Suat UMUTLU
Köşe Yazarı
Suat UMUTLU
 

Platform: ZİHNİYET KRİZİ

​"Bir kere yanlış trene bindiyseniz, koridordan ters tarafa yürümenin hiçbir faydası yoktur." - F. Nietzsche ​ ​Yüzyıllar boyunca insanlık tarihinin akışını değiştirebilecek pek çok deha; toplumları bir arada tutan korku, tabu ve dogmalara rasyonel düşünce ve akılla yaklaştıkları, bu masallara "inanmadıkları" için hedef olmuş ve katledilmişlerdir. ​İşte, Antik Mısır’da fizikçi Kamose-Menes'in, anıt mezarların ve piramitlerin ölümden sonra kimseyi canlandırmayacağını söyleyerek devletin "ölümsüzlük" stratejisini sarstığı için öldürülmesi; Mısırlı filozof Amentebat'ın "mumyalamanın öbür dünyaya geçişle ilgisi yok" dediği için ailesiyle birlikte yok edilmesi; Romalı Flavus Lucretius Claudius'un Roma Tanrıları bir "masal" dediği için, Sokrates'in ise Yunan tanrılarına inanmadığı ve gençleri sorgulamaya ittiği gerekçesiyle katledilmesi... Ya da Orta Çağ karanlığında Kopernik ve Giordano Bruno'nun "Dünya Güneş etrafında dönüyor" dedikleri için Kilise tarafından diri diri yakılmaları... Mesut Parlak, tüm bu yaşananlar için, "Aynı zamanda insanlığın kendi ayağına pranga vurması, evrimsel hızını kesmesi olmalı" diyor. ​Yine tarihin bilinen ilk kadın matematikçisi Hypatia'nın "cadılıkla" suçlanıp bağnazlarca linç edilmesi; optik bilimci İbn-i Heysem'in Nil Nehri’ni kontrol etmeye dair projesinin Halife tarafından "sihirbazlık" olarak görülüp hapse atılması ki, delilik taklidi yaparak canını kurtarabilmiştir ya da İspanyol hekim ve ilahiyatçı Michael Servetus'un kan dolaşımı üzerine çalışmasının Kilise’nin inancına aykırı görülerek kitaplarıyla birlikte diri diri yakılması... Bunların yanında Avrupa engizisyon mahkemelerinde binlerce aydın ve sanatçının da katledildiğini düşünürsek, bu insanların sadece öldürülmelerinin değil, soylarının dahi devam etmesine izin verilmemesi ne acıdır! Belki de katledilen o dehaların soyları devam etseydi, bugün dünya insan popülasyonunun yüzde 5’i değil, yüzde 35'i üstün zekalı olacaktı. Kim bilir? ​Bakınız! Tarihsel süreçte Batı, Antik Yunan’a dayanarak Rönesans’ı, ardından Aydınlanma hareketini ve Fransız İhtilali'ni yaparken Osmanlı’da durum tam tersiydi. Avrupa’da Leonardo da Vinci ve Michelangelo gibi dahiler yetişirken, bizde resim yapmak günah, heykeller ise put sayılıyordu. Takiyüddin Efendi’nin Tophane sırtlarına kurduğu zamanın en büyük rasathanesi de III. Murat’ın emri, Şeyhülislamın fetvası ile “Tanrı’nın işine karışmak” gerekçesiyle kıyıdan top ateşine tutuluyordu. ​Felsefede Francis Bacon, Thomas Hobbes, John Locke, Rene Descartes, Spinoza gibi isimler dünyayı algılamak ve birlikte yaşamanın kurallarını koymak için çaba sarf ederken; biz çoktan felsefecileri zındık ilan etmiş, felsefeyi yasaklamış; sanat, edebiyat ve bilim alanında yaya kalıp matbaayı bile üç yüz sene sonra kurarak bilginin yayılmasını önlemiştik. ​Velhasıl bu toprakların bahtsızlığı çok öncelerden yazılmaya başlanmıştır. Oysa Cihan Dura'nın dediği gibi: "Her şey insanla başlar, insanla biter ve insanı ‘insan’ yapan da zihniyettir. Dünyada bugün bir 'bilimsel zihniyet' bir de 'dogmatik zihniyet' vardır. Bilimsel zihniyet; evrimleşme ve sürekli değişimle uyumluyken; dogmatik zihniyet, bilimsel gerçeklerden habersiz, evrimleşmesi durmuş