“İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.”
- Şeyh Edebali
Değerli okurlar,
Kafka’nın yarattığı Gregor Samsa figüründen hareketle bir soru ile başlayalım: Acaba bugün gerçekten kendi hayatımızı yaşayabiliyor muyuz? Yoksa kendi benliğimizden kopmuş, hissiz kuklalara mı dönmüş ve sadece başkalarının kurduğu devasa bir makinenin çarklarını döndüren birer "böcek" miyiz?
Önceki yazılarımızda; insanoğlunun "zaman algısındaki sapmayı" (Anakronizm¹), "geriye dönme arzusunu" (Atavizm²) ve zihnin bilinçli bir manipülasyonla bulandırılmasını (Teşviş³) ele aldık. Bugün ise bu kavramların sokağa, vicdana ve devlet mekanizmasına yansıyan ağır bilançosunu ele alalım istedim.
Tarihte, toplumların salt ekonomik krizlerle değil, "varoluşsal bir kaygıyla" imtihan edildiği karanlık dönemler vardır. Normların ve değerlerin çöktüğü kuralsızlık hali (Anomi⁴) ile yarınına dair güveni kalmayan, hukukuna inanmayan ve devletinin şefkatinden mahrum kalan bireylerin hissettiği o ağır sancı hali Ontolojik Güvensizlik⁵.
Bireyin, kendisini varlıksal bir tehdit altında hissetmesi ne menem şeydir?
Acaba gazeteci Ahmet Zorlu'nun dediği gibi "insanlar ve toplumlar bazı zamanlar kendilerini en savunmasız, en çaresiz durumda hisseder ya... İşte o acı gerçeklerin takat bırakmadığı karanlık bir tünelden mi geçiyoruz?"
Keza Ethem Arı'nın tespiti de bu sosyolojik kırılmanın adeta fotoğrafı gibi: "Sarık, sakal, cübbe, şalvar, türban geldi; ardından eğitim çöktü, üretim durdu, hukuk sustu, adalet kayboldu... Bize kalan korku, yoksulluk ve yalnızlık..." ve de kimlik kaybı var.
Değerli okurlar,
Hannah Arendt’in vurguladığı gibi "totaliter yönetimlerin asıl hedefi, insanların inanma yetisini yok etmek değil, gerçek ile yalan arasındaki ayrımı yapabilme yetisini yok etmektir."
Fuat Yeşilkaya biraz daha açıyor "bu rejimler devletin tüm kurumlarını partinin emrine sokarak tek yanlı bir bilgi akışı sağlar. Eleştirel düşünce adeta cezalandırılır. Kendi mantığını devreye sokmak yerine sadece 'hayatta kalmayı' tercih eden bu birey modeli, cehaleti ve otorite bağımlılığını daha da pekiştirir."
Cumhuriyet’in kurucu felsefesi, bu sahipsizliğe bir panzehir olarak doğmuştu ve Atatürk "Cumhuriyet kimsesizlerin kimsesidir" demişti. Devletin bu vasfını yitirmesi ise bireyin geleceğe olan güvenini yerle bir eder.
Güven olmadan yatırım, hukuk olmadan istikrar, liyakat olmadan kalkınma olabilir mi?
Siyaset kimlik ve korku üzerinden yapıldığı sürece, ekonomik gerçekler ne kadar ağır olursa olsun değişim zorlaşır. Bir toplum sürekli kutuplaştırılarak ayakta kalabilir mi?
Bakınız,
Bugün hâlâ cehaleti alt edememenin ağır bedelini ödüyoruz. Demokrasinin sigortası eleştiridir ve "Kral çıplak" diyenler de düşman değil, hakikati gösteren birer aynadır. Atatürk’ün uyarısı ise zamansızdır: "Efendiler, sorgulanmayan bir güç sahibini kör; denetlenmeyen bir hırs toplumu esir eder." Sadi Şirazi ne diyor?
