"Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar, benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imânı boğar, 'Medeniyet!' dediğin tek dişi kalmış canavar?" - Mehmet Akif Ersoy
*
Bir tarafta ilaçtan savaşa, mafyadan kara paraya kurduğu emperyal düzenle zenginlere "vicdanın çözümü paradır" diye güç satan; diğer tarafta cemaatler ve tarikatlar üzerinden ruhları dizayn edercesine "çözüm ölümdür" diyerek fakirlere sabır pazarlayarak yarattıkları toplumsal çürümeyle sefalet sıralamasında bizi dünyada ilk üçe yerleştiren o karanlık "krallıklara", "Acaba! Biz hangi günahı işledik?" diye sormuş ve bir anlamda Fransız edebiyatçı Victor Hugo'nun: "Sadece bedenleri, şekilleri, görüntüleri sevenlere ne yazık! Ölüm her şeyi yok edecek. Ruhları sevmeyi deneyin..." sözüyle seslenmiştik:
Gelin, madalyonun o "parıltılı" yüzünde ne var ne yok? O krallıkların refah içinde sadece tüketerek var olan "Midesi tok ruhu aç" o insanları gerçekten imrendiğimiz kadar huzurlu mu, yoksa başka bir "karanlığın" içinde kayboluyor olabilirler mi diyerek "Ruh Röntgenleri"ne de bakalım istedim.
Evvelemirde belirtelim ki, az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkeler "Sefalet Endeksi"nde, onlar ise "Yalnızlık ve Anlamsızlık Endeksi"nde zirvede, zira bize "sabır" pazarlarken kendi tebaasına da "haz" pazarlıyor ama bunun bir sonraki daha büyük hazza kadar süren bir tatminsizlik yarattığını da bilerek "halet-i ruhiyelerini" tahayyül edelim derim.
Diyebiliriz ki,
"Yokluktan" kaynaklanan bir acı yaşar ve ruhumuz yaralanırken, onlar "bolluktan" dolayı herhangi bir "kriz" sebebi bulamadıkları için bir eylemsizlik, bir can sıkıntısı yaşıyorlar. Zira dini, ahlakî değerleri, gelenekleri vb. atıp yerine "akıl ve bilimi" salt teknik bir araç olarak koyup güçlü bir güvenlik, bir refahlık sunsalarda ruhlarının yerini bir "hiçlik" almış gibidir. Yani bir tarafta emperyalizmin dişlileri arasında "yaşam" mücadelesinde ezilenler, diğer tarafta ise o dişlileri kuranların "zengin" sisteminin aslında tebaasına dahi huzur ve mutluluk vermediği, "insan kalma" mücadelelerini kaybettiklerini de dikkate alırsak; o düzende yapısal, toplumda da "ruhsal bir çürüme" var demektir. Belki de meseleye, "insanlık krizinin anatomisi" olarak da bakmamız gerekiyor.
Gerçekten, medeniyet kisvesi altında "bireyi özgürleştireceğim" derken mesela aile, komşuluk, mahalle kültürü gibi ruhu besleyen o "ara durakları" yok eden, insanları sadece kendi başarılarına, mutluluklarına hapseden bu düzenin ruhu doyuran manevi ve kutsal olan her şeyi "mantıksız" bulması ve yerine koydukları "pozitivizm" ile insanoğlunun sonsuzluk arayışını durdur(a)madığı da düşünülebilir. Zira teknolojiye daha fazla entegre olmaları hayatlarının tek amacı olmuşsa, gerçek topluluklar yerine dijital ortama sığınmış olabilirler; Marcus Aurelius’un ifadesiyle "aklı dolduran düşüncelerin" yerini, mesela borsadaki grafikler almış ve neyin "iyi" ya da "kötü" olması noktasında pusulayı yitirmiş de olabilirler ki, tıpkı bir binanın temeli çürürken dış cephesini sürekli boyamaya benzeyen böyle bir durum, kurulan sistemin kaçınılmaz sonu olduğu kadar toplumdaki bir yozlaşma olsa gerektir.
Eğer, insanları bir vatandaş değil de "müşteri yığını" bir topluma dönüştüren sözüm ona bu refah! düzeni; büyük idealleri olmayan, sadece rahatını düşünen "tüketici" olmakla ruhları da piyasa değerine göre şekillenen bir "varlık tipi"ni karşımıza çıkarıyorsa; bu, bizdeki gibi bir "yokluk" savaşı olmasa bile "tükettiğin kadar varsın" çarkında "sahip olma" dürtüsüyle ortaya çıkan "varlık krizi"nin yarattığı mutluluğu ve bilinci anlamsız kılan hatta yok eden, dışı pırıl pırıl ama içi boşlukta kimliğini kaybeden "son insan" tipidir yani "vitrin insanı"dır. Oysa, "ruh akmazsa kokuşur, tıpkı duran su gibi" derler ama onlar ruhlarını adeta dondurmuş gibidir. Düşünsenize kullanmasalar da bitmek bilmeyen mal mülk hırsı sadece içlerindeki o manevi boşluğu maddeyle yamama çabası olmuş. Bu kadar çok veri, eşya ve haz ama sıfır sindirim, sıfır anlam taşıyan "farklı" bir sefalet olsa olsa varlıkla sarhoş olup "kükreyen" ama ruhu yokeden "modern uyuşmuşluk"tur.