bir aklın ürünüdür. Bu ayrım bizi iki farklı Batı gerçeğine götürür: Bilimi ve tekniği insanlığın hizmetine sunan 'Güzel Batı' ile bu başarıları sömürge ve emperyalist amaçlarla kullanan 'Çirkin Batı'. Tarih boyunca geri ve zayıf kalmış toplumlar, sadece dogmatik zihniyetleri yüzünden 'Çirkin Batı'nın sömürge sahası haline gelmişlerdir. Atatürk, 'Dağları delen, göklerde uçan, zerrelerden yıldızlara kadar her şeyi gören, inceleyen uygarlık' derken Güzel Batı’yı; 'Sel gibidir, onun karşısında direnmek boşunadır… Uygarlık öyle kuvvetli bir ateştir ki, ona kayıtsız olanları da yakar ve mahveder' derken ise bu gücü sömürü için kullananları kastediyordu." ​Önceki yazımda bahsettiğim "Ruhsal Obezite"yi yaratan, o güçlü emperyal krallıklerin kendi tebaasına dahi huzur vermeyen, ruhları donduran yapısı işte bu Çirkin Batı’nın eseridir. Tıpkı Mehmet Akif Ersoy’un "tek dişi kalmış canavar" dediği; Güzel Batı'nın teknik gücünü sömürü için kullanan ama ruhu ve adaleti olmayan bir canavar... ​Medeniyeti, önüne geleni yakan bir "ateş" ve karşı konulamaz bir "coşkun sel" olarak tanımlarken; aslında dogmaya saplanıp kalan milletlerin bu ateş karşısında mahvolmaya veya tutsak olmaya mahkûm olduğunu bilen Mustafa Kemal Atatürk’ün 1923 Aydınlanması ile başlattığı köklü zihniyet devrimi noktasındaki Köy Enstitüleri ve okuma yazma seferberliği bir isyandı. Ama toprak ağaları ve statüko buna izin vermedi. Bugün "cahil halkın ferasetine güveniyorum" diyenlerin varlığı, içine çekildiğimiz o karanlık çukurun da özetidir. ​Sonuç olarak; Ahmet Zorlu'nun tespitleri önemli: "Bakmayın siz, bazı çok uluslu güçlerin ülkelerin cehaletine yatırım yapmasına, onu ülkede güçlü kılmaya çalışmasına. Cehalet korkunç bir şeydir ve en sevmediği şey ilimdir, bilimdir, okumaktır, söylenenin doğruluğunu araştırmaktır. Cahil insan da en elverişli saldırı aracıdır ki, yeri geldiğinde, 'Bilim şeytan işidir ya da şeytandan büyük ilim sahibi yoktur' demekte beis görmezler. Zira ortak özellikleri; okumak yerine körü körüne inanmalarıdır, kendilerine empoze edilenlerin, inandırıldıklarının ötesi de yoktur onlar için. Onların çıkarı her şeyin başındadır ve inançlarını bile masaya sürmekte beis görmezler: Tıpkı Akif’in dediği gibi, 'Allah vaat etmeseydi cenneti / Ona bile etmezlerdi secde' derecesinde çıkarcıdırlar. İnandırıldıkları her neyse onu şiddetle, öfkeyle ve yalanla savunurlar. Değişime kapalıdırlar. Kendi kalıplarından başka kalıp, inanç ve düşünceyi reddederler. Bu nedenle Mevlana, 'Bir delil ile 40 Alimi yendim, 40 delil ile bir cahili yenemedim' demiştir." Bakınız, "Fransa’nın Osmanlı’ya yaptığı ilk "Batı yardımı" kalkınma değil 1798'de Mısır'ın işgaliyle sonuçlanmış yani ilk akıl aldığımız ülke, bizi ilk arkamızdan vuran devlet olmuş. Bu teslimiyetçi Tanzimat kafası yüzyıllardır değişmemiş Fransa’nın ardından İngiltere'nin ve Almanya’nın "nasihatlerini!" dinlemişiz, akabinde ABD ve AB kapısında aynen devam ediyor ki, Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk bizi bu dehlizden çıkardığı halde, 1939’dan sonra yine o sömürgeci Batı’ya şirin görünmeyi medeniyet sandık, gümrüğümüzü, yerli üretimimizi teslim ederken, emperyalist odakları ilerici! zannettik ve nihayetinde 1995’teki Gümrük Birliği hayalleriyle Atatürk’ün tam bağımsızlıkçı