"Çocuklarımızı kuzu gibi büyütmeyelim ki, ileride koyun gibi güdülmesinler."
İşte sormak istiyorum,
Bir toplumun modern dünyadan koparılıp "anakronik" bir rüyaya hapsedilme çabasına karşı ne yapılmalıdır?
Bugün sokakta, kafede, sosyal medyada ve ekranlarda hep aynı dil, aynı hırçın tavır yok mudur? Racon kesmek, korkutmak, silahla arz-ı endam etmek ve şiddet gösterisini bir güç gösterisi sanmak... Bu zehirli dil, bir "yaşam stili" haline getiriliyor ki, Eğitimci Abdil Akcıl’ın uyarısı kulaklarda küpe olmalı:
"Gençlere yıllardır şu öğretiliyor: 'Saygı görmek istiyorsan korkutacaksın.' Bu sadece bireysel bir yozlaşma değil, aynı zamanda toplumsal bir kırılmadır.
Bir toplumda kişiye hatası söylenmezse, o kabahatini hüner zannetmeye başlar.
Hataların hüner, yalanların hakikat zannedildiği bu kuşatma adeta "ruhun ve kimliğin tehdit altında ve bu sancıyı çekmek zorundasın" demek değil midir?
Oysa gerçek saygı; bilgiyle, emekle ve insanlıkla kazanılır. Bir ülkenin geleceği, gençlerinin hayalleridir. Eğer hayaller suçun gölgesinde kuruluyorsa, sorun gençlerde değil, o hayalleri üreten düzendedir. Bir kuşak sessizce zehirleniyor."
Değerli okurlar,
İnsanoğlunun hayatında zor dönemler kaçınılmazdır ve böyle anlarda elde kalan en önemli şey umuttur. Umut, yeniden ayağa kalkmayı sağlayan görünmez bir güçtür; o var olduğu sürece hiçbir karanlık sonsuza kadar sürmez. Sabahattin Ali'nin dediği gibi: "Unutmayın ki dünyada en korkunç şey, ümidini kaybetmektir."
Charles Dickens, "Dayanamadığım bir şey varsa o da şu belirsizlik," der. İnsan yaşadığı zorluktan ziyade, ne olacağını bilememenin yükünden yorulur. Beklemek, belirsizliğin içinde sürekli ihtimaller düşünmek demektir; zihnin bulanık bir suyun içinde sürekli kulaç atmaya zorlanmasıdır... Zira insan ancak yüzleştiği bir gerçekle baş edebilir; ancak o zaman sırtındaki yükü bırakıp iyileşmeye başlayabilir. Korkudan kurtulmanın tek yolu yüzleşmektir; yani akıl ve bilim temelli bir ruhsal arınma (Katarsis⁶) ve uyanış şarttır.
Nietzsche’ye göre kişiyi değerli kılan, sonu kötü bitecek olsa bile başkalarının çizdiği güvenli yoldan gitmek yerine kendi yolunu seçebilme cesaretidir. Tıpkı Richard Bach’ın martısı Jonathan gibi; herkesin aynı yönde uçtuğu bir dünyada farklı bir rota seçmek cesaret ister. Bu cesaret belki alkış getirmez; yanlış anlaşılmayı ve yalnızlığı beraberinde getirebilir ancak gerçek özgürlük insanın kendi iç sesiyle hareket edebilmesindedir.
İnsan sustukça içindeki yük hafiflemez. Konuşmak sadece ses çıkarmak değil, kendini anlamak ve anlatmak için bir köprüdür. Bu yüzden ifadeyi bir zayıflık değil, hayata karşı bir sorumluluk olarak görmelidir. Şirazi’nin dediği gibi; "İnsan dilini tutup konuşmadıkça, ayıbı da hüneri de gizli kalır. Hepimiz kendi ayıplarımızın hamalıyız." Artık bu ağır yükü bırakıp özümüze dönme vaktidir.
