"Kendi tarihine yabancı kalanlar laikliği ithal bir elbise sanır; oysa laiklik, Türk milletinin kendi hukukunu kendi aklıyla yazma iradesidir."
*
Değerli okurlar,
"Etrafınızda ülke yanarken ses etmeyenleri, çürümüşlük diz boyuyken espriye vuranları, üç kuruşluk çıkarı için vicdanını kapatanları; konuşmadan ahkâm kesenlerin ve bilgisiz bilge pozu takınanların baş tacı edildiklerini gör(m)üyor musunuz?
Gerçekten,
Tiyatro sahnesi büyük: mazlum rolünde zalimler, dürüst maskesiyle sahtekârlar cirit atarken kimse gerçeği duymak istemiyor; kimin gölgesi daha büyükse o "gerçek" sanılıyor ve bu oyunu herkes ayakta alkışlıyor: ne yazık ki, gözler gölgede, kulaklar uğultuda...
Sustukça normalleşen bu çürüme karşısında; Antik Yunan felsefesinin en önemli isimlerinden
Platon, “Siyasetle ilgilenmemenin cezası, sizden daha aptal olanlar tarafından yönetilmektir.” diyor ki, her şeyin ortasında olup da hiçbir şey söylemeyenler suçlu olabilir mi? Ya da sorgulamayanlar, sustukları her yanlışın hesabını kendi vicdanlarında vereceklerdir deyip geçelim mi?
Ve belki de biz, tam da bu yüzden kirleniyoruz.." diyen gazeteci Hakan Dikmen haklı değil midir?
Değerli okurlar,
İçinde bulunduğumuz gündeme dair ortamın "Yanlış bilinen doğrular" noktasında soruyorum;
Türkiye Cumhuriyeti’nin temel taşı olan laikliğin, Türk devlet aklının ürettiği, Fransız aydınlarının hayranlıkla inceleyip kendi devrimlerine örnek aldığı, öz be öz bize ait bir "çağdaş yönetim" biçimi olduğunu bilmiyordum ki, laiklik tarihini adeta baş aşağı çeviren, "Batı" merkezli tarih anlayışının da esasen bu "Türk etkisi" altında olduğunu belgeleyen bir gerçekliğin, aklı (izan) ve dengeyi (mizan) nasıl egemen kıldığının hikâyesine geçmeden önce tarihten bir hatırlatma yapalım ve 11.yüzyıla gidelim.
Oğuzların Kınık boyundan Selçuk Bey'in torunu olan, kardeşi Çağrı Bey'le Selçukluları bağımsızlığa taşıyan, 1025 yılında amcası Arslan Yabgu'nun esir düşmesiyle liderliği üstlenip batıya doğru göç hareketini başlatan, 1040 yılında Gazneliler'e karşı Dandanakan Zaferi ile Büyük Selçuklu Devleti'nin kurucusu ve ilk sultanı olan Tuğrul Bey'i tanımakta geç mi kaldık?
Yıl 1055...
Abbasi Halifesi Kâim-biemrillâh, Şii Hanedan Büveyhoğulları'nın baskısından kurtulmak için yardım istemesi üzerine İslam dünyasının merkezi olan Bağdat'a düzenlediği sefer onun en önemli siyasi başarılarından biri olmuştur. O, Büveyhoğulları Devleti'ne son verirken Halife tarafından da "Dinin Direği" anlamına gelen "Rükneddin" ve "Doğu'nun ve Batı'nın Sultanı" anlamına gelen Melikü'l-Meşrik ve'l-Mağrib" unvanları verilir ki, bu olayla birlikte; Selçuklular Sünni İslam dünyasının siyasi lideri olurken, Abbasi Halifeliği de "ruhani" dini lider konumunda kalmış, siyasi otorite tamamen Selçuklu sultanlarına geçmiştir.
Böylece,
O güne kadar iç içe geçmiş olan din ve devlet işleri de birbirinden ayrılmış, Tuğrul Bey Dünyevi yönetimi (saltanatı) tamamen kendi üzerine alırken, halifeyi sadece ruhani bir lider konumuna getirmiş, maaşını devlet hazinesinden alan bir "kamu görevlisi" statüsüne indirgemiştir ki, bu dünya tarihindeki ilk somut "laiklik" uygulamasıdır. Rasyonalist filozof
Aristoteles yüzyıllar öncesinden, “Devletin amacı sadece yaşamı sürdürmek değil, iyi yaşamı sağlamaktır" diyor ki, Tuğrul Bey de "iyi yaşamı" aklın ve sivil otoritenin egemenliğinde bulmuş diyebiliriz.
