Dünya sinemasında dikkat çeken yapımlardan biri olan Arınma Günü (The Purge), ilk bakışta bir korku ve gerilim filmi gibi görünse de aslında toplumların adalet, güç, eşitsizlik ve şiddetle kurduğu ilişkiyi sorgulayan güçlü bir politik alegoridir.
Filmde yılda bir gün, belirli saatler arasında tüm suçlar serbest bırakılır. Devlet, bu uygulamanın toplumsal öfkeyi boşaltacağını, insanların biriktirdiği kin ve nefret duygularını dışa vurmasına imkân tanıyacağını savunur. Böylece yılın geri kalanında daha huzurlu ve dengeli bir toplum oluşacağı iddia edilir.
Ancak hikâye ilerledikçe ortaya çıkan tablo çok farklıdır. Arınma olarak sunulan bu süreç, gerçekte güçlülerin daha da güç kazandığı, zenginlerin kendilerini koruyabildiği, yoksulların ve savunmasızların ise hedef haline geldiği bir düzene dönüşür. Bu noktada arınma söylemi adaletin yerini almak yerine, adaletsizliği görünmez kılan bir araç işlevi görür.
Filme sosyolojik bir perspektiften bakıldığında önemli bir paradoksla karşılaşılır. İktidarlar ve siyasal aktörler çoğu zaman toplumu daha temiz, daha adil ve daha sağlıklı hale getirme vaadiyle ortaya çıkar. Ancak “arınma” kavramı açık ve net biçimde tanımlanmadığında, kolaylıkla dışlayıcı ve ayrıştırıcı bir siyasi dile dönüşebilir. Arınma kimin için yapılacaktır, neye karşı olacaktır ve hangi hukuki çerçeve içinde gerçekleşecektir? Film, tam da bu soruların cevapsız bırakıldığı noktada arınmanın nasıl bir güç mekanizmasına dönüşebileceğini gözler önüne serer.
Bugün Türkiye siyasetinde Cumhuriyet Halk Partisi Butlan Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu tarafından dile getirilen “arınma” söylemi de sosyolojik açıdan benzer tartışmaları beraberinde getirmektedir.
İlk bakışta bu kavram, yolsuzluklardan, haksızlıklardan ve yozlaşmadan uzaklaşmayı ifade ediyor gibi görünür. Ancak sınırları net çizilmediğinde, toplumun farklı kesimleri tarafından farklı şekillerde yorumlanabilir. Çünkü her siyasi hareket kendi arınma tanımını oluşturabilir ve bu durum, ortak hukuk anlayışının yerini siyasi değerlendirmelerin alması riskini doğurabilir.
Arınma Günü filmindeki temel mesele de tam olarak budur. Devlet, toplumsal sorunları çözmek yerine onları belirli bir zaman diliminde serbest bırakarak kontrol altında tuttuğunu düşünür. Oysa ortaya çıkan sonuç, adaletin güçlünün insafına bırakılmasıdır.
Sosyolojik açıdan değerlendirildiğinde gerçek dönüşüm, insanların ya da grupların tasfiye edilmesiyle değil, kurumların güçlendirilmesiyle mümkün olur. Eğer arınma söylemi kurumsal adaletin yerine siyasi hesaplaşmanın dili haline gelirse, beklenen temizlenme yerine yeni kutuplaşmaların ortaya çıkması kaçınılmaz olabilir.
Sizle beraber olanlar arınmış, karşınızda olanlar “arınamaz” olurlar(!)
Bir toplumun sorunlarından arınmasının yolu öfkeyi serbest bırakmak değil, adaleti güçlendirmektir. İntikam duygusunun hâkim olduğu yerde güven duygusu gelişmez. Korku üzerine kurulan düzenler kısa vadede ayakta kalabilir; ancak kalıcı toplumsal barış ancak hukuk, vicdan ve eşitlik temelinde inşa edilebilir.
Arınma Günü filmi bize şu soruyu düşündürüyor; toplumları gerçekten arınmak ister mi, yoksa bazıları “arınma” söylemini kullanarak kendi gücünü pekiştirmeye mi çalışır?
Bir ülkede arınmanın gerçek ölçüsü, kaç kişinin susturulduğu değil; hukukun karşısında herkesin eşit olup olmadığıdır.


