçük yaşta kaybettiğin annene kavuştun, babanın o çok sevdiği "akıllı kızı" artık en güvenli limanda, asıl yuvasında. Bu dünyada gösterdiğin o sessiz, o asil ve zarif direnişini bu torunun nesiller boyu minnetle yaşatacak. Huzurla uyu minik kuşum... Emanetini sahibine lekesizce teslim eden Nazik'im... Vedan dilde, vefan yürektedir. Mekanın cennet, makamın âli olsun.