Artık,
Devletin teokratik bir baskı altında değil, ordusuyla, ekonomisiyle ve diplomasisiyle tamamen dünyevi gerçeklikler üzerinden yönetilmesi; kararların dini dogmalarla değil akıl (izan) ve denge (mizan) süzgecinden geçirerek alınmaya başlaması, yüzyıllar sonra Avrupa aydınlanmasının da ilham kaynağı olmuştur.
Yer Fransa, yıl 1748...
Fransız Devrimi’nden 41 yıl önce Fransız tarihçisi Joseph de Guignes, "Hunların ve Türklerin Tarihsel Kökenleri" adlı eserinde Tuğrul Bey’in modelini anlatır. Fransız Aydınlanması'nın kilise baskısına karşı akıl ve özgürlüğü savunan dev isimleri olan
Voltaire, Rousseau ve Montesquieu gibi aydınlar da Doğu’da dinin devlete hükmetmediği aksine devletin dini bir disiplin içine alarak yönettiği bu rasyonel modeli keşfederler ki, bunun adı "Türk tipi" laikliktir ve Batı’nın teorisinden çok önce Türklerin pratiğiyle şekillenmiştir. Zaten dünya çapında bir çok düşünür de bu gerçeği görmüşler;
İşte, İngiliz tarihçi ve felsefeci Arnold Toynbee, Türklerin teokratik yapıyı koruyucu bir kalkan içine alıp, ordu ve diplomasiyi "Töre" (akıl) ile yönetmesini, Batı'dan çok daha erken bir sivil yönetim bilinci yani "yaratıcı bir güç" olarak tanımlamış.
Yine İngiliz asıllı Amerikalı tarihçi Bernard Lewis bu süreci "Türklerin Rönesansı" olarak tanımlıyor ve modernleşme ve laikleşme sürecimizi de "bin yıllık bir devrimin devamı" olarak nitelendiriyor ki, ona göre Atatürk, 1000 yıllık bu tarihsel eğilimi yasallaştırmıştır.
Türk sosyolog, yazar ve siyasetçi olan Ziya Gökalp, Türklerin İslam öncesi "Töre" geleneğinin, Tuğrul Bey ile rasyonel bir organizasyona dönüştüğünü savunur ki, bu noktada bir mizan; Türklerin devlet geleneğinde 'Örf', şeriatın (dini hukukun) dışında, doğrudan Sultan'ın (siyasi otoritenin) kararıyla şekillenen bir hukuk alanıdır.
Alman hukukçu Friedrich Karl von Savigny’nin, 'Hukuk, milletin ruhundan doğar' dediği gibi; Türk tipi laiklik, İslam öncesi 'Töre' ile İslam sonrası 'Siyaset'i akılcı bir potada eritmiştir. Tuğrul Bey’in halifeye 'Ruhaniyet senendir, yönetim benimdir' demesi, Kilisenin siyasi yetkisine 14. yüzyılda karşı çıkan, devletin üstünlüğünü savunan laiklik teorisyeni Marsilius of Padua’dan 300 yıl öncedir.
Türk toplumbilimci ve akademisyen Niyazi Berkes de Türklerin üstünlüğünün, din işlerini halifeye bırakıp dünya işlerini "Sultan" sıfatıyla akılcı zeminde yürütmelerinden geldiğini vurgular.
İmam Gazali’nin çağdaşı Büyük Selçuklu Veziri Nizamülmülk de Siyasetname eseriyle devlet yönetiminde meşruiyeti sadece dine değil, "adalete ve akla" dayandırmaktadır.
Değerli okurlar,
Türk basınında özellikle Türk tarihi ve kültürü üzerine yaptığı araştırmalarla tanınan, laikliğin Türk tarihindeki yerel köklerine vurgu yapan önemli tezler ileri süren gazeteci yazar Mete Akyol'un "Bütün Dünya Dergisi"nde, araştırmacı, yazar ve tarihçi Cengiz Özakıncı'nın laiklik ve cumhuriyet değerlerinin Batı ithali değil, Türklerin bin yıllık devlet geleneğinden süzülen "tam bağımsız" ve "akılcı" bir miras olduğunu belgeleriyle ortaya koyan
tespitleri açıkça laikliği bir "din karşıtlığı" değil, bir "yönetim sanatı ve akılcılık (izan)" meselesi olarak konumlandırırken, yıllardır süregelen "Batı kopyası" iddiası da Joseph de Guignes'ın 1748 tarihli eseriyle yani tarihsel bir belgeyle de çürütülmüş oluyor.