Dünya, birbirinden bağımsız işleyen bir mekanizma değil, tek tek her insanın tercihlerinin ve davranışlarının bir toplamıdır. İnsan kendi hatalarını görmezden gelip değişimi sadece başkalarından beklediği sürece karanlığın bir parçası olmaya devam eder. Tolstoy “herkes insanlığı değiştirmek isterken kendini değiştirmeyi düşünmüyor" diyor ki, gerçek uyanış, dışarıdaki kalabalıkları yargılamadan önce aynaya bakıp kendi payımıza düşen hataları da kabul etmekle başlar.
Son sözümüz öğretmenimiz Yusuf İpekli'den;
Su bulanık, ekmek bayat, imkan yok,
Ev buz gibi, baca yıkık, duman yok,
Yaklaşma istemem vay deli gönül,
Var git öte, senden fayda uman yok.
Ağaçlar meyvesiz, hayvanlar kısır,
Zaman altüst oldu, saatler asır,
Her yer kapkaranlık, her şey muamma,
Bu nasıl anlayış, ne acayip sır?
Ağızlarda küfür, diller kekeme,
İnsanlar safsallı, bebeler seme,
Baldıran zehrini kattılar gülüm,
Ruhu sarhoş eden pirüpak deme.
Güven zedelendi, kalpler yaralı,
Gönüller ağlıyor, beyin saralı,
Masumken, mazlumken, canken, cananken,
Avlandılar keklik, ceylan, maralı.
Bozdular evladı, kardeş, kuzeni
Bozdular vallahi güzel düzeni?
Baş tacı yaptılar vay be İPEKLİ,
Yalan dolan ile halkı ezeni." — Yusuf İpekli
Değerli okurlar,
Devlet; liyakati kutsal, adaleti sarsılmaz bir kale haline getirmeli; kurumları şahısların ve partilerin emrinden kurtarıp yeniden hukukun emrine amade kılmalıdır. Montesquieu’nun belirttiği üzere: “Bir halkın özgürlüğü, o halkın yasalar karşısındaki eşitliğine ve adalete olan güvenine bağlıdır. Adaletin bittiği yerde korku hüküm sürer.”
Dünyaya bırakabileceğimiz en kıymetli miras; adaletin ve hukukun sınırsız ufkunda, cesaretle ve vicdanla ilerleyeceğimiz yolculukta birlikte olabilmektir. Doğru söyleyip zincire vurulmak, yalan söyleyerek zincirden kurtulmaktan evladır." Eğer bu ahlaki duruş sağlanırsa, "tebaa" değil onurlu birer "vatandaş" olarak yarına bakabilir, kendi özgürlüğüne ve aklına sahip çıkan toplum da ancak o zaman gerçek "Katarsis"i yaşayabilir.
Yarın 5 Nisan ... Avukatlar Günü'müz kutlu olsun... Hz. Ali’nin o sarsılmaz düsturu ortadadır: “Devletin dini adalettir.”
SUAT UMUTLU / 04.04.2026
Dipnotlar;
¹ Suat Umutlu, turk360.tr
Anakronizm: Geçmişteki olayları günümüzün zihniyetiyle değerlendirerek tarihsel bağlamdan kopan düşünce yapısı.
² Suat Umutlu, adanaulus.com
Atavizm: Toplumun veya bireyin uzak geçmişteki ilkel davranış biçimlerine geri dönmesi durumu.
³ Suat Umutlu, globalbakis.com
Teşviş: Zihin bulandırma, bilinçli manipülasyonla idrak yollarını kapatma eylemi.
⁴ Anomi: Toplumsal normların çözülmesi ve kural tanımazlık sonucu oluşan kaos hali.
⁵ Ontolojik Güvensizlik: Bireyin kendi varlığına ve dünyanın sürekliliğine dair hissettiği temel kaygı ve güvensizlik.
⁶ Katarsis: Ruhun korku ve kederden arınması; yüzleşerek yaşanan duygusal temizlenme süreci.
