İnsan hayatı belirsizliklerle çevrilidir. Bugün sağlıklıyız. Çalışıyoruz. Gelir elde ediyoruz. Evimizin geçimini sağlıyoruz. Peki ya yarın?
Bir çalışan hastalanabilir. İş kazası geçirebilir. Meslek hastalığına yakalanabilir. Çalışma gücünü kaybedebilir. İşsiz kalabilir. Yaşlanabilir.
Bir aile, evin geçimini sağlayan kişiyi kaybedebilir. Bir çocuk dünyaya gelir. Ailenin mutluluğu büyürken giderleri de artabilir. Hiç beklenmeyen bir sağlık sorunu yıllarca oluşturulan ekonomik dengeyi birkaç ay içinde değiştirebilir.
İşte sosyal güvenlik tam da burada başlar. Çünkü insan yalnızca bugünün şartları içinde yaşamaz. Yarını da düşünmek zorundadır.
Sosyal güvenlik neden vardır? Sosyal Güvenlik Kurumu, sosyal güvenliğin ortaya çıkışını insanların yaşamları boyunca karşılaştıkları mesleki, fizyolojik ve sosyo-ekonomik risklerle açıklıyor. İş kazası ve meslek hastalığı mesleki risklerdir. Hastalık, analık, malullük, yaşlılık ve ölüm fizyolojik riskler arasında değerlendirilir.
İşsizlik, çocuk sahibi olmak ve aile hayatında ortaya çıkan bazı ekonomik değişiklikler ise sosyo-ekonomik riskler kapsamında ele alınabilir. SGK, sosyal güvenliği bütün bu riskler karşısında insanların bugününü ve yarınını ekonomik ve sosyal bakımdan güvenceye almayı amaçlayan bir sistemler bütünü olarak tanımlıyor.
Buradaki temel kavram risktir.
Çünkü sosyal güvenlik sistemi çoğu zaman hayatımızdaki bir risk gerçekleştiğinde görünür hâle gelir. Hastalandığımızda sağlık güvencesini düşünürüz. İş kazasında geçici ya da sürekli gelir kaybını düşünürüz. Çalışma gücümüz azaldığında geleceğimizi düşünürüz. İşsiz kaldığımızda gelir güvencesini düşünürüz. Yaşlandığımızda emekliliği düşünürüz. Ölüm hâlinde ise geride kalan eşin ve çocukların geleceği gündeme gelir.
Bu olayların ortak bir sonucu vardır: Gelir azalır veya gider artar. Bazen ikisi birden gerçekleşir.
Anayasa Mahkemesi de sosyal güvenliği, kişilerin iradesi dışında ortaya çıkan sosyal risklerin kendileri ve bakmakla yükümlü oldukları kişiler üzerindeki gelir azaltıcı ve harcama artırıcı etkilerini en aza indiren bir güvence olarak değerlendirmektedir.
İşte sosyal güvenliğin özü budur. Sosyal güvenlik sadece emeklilik değildir. Toplumumuzda sosyal güvenlik denildiğinde çoğu insanın aklına önce emeklilik geliyor.
Ne zaman emekli olurum? Kaç gün primim var? Emekli aylığım ne kadar olacak? Elbette bunlar önemlidir.
Ama sosyal güvenliği yalnızca emeklilikten ibaret görmek büyük bir kavramsal eksikliktir. Emeklilik, sosyal güvenlik sisteminin yalnızca bir bölümüdür. Sosyal güvenlik çok daha geniştir. Çalışma hayatını ilgilendirir. Sağlığı ilgilendirir. İş kazalarını ve meslek hastalıklarını ilgilendirir. Analığı ilgilendirir. Malullüğü ilgilendirir. İşsizliği ilgilendirir. Yaşlılığı ve ölümü ilgilendirir. Çocukları ve aileleri ilgilendirir. Yoksullukla mücadeleyi ilgilendirir.