ilkelerini de tamamen terk ettik ki, tıpkı Einstein’ın, "Aptallık, aynı hatayı defalarca yapıp farklı sonuç beklemektir" sözünü de doğrulamış olduk... Şimdi, borç alınan odakların dikte ettiği bu talimatların neticesini, yani yaklaşan sonumuzu henüz vakit varken görmek ve bu zihniyet tuzağına karşı acilen milli bir çare üretmek zorundayız" diyor Kenan Özek. ​Gerçekten de insanlığın kurtuluşu, zihniyetlerdeki o tuzakların, o hurafelerin kesinlikle sökülüp atılmasına bağlıdır. Orta Çağ zihniyetiyle yürümeye çalışmak, yok olmaya davetiye çıkarmaktır. Ruhsal obeziteyi ve emperyal sömürüyü yenmenin yolu; aklı yeniden özgür bırakmak ve bilimin rehberliğinde Güzel Batı’nın değerlerine ortak olmaktır. İnsanlık, kendi en iyilerini öldürerek bir "tersine evrim" süreci işletmişse, bu zinciri kırmanın yegane yolu nedir? ​Acaba bu kurtuluş; Alman tarihçi Herbert Melzig'in, "Atatürk'ün reformları ve sözleri göklerde bayrak gibi dalgalanıyor. Bu bayrak dünyaya barış getirecektir. Ve bizler, bu büyük insanın düşüncelerini bile takip edebilecek güçte değiliz. Mustafa Kemal yeryüzünün bir bölgesindeki, başkalarına kul olmuş bütün uluslara özgürlüğe giden yolu göstermiştir. O, Doğunun tarihinde yepyeni bir döneme imzasını atan ve emperyalist Avrupa'nın anlayışlarının yanlış olduğunu kanıtlamayı başaran kişidir. Istırap çeken dünyada barış ve esenliği yeniden kurmak isteyenler O'nun yön göstericiliğinden örnek ve kuvvet alsınlar" diyerek anlattığı... ​Ve yine İngiliz Başbakanı Lloyd George'un, "İnsanlık tarihinde dahiler pek ender görülür. Fakat kötü talih, Tanrı, bir dahiyi Türkiye'de meydana getirdi ve biz onunla çarpışmak zorunda kaldık; bu dahiyi yenmemiz imkansızdı" diye itiraf ettiği "O insanın", yani Atamızın diplomatlarımıza ve bizlere verdiği şu altın öğütte gizli olabilir mi? ​"Sömürgecilik ve yayılmacılık yeryüzünden yok olacak ve yerlerine uluslararasında hiçbir renk, din, soy farkı gözetmeyen yeni bir uyum ve işbirliği çağı egemen olacaktır. Batı kültüründen faydalanın, fakat onların emperyalist emellerine alet olmayın. ​Bizim kendisinde açıklık ve tatbik kabiliyeti gördüğümüz siyasi meslek, milli siyasettir. Dünyanın bugünkü genel şartları ve asırların beyinlerde ve karakterlerde biriktirdiği hakikatler karşısında hayalperest olmak kadar büyük hata olamaz. Tarihin ifadesi budur; ilmin, aklın, mantığın ifadesi böyledir. Milletimizin kuvvetli, mesut ve istikrarlı yaşayabilmesi için, devletin tamamen milli bir siyaset takip etmesi ve bu siyasetin, dahili teşkilatlarımıza tamamen uygun ve dayalı olması lazımdır. ​Milli siyaset dediğim zaman kastettiğim mana ve öz şudur: Milli sınırımız dahilinde, her şeyden evvel kendi kuvvetimize dayanarak mevcudiyetimizi muhafaza ederek millet ve memleketin hakiki saadet ve bayındırlığına çalışmak. Rastgele sonu gelmez emeller peşinde milleti meşgul etmemek ve zarara uğramamak. Medeni cihandan, medeni ve insani muamele ve karşılıklı dostluk beklemektir" ki, son söz Kurtuluş Savaşı'ndan yüz yıl sonra tekrar düşman siyasetiyle üretilen Atatürk düşmanlığına hizmet edenlere... ​Cehaletten uzak durun, feraset sahibi olun... “Biz, bu zorbalıklar, gürültüler dünyasını sevmiyoruz. İçimiz onu sevecek kadar bozuk değil.” - Albert Camus  
Ekleme Tarihi: 16 Mayıs 2026 -Cumartesi
Suat UMUTLU

