"Doğmadan önce ne olduğunu bilmeyen, her zaman çocuk kalır." - Cicero¹
*
Atatürk'ün, ufku gösteren "İstikbal Göklerdedir" ve varlığımızın adı "Ne Mutlu Türküm Diyene!" sözlerini rehber edinerek; istiklal ateşinin yandığı, Türk milletinin küllerinden doğuşunun gizemi ve ruhu olan o anlara, o güne yeniden dönme sorumluluğumuz var. O gün 19 Mayıs...
O; "Çaresizseniz, bir kurtarıcı beklemeyin; kurtarıcı siz olun, 'çare sizsiniz'. Umutsuz durum yoktur, umutsuz insan vardır." diyor.
Değerli okurlar, 19 Mayıs gününde sizlere tanıtacağım kişi diyor ki; "Ben hayatımda hiçbir zaman umutsuz olmadım… Bir milletin en güçlü silahı birlik olmaktır, birlikte hareket etmektir. Tarihin büyük insanları, 'Yaptığın şeyi sev, ona inan.' der; inandığı şeyi yapan insanın enerjisi tükenmez. Bilin ki yalnız yaptıklarınızdan değil, yapmadıklarınızdan da sorumlusunuz. Büyük başarıların sahipleri, küçük işleri titizlikle yapma sabrını gösteren kimselerdir. Gayretlerinizi biçtiğiniz ekinlerle değil, ektiğiniz tohumlarla değerlendirin. Karanlıklar üç beş mumla değil, ancak yüzlerce, binlerce mumla aydınlanır. Öyleyse, ey Atatürkçü, kendini göster, görevini yap; bilginle, inancınla, yeteneğinle iş başı yap..."
Kim mi?
Günümüzün duayen akademisyenlerinden Prof. Dr. Cihan Dura...²
*
Acaba!
"Yalnız iktidarı ve muhalefeti değil; çoğu okumuşu ve aydını da cahil, sosyal ahlak yoksunu olan bir ülke mi olduk?
Victor Hugo³: 'Kişiyi eğitmek istersen, işe büyükannesinden başla' derken, eğer yaratılıştan beri her şeyin belirli bir düzene, esas ve kurallara bağlandığı bir dünyada yaşıyorsak bir nesli eğitmekle iş bitmiyor ve geçen yüzyılını değerlendiremeyenlerin işi zor olabilir mi?
Bizler, işin kolayına kaçarak her şeyi Allah’a bırakıyor; ya dua ya da beddua ediyoruz. Halbuki başımıza gelenleri ve gelecekleri belirleyen yalnızca bizleriz ve bir karışan da yokken maalesef yüzyıllardır basit bir muhakemeyle ne doğruyu araştırıyor ne de ders alıyoruz. Yani merak etmiyor, okumuyor, öğrenmiyor ve iş yapmıyoruz. Üstelik hem tembel hem de kendimizi mükemmel ve her şeyi bilir sanıyoruz. Oysa toprak altında can verenlerin, darmadağın olan yuvaların da katili ve sorumlusuyuz...
Belki de, seçtiğimiz yöneticilerin cahil ve ahlâk yoksunu olduğunu göremediğimizden olmalı ki 'Ben aydınım', 'Ben Müslümanım', 'Ben Atatürkçüyüm' diye dolaşıyor da olabiliriz ama yurttaşlarını, gençliğini çağdaş anlayışla eğit(e)meyen, yetiştir(e)meyen, iş sahibi yap(a)mayan, üretici ve icatçı olmaları için yeteneklerini geliştirip işlemeyen bir devlet de ayakta kalamaz...
İsterseniz biraz düşünelim, böyle bir durumda Millet ulusal kültürünü ve özgüvenini yitirir ve her alanda hazırcı, taklitçi ve de asalak olur. Zamanla zayıflar, yoksullaşır ve sömürgeleşir ki, kaçınılmaz olarak tarih sahnesinden silinir. Bunun tarihteki en trajik örneği Osmanlı Devleti değil midir?
