İnsan, hayatta en ağır yükü sırtında taşımaz.
En ağır yük, kalbinde taşıdığıdır.
Yıllar boyunca bunu anlayamaz. Herkese yetişmeye çalışır. Her yarayı sarabileceğini sanır. Her kırgınlığı sevgisiyle onarabileceğine inanır. Kimi zaman bir dostun yükünü omuzlar, kimi zaman bir evladın, kimi zaman bir sevdanın... Ve bütün bunları yaparken fark etmez; eksilen hep kendisidir.
Çünkü bazı insanlar vermeyi yaşam biçimi haline getirir.
Fakat hayatın kimseye söylemediği bir sırrı vardır:
Her şeyini veren insanın elinde sonunda verecek kendisi kalır.
İşte asıl yorgunluk o zaman başlar.
Ben insanı en çok hayatın içinde tanıdım.
Kalabalıkların arasında yalnız kalanları gördüm.
Alkışlanırken değişenleri de...
Sessizce iyilik yapıp unutulanları da...
Ve öğrendim ki insan, hayatta en çok düşmanlarından değil, değer verdiklerinden yara alıyor.
Çünkü düşmandan gelen darbe şaşırtmıyor insanı.
Ama dost bildiğinden gelen sessizlik, yıllarca içinden çıkamadığın bir yankıya dönüşüyor.
Bir gün aynanın karşısına geçersin ve yüzündeki çizgilerin yaşını değil, hikâyesini okumaya başlarsın. Her çizgide bir ihanet vardır. Bir dost kaybı, bir yarım kalmışlık, bir suskunluk, bir vazgeçiş...
Ve insan ilk defa o gün sorar kendine:
“Bunca yıl ben kim için yaşadım?”
Bu soru kolay değildir.
Çünkü cevabı çoğu zaman acıdır.
Bir ömür boyunca başkalarının mutluluğu için uğraşırken kendi ruhunun kapısını çalmadığını fark edersin.
İşte insan en çok orada kırılır.
Başkasının ihanetiyle değil...
Kendine geç kalmış olmasıyla.
Bazı yaralar vardır; zaman iyileştirmez.
Çünkü zaman doktor değildir.
Zaman yalnızca neyin gerçekten canını yaktığını öğretir.
Yıllar geçer.
İnsanlar değişir.
Yollar ayrılır.
İsimler unutulur.
Ama bazı sözler vardır ki yıllar geçse de insanın içinde yaşamaya devam eder.
Çünkü etten açılan yaralar kabuk bağlar.
Ruhun açtıkları ise insanın kaderine karışır.
Bu yüzden bazı acılar geçmez.
İnsan sadece onlarla yaşamayı öğrenir.
Nasıl ki dağlar fırtınayı unutmazsa...
Denizler kendisine düşen yıldırımı hatırlıyorsa...
İnsan kalbi de kendisinden koparılan parçaları unutmaz.
Unutmamalıdır da.
Çünkü hafıza, insanın geçmişe bıraktığı sessiz izdir.
Unutanlar değil, hatırlayanlar olgunlaşır.
Fakat burada büyük bir yanılgı başlar.
İnsan hatırlamayı, öfke sanır.
Oysa aynı şey değildir.
Birini affetmemek ile ona kin beslemek aynı şey değildir.
Bazen affetmemek, yalnızca yaşanmış bir gerçeğe saygı göstermektir.
Çünkü bazı insanlar özür dilemez.
Bazıları pişman olmaz.
Bazıları arkalarına bile bakmaz.
Ve hayat, her hikâyeyi adaletle bitirmez.
İnsan bunu kabul ettiğinde olgunlaşır.
Çünkü büyümek, her yaranın kapanacağını sanmaktan vazgeçmektir.
Gençliğimizde sevgiyi bir kurtarıcı zannederiz.
Oysa sevgi bir mucize değildir.
Sevgi, karşılıklı taşınabilen bir emanettir.
Tek kişinin omzunda taşınan sevgi zamanla fedakârlık olmaktan çıkar, esarete dönüşür.
Bir insan ne kadar severse sevsin, karşı tarafın eksik bıraktığı yeri dolduramaz.
Çünkü hiçbir kalp iki kişilik atmaz.
Ve hiçbir ruh, başka bir ruhun yerine yaşayamaz.
Bunu öğrendiğimiz gün biraz üzülürüz.
Ama biraz da özgürleşiriz.
Hayatın sonunda insanın elinden birçok şey alınır.
Makamlar gider.
Paralar gider.
Alkışlar susar.
Kalabalıklar dağılır.
Geriye ise insanın vicdanıyla baş başa kaldığı o sessiz muhasebe kalır.
Bir ömürlük yolculuğun sonunda insan kendine tek bir soru sorar:
“Ben iyi biri olarak kalabildim mi?”
İşte bütün mesele budur.
Sana kötülük yapanlara rağmen iyiliğini koruyabildin mi?
Sana yalan söyleyenlere rağmen doğruluğunu kaybetmedin mi?
Seni yaralayanlara rağmen merhametini öldürmedin mi?
Çünkü insanı büyük yapan kazandıkları değil, kaybettiklerinden sonra koruyabildikleridir.
Ve şimdi...
Eğer yorgunsan dinlen.
Eğer kırıldıysan sus.
Eğer canın yandıysa ağla.
Ama kendini suçlama.
Çünkü senin görevin herkesin yükünü taşımak değildi.
Senin görevin insan kalabilmekti.
Ve insan kalmak, çağlar değişse de değerini yitirmeyen en büyük erdemdir.
Bir gün bu dünyadan göçüp giderken arkanda ne kadar servet bıraktığın sorulmayacak.
Kaç kişiyi gerçekten sevdiğin sorulacak.
Kaç kişiyi incitmeden yaşayabildiğin...
Kaç kişinin karanlığına ışık olduğun...
Ve en önemlisi;
Kendi ruhunu ne kadar koruyabildiğin...
Çünkü insanın gerçek ömrü yaşadığı yıllar değildir.
Geride bıraktığı izdir.
Ve bazı insanlar ölür.
Bazıları ise bir düşünce, bir hatıra, bir iyilik olarak yaşamaya devam eder.
İşte bu yüzden;
Kırıl ama kirlenme.
Yorul ama merhametini kaybetme.
Git ama nefret taşıma.
Ve ne olursa olsun...
Kendine geç kalma.
Çünkü ömrün sonunda insanın elinde ne kazandıkları kalır ne de kaybettikleri...
Yalnızca kalbinin hangi tarafta durduğu kalır.
Ve bazı insanlar, bütün kırgınlıklarına rağmen insan kalmayı başarır.
İşte hayatın gerçek zaferi budur.