Uluslararası Çalışma Örgütü de sosyal korumayı veya sosyal güvenliği, bireylere yaşam döngüsü boyunca karşılaştıkları risklere karşı koruma sağlayan bir sistem olarak değerlendiriyor. ILO çerçevesinde çocuk ve aile yardımları, analık, işsizlik, iş kazaları, hastalık, sağlık hizmetleri, yaşlılık, malullük-engellilik ve geride kalanlara yönelik güvenceler sosyal korumanın temel alanları arasında bulunuyor.
Dolayısıyla mesele yalnızca emekli aylığı değildir. Mesele, insanın hayat yolculuğudur. Doğumdan yaşlılığa kadar uzanan bu yolculukta insanın yalnız bırakılmamasıdır.
Anayasamız da konuya bu açıdan bakıyor. Anayasa’nın 60. maddesi son derece açık:
“Herkes, sosyal güvenlik hakkına sahiptir.”
Devamında ise devlete bu güvenliği sağlayacak tedbirleri alma ve gerekli teşkilatı kurma görevi veriliyor. Burada çok önemli bir kelime var:Herkes.
Demek ki sosyal güvenlik bir lütuf değildir. Bir yardım kampanyası değildir. Devletin iyi niyetine bırakılmış bir uygulama değildir.
Bir haktır. Devlet açısından ise bir sorumluluktur.
Sosyal güvenlik; “insan hakkı” ve esas itibarıyla “devlet görevi” ekseninde değerlendirilmelidir. Bu nedenle sosyal güvenlik politikalarını yalnızca bütçe rakamları üzerinden tartışmak eksik kalır.
Elbette sistem sürdürülebilir olmalıdır. Gelir-gider dengesi önemlidir. Aktüeryal hesaplar önemlidir. Kayıt dışı istihdamla mücadele önemlidir. Prim gelirleri önemlidir. Ama bütün bu hesapların merkezinde insan vardır.
İnsan yoksa sistemin de anlamı yoktur. Sosyal güvenliğin nihai amacı yalnızca aylık bağlamak veya sağlık giderini karşılamak değildir. İnsanın, hayatın beklenmedik darbeleri karşısında onurunu koruyarak yaşayabilmesini sağlamaktır.
Bu nedenle güçlü bir sosyal güvenlik sistemi için üç konuya özellikle önem vermeliyiz.
Birincisi, kapsayıcılık. Hiç kimse sosyal riskler karşısında sistemin dışında bırakılmamalıdır.
İkincisi, sürdürülebilirlik. Bugünün haklarını korurken gelecek kuşakların sosyal güvenlik hakkını da güvence altına alan mali ve kurumsal yapı kurulmalıdır.
Üçüncüsü ise sosyal güvenlik bilinci. Vatandaş yalnızca emeklilik tarihini değil, hangi sosyal risk karşısında hangi haklara sahip olduğunu da bilmelidir.
Çalışan haklarını bilmeli. İşveren yükümlülüklerini bilmeli. Gençler sosyal güvenlik sistemini çalışma hayatına girdikleri ilk günden itibaren öğrenmeli. Üniversitelerde sosyal güvenlik bilinci geliştirilmelidir. Kayıt dışı çalışmanın yalnızca bugünkü ücreti değil, insanın geleceğini de etkilediği anlatılmalıdır.
Çünkü sosyal güvenlik, yaşlandığımızda hatırlayacağımız bir sistem değildir. Doğduğumuz günden hayatımızın sonuna kadar bizi ilgilendiren bir toplumsal güvence düzenidir.
Bugün çalışıyor olabiliriz. Bugün gelirimiz olabilir. Bugün kimseye ihtiyaç duymadan yaşayabiliriz. Ama yarının ne getireceğini hiçbirimiz bilmiyoruz.
İşte sosyal devlet tam da bunun için vardır. İşte sosyal güvenlik tam da bunun için vardır.
Sosyal güvenlik yalnızca emekliliğimizin değil, belirsizliklerle dolu hayat karşısında insan onurunun güvencesidir.