Platform: ZİHNİYET KRİZİ

​"Bir kere yanlış trene bindiyseniz, koridordan ters tarafa yürümenin hiçbir faydası yoktur." - F. Nietzsche

​Yüzyıllar boyunca insanlık tarihinin akışını değiştirebilecek pek çok deha; toplumları bir arada tutan korku, tabu ve dogmalara rasyonel düşünce ve akılla yaklaştıkları, bu masallara "inanmadıkları" için hedef olmuş ve katledilmişlerdir.

​İşte, Antik Mısır’da fizikçi Kamose-Menes'in, anıt mezarların ve piramitlerin ölümden sonra kimseyi canlandırmayacağını söyleyerek devletin "ölümsüzlük" stratejisini sarstığı için öldürülmesi; Mısırlı filozof Amentebat'ın "mumyalamanın öbür dünyaya geçişle ilgisi yok" dediği için ailesiyle birlikte yok edilmesi; Romalı Flavus Lucretius Claudius'un Roma Tanrıları bir "masal" dediği için, Sokrates'in ise Yunan tanrılarına inanmadığı ve gençleri sorgulamaya ittiği gerekçesiyle katledilmesi... Ya da Orta Çağ karanlığında Kopernik ve Giordano Bruno'nun "Dünya Güneş etrafında dönüyor" dedikleri için Kilise tarafından diri diri yakılmaları... Mesut Parlak, tüm bu yaşananlar için, "Aynı zamanda insanlığın kendi ayağına pranga vurması, evrimsel hızını kesmesi olmalı" diyor.

​Yine tarihin bilinen ilk kadın matematikçisi Hypatia'nın "cadılıkla" suçlanıp bağnazlarca linç edilmesi; optik bilimci İbn-i Heysem'in Nil Nehri’ni kontrol etmeye dair projesinin Halife tarafından "sihirbazlık" olarak görülüp hapse atılması ki, delilik taklidi yaparak canını kurtarabilmiştir ya da İspanyol hekim ve ilahiyatçı Michael Servetus'un kan dolaşımı üzerine çalışmasının Kilise’nin inancına aykırı görülerek kitaplarıyla birlikte diri diri yakılması...

Bunların yanında Avrupa engizisyon mahkemelerinde binlerce aydın ve sanatçının da katledildiğini düşünürsek, bu insanların sadece öldürülmelerinin değil, soylarının dahi devam etmesine izin verilmemesi ne acıdır! Belki de katledilen o dehaların soyları devam etseydi, bugün dünya insan popülasyonunun yüzde 5’i değil, yüzde 35'i üstün zekalı olacaktı. Kim bilir?

​Bakınız! Tarihsel süreçte Batı, Antik Yunan’a dayanarak Rönesans’ı, ardından Aydınlanma hareketini ve Fransız İhtilali'ni yaparken Osmanlı’da durum tam tersiydi. Avrupa’da Leonardo da Vinci ve Michelangelo gibi dahiler yetişirken, bizde resim yapmak günah, heykeller ise put sayılıyordu. Takiyüddin Efendi’nin Tophane sırtlarına kurduğu zamanın en büyük rasathanesi de III. Murat’ın emri, Şeyhülislamın fetvası ile “Tanrı’nın işine karışmak” gerekçesiyle kıyıdan top ateşine tutuluyordu.

​Felsefede Francis Bacon, Thomas Hobbes, John Locke, Rene Descartes, Spinoza gibi isimler dünyayı algılamak ve birlikte yaşamanın kurallarını koymak için çaba sarf ederken; biz çoktan felsefecileri zındık ilan etmiş, felsefeyi yasaklamış; sanat, edebiyat ve bilim alanında yaya kalıp matbaayı bile üç yüz sene sonra kurarak bilginin yayılmasını önlemiştik.