Ne acıdır ki söylemeye dilim varmıyor ama bugünkü Türkiye de aynı yolda ve bu gidişle milletçe ayakta kalamayız."
George Santayana⁴, "geçmişi hatırlamayanlar, onu tekerrür ettirmeye mahkûmdur" der. Gerçekten, "tarihimizi bilmediğimiz, anlayamadığımız ya da anlatamadığımız için bugün de dost ve düşmanımızı ayır(a)madığımızdan halet-i ruhiyemiz bozuk ve geleceğimiz tehlikede olabilir mi?
Winston Churchill'⁵ :"Ne kadar geriye bakarsanız, o kadar ileriyi görebilirsiniz" demiş, gelin o "Bilge" insanın derin bilgilerinden feyz alalım istedim.
O diyor ki: "Cumhuriyet tarihimizi bilmek zorundayız. Bağımsızlık mücadelemizin aklımızda canlı kalmasında 'Hafıza Anıtları' dediğim bazı isim ve kavramların iyi öğrenilmesi 'tarih bilinci' kazandırdığı gibi; Gazi Paşa’nın deyişiyle 'Vatan göklerini yoğun karanlıklara boğan' o iç isyanları ve onları bastıran kahramanları, cebinden Yunan pasaportu çıkan isyancıları ve hâlâ bu topraklarda gözü olanları, milletine hainlik edenleri ve de doğru yolu gösterenleri kısaca içte ve dışta dost ve düşmanlarımızı da unutturmayacaktır."
Tıpkı Edward Gibbon'un⁶ dediği gibi:
"Tarih, geçmişin bilincidir; bu bilinç yoksa, gelecek bir karanlıktır."
İşte üç kısımda o "Hafıza Anıtları";
1-"Siyah Örtü", "Ali Kemal" ve "Stergiadis"...
2-"Kâzım İnanç Paşa", "İç İsyanlar" ve "Delibaş İsyanı"...
3-"Hrisostomos", "Mustafa Sabri Efendi" ve "Abdurrahman Kâmil Efendi"..."
* Siyah Örtü...
Tarih: 8 Temmuz 1920... Bursa’nın Yunanlılarca işgal edilmesinin yarattığı büyük elemi yansıtmak üzere TBMM başkanlık kürsüsüne konan "Siyah Örtü", Bursa'nın kurtuluşunun ardından, 2 yıl 2 ay 2 gün sonra, 11 Eylül 1922’de o kürsüden kaldırılmıştır ki böyle bir "simgesel" matem hareketinin başka bir örneği yoktur. Zira millet adına yönetimi ele alan Meclis ve Türk Ordusu, Anadolu’yu düşmandan temizleyecekti; ama Bursa gibi bir kentin geçici de olsa düşmanın elinde olmasının yarattığı elem de büyüktü...
* Ali Kemal...
Atatürk, Gençliğe Hitabe’sinde bizi iki amansız düşmana karşı uyarır: Dış ve iç bedhahlar. İşte o iç bedhahlardan biri olan Ali Kemal, İngiliz uşağı olarak kendisini hiçbir zaman Türk hissetmeyen, Türk siyaset tarihinde Refi Cevat gibi en utanmaz İngiliz taraftarlarından; milliyetçilerin, yargılanmadan katledilmesini isteyen, Millî Mücadele hakkında en alçakça yayınları yapan; hem ülkenin kurtuluşunu yabancıların himayesi altına girmekte arayacak kadar tıynetsiz ve şahsiyetsiz hem de Sorbonne’da okurken kendisi gibi rejim aleyhtarı arkadaşlarını ihbar eden;
Damat Ferit Kabinesi'nde Maarif ve Dahiliye Nazırı olarak Türkçülüğün seçkin simalarını üniversiteden uzaklaştıran, ülkenin İngiltere’ye teslim edilmesinde haince roller üstlenen biri...
