“Sıvasız evlerin çocukları…”
Bu ifade yıllardır bu ülkenin acı bir gerçeğini anlatmak için kullanılıyor. Anadolu'nun köylerinden, kasabalarından, dar gelirli mahallelerinden askere giden çocukları…
Kimi geri dönemedi. Kimi döndüğünde artık bir kolu yoktu. Kiminin bacağı yoktu. Kimi gözlerini bıraktı dağlarda. Kimi bedeninde şarapnel parçalarıyla döndü. Bir başka ifadeyle, daha hayatlarının baharında ağaç gibi budandılar.
Ama yaşadılar. Ve biz onlara “gazi” dedik. Birkaç gün önce Ankara Güvenpark'tan emniyet güçleri vasıtasıyla zor kullanılarak güvenperk dışına taşındılar.
Kamuoyuna yansıyan görüntüler nedeniyle hepimizin kendimize bir soru sorması gerekiyor:
Gaziler bizden ne istiyor, biz onlara ne veriyoruz?Öncelikle bir hakkı teslim edelim. Devlet gaziler için hiçbir şey yapmıyor demek doğru değildir. Türkiye'de şehit yakınları, gaziler, vazife ve harp malulleri için aylık, sağlık, istihdam, ulaşım, eğitim, konut ve sosyal destek alanlarında önemli düzenlemeler bulunmaktadır.
Nitekim TBMM'de 9 Ağustos 2026'da kabul edilen ve 18 Ağustos'ta Resmî Gazete'de yayımlanan 7594 sayılı Kanun da bazı önemli iyileştirmeler getirildi. Bakıma muhtaç gazi ve malullere yapılan ödeme net asgari ücretin iki katından iki buçuk katına çıkarıldı; bazı vazife malulleri ile erbaş ve erlerin aylıklarında iyileştirmeler yapıldı.
Bunları görmezden gelmek objektif olmaz. Ama madalyonun diğer yüzü de var. Gaziler hâlâ “eşit hak” diyor. Özellikle er ve erbaş statüsündeki gazilerin itirazı şu noktada yoğunlaşıyor:
Aynı çatışmada yaralandık, aynı kurşunun karşısında durduk, aynı vatan için bedenimizden parça verdik; neden sosyal ve ekonomik haklarımız statümüze ve rütbemize göre bu kadar farklılaşıyor?
İşte tartışılması gereken soru budur.
Bir asker çatışmaya girdiğinde kurşun onun rütbesini sormuyor. Mayın, “Sen ersin, sen subaysın.” demiyor. Terör örgütü ateş ederken bordro derecesine bakmıyor. O halde devletin sosyal koruma sisteminin de fedakârlığın ortak paydasını daha güçlü biçimde dikkate alması gerekiyor.
Gazilerin taleplerinin yalnızca maaş olmadığını hepimiz biliiyoruz. Terörle mücadelede yaralandığı hâlde mevcut kriterler nedeniyle gazilik veya malullük haklarından tam olarak yararlanamadığını söyleyenler var. Emsal aylık uygulamasındaki farklılıkların giderilmesini isteyenler var. Konut ve kira desteklerinin daha kapsayıcı olmasını isteyenler var. Şeref aylıklarının günün ekonomik şartlarına göre düzenlenmesini talep edenler var.
Ve çok önemli bir mesele daha var: Protez.
Mevzuat, belirli kapsamdaki gazilerin ihtiyaç duyduğu ortez, protez ve diğer iyileştirici araçların SGK tarafından karşılanmasını öngörüyor. Kâğıt üzerinde doğru. Fakat mesele yalnızca protezin parasını ödemek değildir.
Gazinin o proteze ulaşabilmesi, bakımını yaptırabilmesi, değiştirebilmesi ve bütün bu işlemleri pozitif ayrımcılıkla, insan onuruna yaraşır şekilde gerçekleştirebilmesi gerekmez mi?
TBMM'de dahi protez işlemleri için gazilerin farklı illerden Ankara'ya gelmek zorunda kalmaları eleştiri konusu olmuştur. Bir bacağını bu ülke için bırakmış insana yüzlerce kilometre yol yaptırıyorsanız, sistemin kendisini yeniden değerlendirmeniz gerekmez mi?
Gazi mevzuata uyum sağlamak zorunda bırakılmamalı. Mevzuat gaziye uyum sağlamalıdır.
Gelelim Güvenpark'a…
Haftalardır haklarını anlatmaya çalışan gazilerin bulunduğu alana sabaha karşı müdahale edildiğine ve gazilerin buradan götürüldüğüne ilişkin görüntüler kamuoyuna yansıdı. Ardından yerde kalan protezlerin siyah poşetlere konulduğunu gösteren görüntüler sosyal medyada yayıldı.