İşte,
Bu tarihsel akış, Türk milletinin kendi kimliğinde var olan çağdaşlık potansiyelinin, Türkiye Cumhuriyeti'nin temellerinin ne kadar yerli, ne kadar köklü ve ne kadar "akılcı (mizan)" bir zemine oturduğunu bir kez daha kanıtlamıştır.
Mustafa Kemal Atatürk, 1924’te hilafeti kaldırırken Paris’e değil, bin yıl öncesinin Bağdat’ına; Tuğrul Bey’in rasyonel temellerine bakmıştır.
Laikliği ilan ederken sadece bir kanun yapmamış; Türk tarihinin derinliklerinde bin yıldır bekleyen o "akılcı damarı" yeniden canlandırmıştır.
Resneli Niyazi’lerin "Hürriyet" kavgası, aslında Tuğrul Bey’in o gün Bağdat’ta halifeye "Sen din işine, ben devlet işine" dediği o hür iradenin 20. yüzyıldaki devamıdır: bu, bir "inkâr" değil, muazzam bir "iş bölümü"dür.
Neticeten,
Laiklik Türk’ün öz malıdır. Tuğrul Bey’in 11. yüzyılda halifenin geçimini devlet hazinesine bağlamasıyla başlayan "Mali ve Siyasi Devrim", bugün Diyanet modelinin ve modern devlet yapımızın da köküdür.
Şimdi,
Kendimize sormalıyız:
Batı bizim tarihimizdeki rasyonel modellerle gelişirken, bizdeki "Batı'yı taklit" kompleksinin sebebi nedir?
Laikliği "dinsizlik" sanan cehalet prangasını, kendi tarihimizdeki bu "devlet felsefesi" ile neden kır(a)mıyoruz?
Acaba!
Kendi tarihimizdeki devlet felsefesini bilmememizden kaynaklanıyor olabilir mi?
Bugün,
21. yüzyılda ihtiyacımız olan şey; başkasının gölgesinde yürümek değil, kendi tarihimizdeki o "akılcı damarı" (İzan) yeniden keşfetmektir.
Bu nedenle,
Düşün, oku, sorgula, umursa ve sorumluluk al!...
Gazeteci yazar Ahmet Zorlu diyor ki; "görüşleriniz yanlış olma ihtimali olan doğrular, karşınızdakinin görüşlerinin ise doğru olma ihtimali olan yanlışlardır" ama yanlış da olsa başkaları ile tartışmaya girebileceğin kendi fikirlerini üretmenin ve kelimelere, cümlelere dökme zamanıdır. Ancak bu şekilde beynine vurulan ‘cehalet’ prangasını parçalayabilir, insan olabilirsiniz..."
Gerçekten,
"Bir ülkenin geleceğini yalnızca yöneticiler değil, halkın tavrı da belirler. Mesele, çocuklarımızın tarihimize düşecekleri notun meselesidir.
Onur, milletlerin kaderidir. Kaderine sahip çıkmayan, kimsenin merhametine de güvenmemelidir..." diyen gazeteci yazar Yunus Uzun haksız mıdır?
"Laiklik sadece bir yönetim biçimi değil, aynı zamanda bağımsız bir hukuk yaratma iradesidir"
NOT: "Bütün Dünya Dergisi" Aralık 2014 sayısında "Dede Mirasımız Laiklik" başlıklı yazısında "öğrenmenin yaşı yoktur", diyerek hem atalarımızla hem de 80 yaşımda da olsa öğrenmekle gururlanıyorum diyor Mete Akyol. Ve tarihçi Cengiz Özakıncı'nın acı tebessümünü de ekliyor: Fransa Büyükelçiliği'nin internet sitesinde baştacı gibi yazan "Laiklik, bir Fransız icadıdır" cümlesinin değiştirilmesini bekliyorum.
Atatürk'ün ölümünün 76.yılında Başkent Üniversitesi'nde adı konferans, özü ders olan bu bilgilendirme için teşekkürler Mete Akyol, Cengiz Özakıncı...