​Velhasıl bu toprakların bahtsızlığı çok öncelerden yazılmaya başlanmıştır. Oysa Cihan Dura'nın dediği gibi: "Her şey insanla başlar, insanla biter ve insanı ‘insan’ yapan da zihniyettir. Dünyada bugün bir 'bilimsel zihniyet' bir de 'dogmatik zihniyet' vardır. Bilimsel zihniyet; evrimleşme ve sürekli değişimle uyumluyken; dogmatik zihniyet, bilimsel gerçeklerden habersiz, evrimleşmesi durmuş bir aklın ürünüdür. Bu ayrım bizi iki farklı Batı gerçeğine götürür: Bilimi ve tekniği insanlığın hizmetine sunan 'Güzel Batı' ile bu başarıları sömürge ve emperyalist amaçlarla kullanan 'Çirkin Batı'. Tarih boyunca geri ve zayıf kalmış toplumlar, sadece dogmatik zihniyetleri yüzünden 'Çirkin Batı'nın sömürge sahası haline gelmişlerdir. Atatürk, 'Dağları delen, göklerde uçan, zerrelerden yıldızlara kadar her şeyi gören, inceleyen uygarlık' derken Güzel Batı’yı; 'Sel gibidir, onun karşısında direnmek boşunadır… Uygarlık öyle kuvvetli bir ateştir ki, ona kayıtsız olanları da yakar ve mahveder' derken ise bu gücü sömürü için kullananları kastediyordu."

​Önceki yazımda bahsettiğim "Ruhsal Obezite"yi yaratan, o güçlü emperyal krallıklerin kendi tebaasına dahi huzur vermeyen, ruhları donduran yapısı işte bu Çirkin Batı’nın eseridir. Tıpkı Mehmet Akif Ersoy’un "tek dişi kalmış canavar" dediği; Güzel Batı'nın teknik gücünü sömürü için kullanan ama ruhu ve adaleti olmayan bir canavar...

​Medeniyeti, önüne geleni yakan bir "ateş" ve karşı konulamaz bir "coşkun sel" olarak tanımlarken; aslında dogmaya saplanıp kalan milletlerin bu ateş karşısında mahvolmaya veya tutsak olmaya mahkûm olduğunu bilen Mustafa Kemal Atatürk’ün 1923 Aydınlanması ile başlattığı köklü zihniyet devrimi noktasındaki Köy Enstitüleri ve okuma yazma seferberliği bir isyandı. Ama toprak ağaları ve statüko buna izin vermedi. Bugün "cahil halkın ferasetine güveniyorum" diyenlerin varlığı, içine çekildiğimiz o karanlık çukurun da özetidir.

​Sonuç olarak; Ahmet Zorlu'nun tespitleri önemli: "Bakmayın siz, bazı çok uluslu güçlerin ülkelerin cehaletine yatırım yapmasına, onu ülkede güçlü kılmaya çalışmasına. Cehalet korkunç bir şeydir ve en sevmediği şey ilimdir, bilimdir, okumaktır, söylenenin doğruluğunu araştırmaktır. Cahil insan da en elverişli saldırı aracıdır ki, yeri geldiğinde, 'Bilim şeytan işidir ya da şeytandan büyük ilim sahibi yoktur' demekte beis görmezler. Zira ortak özellikleri; okumak yerine körü körüne inanmalarıdır, kendilerine empoze edilenlerin, inandırıldıklarının ötesi de yoktur onlar için. Onların çıkarı her şeyin başındadır ve inançlarını bile masaya sürmekte beis görmezler: Tıpkı Akif’in dediği gibi, 'Allah vaat etmeseydi cenneti / Ona bile etmezlerdi secde' derecesinde çıkarcıdırlar. İnandırıldıkları her neyse onu şiddetle, öfkeyle ve yalanla savunurlar. Değişime kapalıdırlar. Kendi kalıplarından başka kalıp, inanç ve düşünceyi reddederler. Bu nedenle Mevlana, 'Bir delil ile 40 Alimi yendim, 40 delil ile bir cahili yenemedim' demiştir."

Bakınız, "Fransa’nın Osmanlı’ya yaptığı ilk "Batı yardımı" kalkınma değil 1798'de Mısır'ın işgaliyle sonuçlanmış yani ilk akıl aldığımız ülke, bizi ilk arkamızdan vuran devlet olmuş. Bu teslimiyetçi Tanzimat kafası yüzyıllardır değişmemiş Fransa’nın ardından İngiltere'nin ve Almanya’nın "nasihatlerini!" dinlemişiz, akabinde ABD ve AB kapısında aynen devam ediyor ki, Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk bizi bu dehlizden çıkardığı halde, 1939’dan sonra yine o sömürgeci Batı’ya şirin görünmeyi medeniyet sandık, gümrüğümüzü, yerli üretimimizi teslim ederken, emperyalist odakları ilerici! zannettik ve nihayetinde 1995’teki Gümrük Birliği hayalleriyle Atatürk’ün tam bağımsızlıkçı ilkelerini de tamamen terk ettik ki, tıpkı Einstein’ın, "Aptallık, aynı hatayı defalarca yapıp farklı sonuç beklemektir" sözünü de doğrulamış olduk...
Şimdi, borç alınan odakların dikte ettiği bu talimatların neticesini, yani yaklaşan sonumuzu henüz vakit varken görmek ve bu zihniyet tuzağına karşı acilen milli bir çare üretmek zorundayız" diyor Kenan Özek.

