Bazı yerlerden ayrılırsınız. Ama o yer sizden hiç ayrılmaz. Benim için İnciraltı böyledir.
1982–1986 yılları arasında Dokuz Eylül Üniversitesi İşletme Fakültesinde öğrenciydim. İzmir’de, İnciraltı Atatürk Öğrenci Yurdu’nda kalıyordum.
Bugün geriye dönüp baktığımda görüyorum ki orada yalnızca üniversite okumadık.
Hayatı öğrendik. Dostluğu öğrendik. Paylaşmayı öğrendik. Birlikte gülmeyi, birlikte üzülmeyi, bazen son paramızı paylaşmayı öğrendik. Ve farkında olmadan bir ömür sürecek kardeşliklerin temelini attık.
O yıllarda hepimiz çok gençtik. Elimizde birkaç parça eşya bulunan valizlerimiz, cebimizde sınırlı harçlığımız, önümüzde kocaman bir hayat vardı. Henüz kim olacağımızı bilmiyorduk.
Kimimiz doktor, kimimiz mühendis, kimimiz akademisyen, kimimiz bürokrat, kimimiz iş insanı olacaktı. Hayat bizi farklı şehirlere, farklı mesleklere, farklı hikâyelere götürecekti.
Ama o günlerde bunların hiçbirini bilmiyorduk. Biz sadece öğrenciydik. Ve İnciraltı’nda aynı hayatı paylaşıyorduk. Aynı koridorlardan geçiyorduk. Aynı yemekhanede sıraya giriyorduk. Aynı odalarda ders çalışıyorduk. Aynı ranzalarda uyuyorduk. Bazen kavga ediyor, biraz sonra yeniden barışıyorduk. Bazen cebimizde para olmuyordu ama kahkahamız eksik olmuyordu.
İnciraltı deyince insanın hafızasına önce küçük görüntüler geliyor. Mandalina bahçeleri. Su savaşları. Yemek sıraları. Gece yarısı sohbetleri. Sınav telaşları. Bir arkadaşın yatağının kenarına oturup saatlerce konuşmalar. Yurt Müdürümüz Orhan Tetik, Blok amirlerimiz Murtaza abi, Erol abi, Gazanfer abi, Oya hanım, Tonton Amca, Apo dayı, Karadot Ahmet
İnciraltı sakinleri : Memiş Abi. Maksut Abi. Bakkal Şener Abi. Kır Kahvesi, Çimlen Gaziantep Lokantası… Ve yurdun hafızasında iz bırakmış nice insan…
Bugün bunları anlatırken gülüyoruz. Ama o gün bunların birer “hatıra” olduğunun farkında değildik. Hayatın kendisiydi.
Gençtik. Zamanın hiç bitmeyeceğini sanıyorduk. Bir arkadaşımızın odasına gidiyorduk. Bir çay koyuluyordu. Sohbet başlıyordu. Ders unutuluyordu. Saat unutuluyordu. Hayat unutuluyordu.
Bugün düşünüyorum da belki en zengin olduğumuz dönem o yıllardı. Cebimizde çok paramız yoktu. Ama arkadaşımız çoktu.
Sonra üniversite bitti. Valizlerimizi topladık. Birer birer yurttan ayrıldık.
Hayat başladı. İşler, evlilikler, çocuklar, görevler, başarılar, hayal kırıklıkları, hastalıklar, yitirdiğimiz arkadaşlar…
Yıllar birbirini kovaladı. Kimimizi hayat Ankara’ya götürdü. Kimimizi İstanbul’a. Kimimizi Anadolu’nun farklı şehirlerine. Kimimizi başka ülkelere.
Uzun süre birbirimizi göremediğimiz arkadaşlarımız oldu. Ama yıllar sonra yeniden bir araya geldiğimizde çok ilginç bir şey yaşadık. Aradan geçen onca yıl sanki yok olmuştu. Sarmaş dolaş olduk, sımsıkı kucaklaştık.
Bir arkadaş eski lakabıyla sesleniyordu. Bir başkası kırk yıl önceki bir olayı anlatmaya başlıyordu. Cümlenin devamını başka biri getiriyordu.
Kahkahalar yine aynıydı. Bakışlar yine aynıydı. Eski şakalar hâlâ komikti. Ve insan o anda anlıyordu:
Bazı dostlukların yaşı yoktur. Yıllar sonra İnciraltı’nda yeniden bir araya gelmek bambaşka bir duyguydu. Hele yeniden yurtta kalmak, tekrar o ranzalara uzanmak. İnsanın hayatında kolay kolay yaşayamayacağı bir duygudur.
Saçlar ağarmış. Yüzlerde yılların izleri oluşmuş. Çocuklarımız büyümüş. Bazılarımız torun sahibi olmuş. Hepimizin taşıdığı unvanlar, makamlar ve meslekler var. Ama İnciraltı’nın kapısından içeri girdiğimizde bunların hiçbirinin önemi kalmıyor.
Doktor değilsiniz. Mühendis değilsiniz. Bürokrat değilsiniz. Profesör değilsiniz. İş insanı değilsiniz. Sadece eski oda arkadaşınızın karşısındaki o gençsiniz.