Hatta ordunun yüksek morale ihtiyaç duyduğu Sakarya Savaşı’ndan beş gün önce bile Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarına, “Ankara’daki şımarık herifler, artık durunuz. Haddinizi biliniz. Şarlatanlık elverdi, hokkabazlık kâfi” diye yazabilen bu zat: "İttihatçıların eline geçersek hiç şüphesiz bizi asarlar” diyordu ki İttihatçılar tarafından olmasa da vatanlarını peşkeş çekenleri asla affetmeyen halk tarafından linç edilir ki, en amansız iç düşmanlardandır diyebiliriz.
* Stergiadis...
Bu adam 30 Temmuz 1922’de Ege’de "İyonya Özerk Bölgesi Devleti"ni ilan eden kişidir. Dört gün sonra Lloyd George'un Avam Kamarası’nda Yunanistan’ı ve İyonya Devleti’ni destekleyen konuşması “Le Temps” gazetesinde yayınlanınca, “İzmir ilinde artık Türk egemenliği kurulamaz” der.
Bu arada Halife Sultan Vahdettin de, 7 Ağustos günü İngiliz Yüksek Komiseri Sir Horace Rumbold'dan Ankara yönetiminin ve milli ordunun yok edilmesi için İstanbul Hükümeti’nin desteklenmesini istemiştir.
Tarih: 7 Eylül 1922...
İzmir’den kaçan kaçana!
Yunan Yüksek Komiseri Stergiadis gibi dış düşmanlarımızı tanıyalım ve unutmayalım. Zira, vatanımızın batısında Stergiadis adlı zat İyonya Özerk Bölgesi’ni ilan ederken, bugün de vatanımızın doğusunda özerk bölge hazırlığında olanlar yok mu?
Türklüğe, Türkün Bağımsızlığına karşı çıkan Ali Kemaller bugün de karşımızda ve o 'Siyah Örtü' milletimizin namus ve onur kürsüsünden yeniden kaldırılacağı günü bekler gibi...
* Kâzım İnanç Paşa...
Atatürk’le aynı yıl doğan ve aynı yılda hayata veda eden, İstiklal Savaşımızın kahraman askerlerinden ve bir siyasetçi... Genelkurmay İkinci Başkanı iken Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu'ya geçişini sağlayan, Büyük Taarruz'da 6. Kolordu Komutanı olarak büyük yararlılıklar gösteren, 3. Ordu Komutanı olarak Şeyh Sait İsyanı’nı bastıran kişi...1928'de askerlikten emekli olduktan sonra iki dönem İzmir milletvekilliği de yapıyor.
Değerli okurlar,
"Atatürk sadece dış düşmanlarla değil içteki bedhahlarla, yani hainlerle de savaşmak zorundaydı. Bunlar İstanbul Hükümeti, İstanbul basını, kimi aydınlar yanında Meclis’te de “İkinci Grup” adıyla karşı siyaset güdenler ve de iç isyanlara katılanlardı..."
*İç İsyanlar...
Tarih: 22 Eylül 1920...
İngiliz Yüksek Komiserliği baştercümanı ama aslında İngiliz casusu olan A.Ryan bir raporunda: “Yunanlılara ölçüsüz ödünler vereceğimize, daha çok iç isyanlara güvenelim" diyor. Emperyalist dış güçlerin kışkırttığı ve Ankara hükümetini zor durumda bırakan içteki ayaklanmalar için Türk Milletinin iki düşmanı, iki güruh "iç ve dış bedhahlar" bu raporda: Bir tarafta İngiliz Yüksek Komiserliği ve A.Ryan gibi dış bedhahlar, diğer tarafta o iç isyanları çıkaran içteki bedhahlar...
Atatürk, Nutuk’ta bu isyanlar hakkında şu bilgiyi veriyor:
"Efendiler, 1919 yılı içinde, millî girişimlerimize karşı başlayan iç isyanlar ülkenin her tarafına hızla yayıldı.