​Gerçekten de insanlığın kurtuluşu, zihniyetlerdeki o tuzakların, o hurafelerin kesinlikle sökülüp atılmasına bağlıdır. Orta Çağ zihniyetiyle yürümeye çalışmak, yok olmaya davetiye çıkarmaktır. Ruhsal obeziteyi ve emperyal sömürüyü yenmenin yolu; aklı yeniden özgür bırakmak ve bilimin rehberliğinde Güzel Batı’nın değerlerine ortak olmaktır. İnsanlık, kendi en iyilerini öldürerek bir "tersine evrim" süreci işletmişse, bu zinciri kırmanın yegane yolu nedir?

​Acaba bu kurtuluş; Alman tarihçi Herbert Melzig'in, "Atatürk'ün reformları ve sözleri göklerde bayrak gibi dalgalanıyor. Bu bayrak dünyaya barış getirecektir. Ve bizler, bu büyük insanın düşüncelerini bile takip edebilecek güçte değiliz. Mustafa Kemal yeryüzünün bir bölgesindeki, başkalarına kul olmuş bütün uluslara özgürlüğe giden yolu göstermiştir. O, Doğunun tarihinde yepyeni bir döneme imzasını atan ve emperyalist Avrupa'nın anlayışlarının yanlış olduğunu kanıtlamayı başaran kişidir. Istırap çeken dünyada barış ve esenliği yeniden kurmak isteyenler O'nun yön göstericiliğinden örnek ve kuvvet alsınlar" diyerek anlattığı...

​Ve yine İngiliz Başbakanı Lloyd George'un, "İnsanlık tarihinde dahiler pek ender görülür. Fakat kötü talih, Tanrı, bir dahiyi Türkiye'de meydana getirdi ve biz onunla çarpışmak zorunda kaldık; bu dahiyi yenmemiz imkansızdı" diye itiraf ettiği "O insanın", yani Atamızın diplomatlarımıza ve bizlere verdiği şu altın öğütte gizli olabilir mi?

​"Sömürgecilik ve yayılmacılık yeryüzünden yok olacak ve yerlerine uluslararasında hiçbir renk, din, soy farkı gözetmeyen yeni bir uyum ve işbirliği çağı egemen olacaktır. Batı kültüründen faydalanın, fakat onların emperyalist emellerine alet olmayın.

​Bizim kendisinde açıklık ve tatbik kabiliyeti gördüğümüz siyasi meslek, milli siyasettir. Dünyanın bugünkü genel şartları ve asırların beyinlerde ve karakterlerde biriktirdiği hakikatler karşısında hayalperest olmak kadar büyük hata olamaz. Tarihin ifadesi budur; ilmin, aklın, mantığın ifadesi böyledir. Milletimizin kuvvetli, mesut ve istikrarlı yaşayabilmesi için, devletin tamamen milli bir siyaset takip etmesi ve bu siyasetin, dahili teşkilatlarımıza tamamen uygun ve dayalı olması lazımdır.

​Milli siyaset dediğim zaman kastettiğim mana ve öz şudur: Milli sınırımız dahilinde, her şeyden evvel kendi kuvvetimize dayanarak mevcudiyetimizi muhafaza ederek millet ve memleketin hakiki saadet ve bayındırlığına çalışmak. Rastgele sonu gelmez emeller peşinde milleti meşgul etmemek ve zarara uğramamak. Medeni cihandan, medeni ve insani muamele ve karşılıklı dostluk beklemektir" ki, son söz Kurtuluş Savaşı'ndan yüz yıl sonra tekrar düşman siyasetiyle üretilen Atatürk düşmanlığına hizmet edenlere...
​Cehaletten uzak durun, feraset sahibi olun...

“Biz, bu zorbalıklar, gürültüler dünyasını sevmiyoruz. İçimiz onu sevecek kadar bozuk değil.” - Albert Camus

 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve turk360.tr sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.