O görüntülerin teknik, idari ve operasyonel açıklaması yapılabilir.
“Toplanması gerekiyordu.” “Koruma amacıyla konuldu.” “Başka uygun malzeme yoktu.”
Belki bunların hepsi söylenebilir.
Fakat bazı meseleler yalnızca prosedürle açıklanamaz. Çünkü devlet yönetiminde algı da yönetimin bir parçasıdır.
O siyah poşetin içinde sıradan bir eşya yok.
Bir insanın bacağı var. Bir insanın kolu var.
Daha doğrusu, kaybettiği kolunun ve bacağının yerini tutmaya çalışan hayat parçası var.
Onu kullanan kişi o uzvunu piknikte, trafik kazasında veya dikkatsizliği nedeniyle kaybetmedi. Bu ülkenin görevlendirdiği yerde, vatanı için kaybetti. İşte bu nedenle mesele yalnızca “protez nereye konuldu?” meselesi değildir.
Mesele devlet ile fedakârlık yapan vatandaş arasındaki vefa ilişkisidir. Polisi de suçlamanın kolaycılığına kaçmamak gerekir. Polis kendisine verilen görevi yerine getirir. Görevini yerine getirirken göz yaşlarını tutamayan polisleri hepimiz gördük. Burada tartışılması gereken kişilerden çok sistemdir.
Asıl soru şudur: Gazilerimizin haftalarca bir parkta yatmasını gerektirecek noktaya neden geldik? Neden onları daha ilk gün masaya oturtamadık? Neden bütün gazi derneklerinin, ilgili bakanlıkların, SGK'nın, TBMM'nin ve uzmanların katılacağı üstün kamu yararını gözeten, sürekli ve sistemli bir mekanizma kuramadık?
Neden sorun ortaya çıktıktan sonra yönetiyoruz da ortaya çıkmadan çözemiyoruz? Türkiye'nin ihtiyacı yeni bir tartışma değil, kalıcı bir Gazi Hakları Sistemidir.
Mevzuat onlarca farklı düzenleme arasında dağınık olmamalı. Statü farklılıkları objektif biçimde incelenmeli. Benzer fedakârlıklara benzer sosyal koruma sağlanmalı. Protez ve rehabilitasyon hizmetleri gazinin beklentisinin de üzerinde bir hizmet anlayışı ile gazinin ayağına giderek çözülmeli. Hizmet gazinin ayağına götürülmeli.
Gazilerin sorunlarını doğrudan dinleyen sürekli bir danışma kurulu oluşturulmalı. Ve en önemlisi, hiçbir gazi hakkını anlatabilmek için haftalarca bir parkta yatmak zorunda kalmamalıdır.
Gaziler ayrıcalık istemiyor. Söyledikleri esasen çok basit: “Fedakârlığımızı unutmayın ve aramızda adaletsizlik oluşturmayın.”
Bu talebe iktidar-muhalefet kavgasıyla yaklaşmak yapılabilecek en büyük yanlış olur.
Gazinin siyasi partisi olmaz. Şehidin siyasi görüşü olmaz. Vatan savunmasının iktidarı, muhalefeti olmaz.
Bugün bir başka şeyi de sorgulamalıyız. Şehit cenazelerinde en ön sıraya geçmek için yarışıyoruz. Gaziler Günü'nde fotoğraflar çektiriyoruz. Minnet ve şükran duygularımızı ifade ediyoruz. “Şehitlerimizin ve gazilerimizin hakkını ödeyemeyiz.” diyoruz.
Doğrudur. Ödeyemeyiz. Ama hiç değilse haklarını eksiksiz ödeyebiliriz.
Hiç değilse onları gönül kulağıyla dinleyebiliriz. Hiç değilse bürokrasinin kapılarında dolaştırmayabiliriz. Hiç değilse bir protezi yalnızca medikal cihaz olarak görmeyebiliriz.
Çünkü o protezin yanında olmayan bir kol vardır. Olmayan bir bacak vardır. Görmeyen bir göz vardır. Duymayan bir kulak vardır.
Ve o eksikliğin arkasında bu ülke için ödenmiş ağır bir bedel vardır. Sıvasız evlerin çocukları bu vatan için ağaç gibi budandı. Bize düşen onları yeniden budamak değil; kalan dallarından hayata tutunabilmeleri için yanlarında durmaktır. Devletin büyüklüğü yalnızca güçlü ordusuyla ölçülmez. O ordunun gazisine nasıl davrandığıyla da ölçülür.
İnsanı Yaşat ki; Devlet Yaşasın… Bayrağına sahip çık ki; şehitlerin emaneti yaşasın.
Gazine sahip çık ki; milletin gururu, onuru yaşasın…