Bandırma, Gönen, Susurluk, Kirmastı, Karacabey, Biga ve dolaylarında;
İzmit, Adapazarı, Düzce, Hendek, Bolu, Gerede, Nallıhan, Beypazarı dolaylarında;
Bozkır, Konya, Ilgın, Kadınhan, Karaman, Çivril, Seydişehir, Beyşehir, Koçhisar dolaylarında; Yozgat, Yenihan, Boğazlıyan, Zile, Erbaa, Çorum dolaylarında ve İmranlı, Refahiye, Zara, Hafik ve Viranşehir dolaylarında alevlenen karışıklık ateşleri, bütün ülkeyi yakıyor; hainlik, cehalet, kin ve bağnazlık dumanları bütün vatan göklerini yoğun karanlıklar içinde bırakıyor, daha önce böyle genel bir ayaklanma olmamıştı. İsyan dalgaları, Ankara'da karargâhımızın duvarlarına kadar çarptı."
Burada Çerkez Ethem isyanını, Demirci Mehmet Efe isyanını, Koçgiri isyanını, Yozgat isyanını, Anzavur isyanını, Millî Aşireti isyanını ve daha nicelerini sayabiliriz. İşte bu isyanları ana hatlarıyla bilmeyen hiç kimse “Ben yurtseverim”, “Ben tam bir Atatürkçüyüm” diyemediği gibi günümüzde olup bitenleri de anlayamaz ve “Türkiye Cumhuriyeti’ni koruma” görevini yerine getirmede zaaf gösterir.
* Delibaş İsyanı...
Konyalı köy ağalarından Delibaş Mehmet, Milli Mücadele'nin başlarında Yunanlılara karşı Çumra ve Karaman köylerinden kuvvet toplayarak bir çete oluştursa da gerek İstanbul Hükümetinin “Anadolu halkının Milli Mücadele’ye karşı olduğu” kışkırtması ve gerekse Hürriyet ve İtilaf Partisinden Zeynel Abidin Hoca'nın "Kuvayı Milliyecilerin din düşmanı olduğu" söylentilerine kapıldı ve adamlarıyla Çumra'ya baskın düzenler, çoğunluğunu asker kaçaklarının oluşturduğu Ilgın, Akşehir ve Karaman’daki ayaklanmacılarla birleşerek 3 Ekim 1920'de başta Konya Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı Sivaslı Ali Kemali Hoca olmak üzere Kuvayı Milliye yanlısı pek çok kişiyi de öldürtür. Ankara Hükümeti'nin ayaklanmayı bastırmakla görevlendirdiği Refet Bele komutasındaki güçler, 6 Ekim 1920'de Delibaş Mehmet'i bozguna uğratır ve isyancıları dağıtırken Delibaş Mehmet Mersin'de Fransızlara sığınır. Bir süre İzmir'de Yunan ordusunda dahi görev alan Delibaş, yeni bir ayaklanma başlatmak üzere geldiği Konya'da isyana karışmak istemeyen adamları tarafından öldürüldüğünde cebinden çıkanı unutmayın: Yunan pasaportu!...
İşte, iç ve dış bedhahlar Türk varlığına karşı hep bir aradalar:
Mesela Delibaş Mehmet; İstanbul Hükümeti, hainliği ile ün yapmış Zeynel Abidin, dinciler, asker kaçakları vs hepsi Fransızlar ve Yunanlarla ortak çalışmış...
Ya bugün! Bugün de bir araya gelmediler mi?
* 2. Hrisostomos...
Kıbrıs Rum Başpiskoposu: "Ankara düşmanımızdır, Türkiye işgalcidir, vatan topraklarımızı istila ettiler” diyor.
Tarih: 15 Mayıs 1919...
Yunan askeri İzmir'e çıkıyor. Yer, bugünkü Pasaport. İzmir'deki Rumların dinî lideri, yani İzmir Metropoliti olan bu papaz, elindeki haçı havaya kaldırır ve Yunan işgal ordusunu takdis eder. Sonra, askerlere hitaben o meşhur vaazını verir: “Evlatlarım, Elen çocukları! Bugün, İsa'nın en büyük mucizesini göstermiş oluyorsunuz. Bu uğurda, ne kadar Türk kanı döküp içerseniz, o kadar sevaba girmiş olacaksınız. Ben de bir kâse Türk kanı içmekle, onlara olan kin ve nefretimi teskin etmiş olacağım. Bütün azizler arkanızda. Haydi, buyurun İzmir’e!” diyerek Türk’e olan sonsuz nefretini kusar. Aya Fotini Kilisesi'nin bodrumunu da silahla, cephane ile doldurur ki, Yunan ordusu İzmir'e çıkınca, İzmir'deki Rum gençleri de cesaretlenerek bu kiliseye gider ve Yunan ordusunun üniformalarını giyerler ve silahları alıp Türk köylerine, kadınlarına, kızlarına saldırırlar ve üç karanlık, acı dolu yıl böyle geçer.