İşte yoklukla imtihan olup ruhunu teslim edenlerle, refah içinde insanlığını ve ruhunu kaybedenlerin olduğu dünyada yaşanan insanlık trajedisinin iki farklı perdesinden biri bu "Ruhsal Obezite"dir ki; bu, maneviyattan yoksun modern! insanın içindeki derin anlam boşluğunu sınırsız tüketimle doldurmaya çalışarak ruhunu eylemsizliğe ve duyarsızlığa mahkûm etmesidir. "Tükettiği kadar var olan"; acı, vicdan ve ölüm gibi gerçeklerden kaçmak için eşyaya sığınırken, aslında ruhsal bir hantallık ve "anlam sefaleti" içinde uyuşması, insanın özündeki "insanî olma" bilincini kaybetmesidir.
Konunun zihinsel dünyamızın temel parametreleri üzerinden değerlendirilmesi de gerekir.
Bir tarafta maddi dünyanın "yaldızlı" krallığı yani sadece hayatta kalmak veya daha çok "birikim" için kullandıkları "teknik akıl" diyebileceğimiz "zeka", "zenginliğim statümdür" diyen bir "ego" ve ve bir türlü bitmeyen tüketim arzusu "nefs" var ve onlar refah içinde adeta boğulmakta...Bu arada bizim gibi yokluk içinde olanların hırslanıp "köşe dönmeci" zihniyetle aynı tuzağa düştüklerini de unutmamak gerekir
Diğer tarafta ise "insanî öz" krallığının hayat yolculuğu var ve sadece hesap kitap yapan "zekâ" değil, ölümü ve sonrasını muhakeme eden bir "akıl", zenginliğin paylaşımını "insanî" kılan bir "vicdan" ve bedenin ötesinde asıl cevher dediğimiz "ruh" var.
Kısaca, zekâ ve ego kanadında zirvede olsalar da aklı ve ruhu uyu(tul)muş vitrin insanları ile vicdanlı ama ekonomik baskı altında hayatta kalmaya çalışırken
ruhu yaralanan iki farklı dünyanın iki farklı sefalet çekenlerinden bahsediyoruz.
Mesele, "ölüm her şeyi yok edecek, geride sadece "ruh" tarafında ne biriktirdiğiniz" noktasındadır. Gerçekten ister zengin ama ruhsuz, ister vicdanlı ama fakir bir hayatın ortak paydası: ölümde iki metrelik bez!...
Eğer zenginliği medeniyetin ölçüsü olarak düşünüyorsanız; insanî değerlerden yoksun, "saldırgan" ve "sömürgeci" o emperyal zihniyetin gerçek yüzünü yıllar önce görerek hem medeniyet denilen canavardan korkulmaması gerektiğinin altını çizen hem de "anlamsız" ruhunu dahi yazan İstiklâl Marşı'mızın yazarı Mehmet Akif Ersoy'a kulak verelim:
"Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar, benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imânı boğar, "Medeniyet!" dediğin tek dişi kalmış canavar?"
Bu nedenle; dünyayı güçle, zekayla! fethederken ruhları da yok eden krallıkların canavarı obezleşerek kendi üzerine bile çökmüşse yeniden tanımlanması gerekmiyor mu?
Bizler, yoksulluk sefaletimizi bilmemize rağmen o krallıkların varlık sefaletini de kabul etmiyoruz. Neden?
Sen!
Ya cebi dolu ama ruhu boş "vitrin insanı" olarak yaşa, ya da önce insanı refaha çıkaracak nedir diye düşün taşın ve sonra seni "sefalete, cehalete esir edenleri" dahi kurtaracak o adımları at ki insanlık yaşasın...
Elbette,
İki metrelik bezin eşitlediği bir dünyada karar senin!
*
Son olarak;
Fıkra bu ya,
Bilim adamları, fareler üzerinde içkinin etkisini test ediyorlarmış.
Bir fare; Fransız şarabını içince “çat”,
İngiliz viskisini içince “pat”, Alman birasını içince “küt” diye düşmüş.
Çat, Pat, Küt!
En sonunda Türk rakısını içirmişler.
Fare, biraz sendeledikten sonra bağırmış:
O kedi buraya gelecek!
İşte bu! Sefalet içinde boğulsak da, ruhumuzu yok eden o uyuşukluğa teslim olmayışımız; Akif’in o 'iman dolu serhaddimiz' dediği o bitmeyen direniş ruhudur.
Kıssadan hisse:
"Bir aslan miyav dedi, minik fare kükredi.
Fareden korktu kedi, pır uçuverdi
Yalan mı, tuhaf mı yoksa inanmadın mı?" - Kayahan