Yeniden öğrenci oluyorsunuz. Yeniden 18–20 yaşlarına dönüyorsunuz. Ve yıllar sonra aynı ranzaya başınızı koyduğunuzda, içinizde çok eski bir çocuk uyanıyor.
İşte biz o çocuklara “İnciraltı Çocukları” diyoruz.
Ama yıllar yalnızca güzel hatıralar bırakmıyor. Zaman bazı arkadaşlarımızı bizden aldı. Her buluşmada eksilen sandalyelerimiz var. Bir zamanlar yan yana oturduğumuz, aynı koridorda yürüdüğümüz, birlikte güldüğümüz bazı arkadaşlarımız bugün aramızda değiller.
Onların isimleri geçtiğinde sohbetin sesi biraz azalıyor. Boğazımız düğümleniyor, gözlerimiz doluyor. Kahkahaların arasına kısa bir sessizlik giriyor.
Çünkü insan yaş aldıkça dostluğun yalnızca birlikte gülmek olmadığını daha iyi anlıyor. Dostluk biraz da hatırlamaktır. Vefa göstermektir. Aramızdan ayrılanların adını yaşatmaktır.
Bu vesileyle Cemil Özeren’i, Metin Arolat’ı, Hüseyin Gün’ü, İfrit’i, Hasan’ı, İlhan’ı, Yusuf’u, Yiğit’i, Güven’i, Ayfer’i, Sevil’i, Gülay’ı, Banu’yu Şehnaz’ı ve bugün aramızda olmayan bütün İnciraltı’lı kardeşlerimizi saygı, sevgi ve rahmetle anıyorum.
Onlar artık bizle aynı masaya oturamıyor olabilirler. Ama bizim hatıralarımızda sandalyeleri hâlâ duruyor. Bir şarkıda. Bir fotoğrafta. Bir yurtta. Bir odada. Bir arkadaş sohbetinde. Bazen tek bir cümlede yeniden yanımıza oturuyorlar.
Bugün toplum olarak en fazla ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biri belki de bu eski yurt hayatının bize öğrettiği duygudur: Birlikte yaşamak. Aynı düşünmek zorunda olmadan arkadaş kalabilmek. Birbirimizin eksiğini tamamlamak. Bir arkadaşımız zor durumdaysa elinden tutmak.
Sevinci çoğaltmak. Acıyı paylaşmak.
Birbirimizin başarısından gurur duymak. Dostluğu menfaatin üzerinde tutmak. Biz bunları belki kitaplardan öğrenmedik. Bir yurt odasında öğrendik. Bir ranzanın kenarında öğrendik. Bir tabak yemeği paylaşırken öğrendik. Parasız kaldığımız bir gün öğrendik. Bir arkadaşımız hastalandığında öğrendik.
O nedenle İnciraltı yalnızca öğrencilik hayatımızın geçtiği bir yer değildir. Bizim için bir okul daha vardı orada: Hayat okulu.
Yıllar geçiyor. Bunu durduramıyoruz. Aynaya baktığımızda zamanın izlerini görüyoruz. Ama insanın yaşı yalnızca nüfus kâğıdında yazmıyor.
Bazen bir şarkı sizi 1984’e götürüyor. Bazen eski bir fotoğraf. Bazen bir arkadaşın sesi. Bazen “Hatırlıyor musun?” diye başlayan tek bir cümle.
Ve bir anda yıllar ortadan kalkıyor. İşte İnciraltı buluşmaları bizim için biraz böyle. Birbirimize baktığımızda bugünkü halimizi değil, yıllar önceki halimizi de görüyoruz. Bir arkadaşınıza baktığınızda karşınızda sadece bugünkü adam durmuyor. Arkasında 20 yaşındaki genç de duruyor.
İnsanı duygulandıran şey budur. Bugün bir İnciraltı çocuğu olarak geriye baktığımda büyük bir şükran duyuyorum.
İyi ki o yurtta kalmışım. İyi ki o insanları tanımışım. İyi ki birlikte gülmüşüz. İyi ki kavga etmiş, barışmış, paylaşmışız. İyi ki yıllar sonra yeniden birbirimizi bulmuşuz.
Ve iyi ki hâlâ bir araya gelebiliyoruz. Çünkü hayat insanın önüne çok insan çıkarıyor. Ama çok azı hayatınızın kırk yıl sonrasında hâlâ yanımızda kalıyor.
İnciraltı bize bunu verdi. Bir ömürlük dostluk. Ahde vefa. Dayanışma. Birlik. Beraberlik. Dostluk. Kardeşlik.
Ve her buluşmada yeniden hatırladığımız o güzel gençlik… Biz yıllar önce valizlerimizi alıp İnciraltı’ndan ayrıldığımızda bir yurttan çıktığımızı sanıyorduk. Meğer sadece binadan ayrılmışız. İnciraltı bizimle gelmiş.
Hayat bizi büyüttü. Saçlarımızı ağarttı. Bizi farklı yerlere savurdu.
Ama bir şeyi değiştiremedi: Biz hâlâ İnciraltı Çocuklarıyız.
28-30 Ağustos’ta İnciraltında buluşmak dileğiyle
Saygıdan sevgiden besleniyoruz
Yürekten yüreğe sesleniyoruz
Hepimiz kardeşiz kenetleniyoruz
Bizler İnciraltı Çocuklarıyız…