Tarih: 9 Eylül 1922…
Papaz, ettiğinin bedelini çok ağır öder, linç edilir. Bugün Kıbrıslı Rum başpiskoposların kuşaktan kuşağa yaşatmaya çalıştıkları isimdir Hrisostomos!...
Ve, Atina'nın kuzeyinde bir semt: Nea Smyrna, yani Yeni İzmir... Aya Fotini Kilisesi ile birebir aynı kilisenin önünde Hrisostomos'un heykeli var ve altında da "İzmir Şehidi!" yazılıdır.
Demek ki bu topraklarda gözü olanlar Hrisostomos'u unutmuyor, ismini ve ideallerini yaşatmaya çalışıyorlar. Peki biz ne yapıyoruz?
* Mustafa Sabri Efendi...
O, bir din adamı ve Damat Ferit hükümetlerine Şeyhülislam olarak girmiş, Sadrazam Vekili, Danıştay Başkanı olmuştur. 22 Aralık 1918’de Kürt Teali Cemiyeti Başkanı Seyit Abdülkadir ile özerk bir Kürdistan kurulmasına ilişkin antlaşmayı Hürriyet ve İtilaf Partisi adına imzalayan üç kişiden de biri...
Bu zat, İngiliz himayesini ve mandacılığını savunan; Kürt ayaklanmaları ve Konya, Yozgat, Çerkez ayaklanmalarını çıkaranlarla birlikte çalışan; "Ya istiklal ya ölüm” diyen Mustafa Kemal Paşa ve Kuvayı Milliye’den rahatsız olup onları katletmeye çağıran, Teali-i İslam Cemiyeti’nin bildirisinde de “kudurmuş haydutlar” diye hitap eden biri.
Ayrıca Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in idam fetvasını veren; Yıldız Sarayı'nda Vahdettin başkanlığında toplanan Meclis-i Âlî'de Sevr Antlaşması'nın kabulü yönünde görüş bildirenler arasında yer alan bu kişinin büyük bir sorunu daha var: Türklük!...
Hep nefret etmiş hatta kin gütmüş, tıpkı Yunan Hrisostomos gibi...
Bir bildirisinde Türkler için, “Müslüman barbarlar, elimden gelse Türkleri Arap yaparım, Arapçayı lisan ittihaz edercesine kendimize mal etmek isterim, ama bundan Türklüğümüz zarar görürmüş… Biz faydalanırız ya.” demiştir.
Şu mısraları da 1927’de, kaçak olarak yaşadığı Yunanistan’da yazmış:
"Tövbe yarabbi, tövbe Türklüğüme,
Beni Türk milletinden addetme."
Türk ordusu İstanbul’a girmeden önce Romanya’ya kaçan bu Efendi! oradan da Mısır’a geçtiğinde Türkiye aleyhindeki yazılarından dolayı sert tepki görünce her türlü vatan haininin fink attığı Yunanistan’da Hrisostomos gibilerin arasına katılır. İngiliz gemisiyle kaçan bu vatan haini 1924’te vatandaşlıktan çıkarılmış olup 12 Mart 1954’te Kahire’de ölmüştür.
Soralım, Türk milletine zarar vermekte Hrisostomos ile Mustafa Sabri arasında bir fark var mıdır?
* Abdurrahman Kâmil Efendi...
O, Mustafa Sabri gibi dinci değil; dindar ve aydın bir Amasya vaizi. Mustafa Kemal Paşa, 12 Haziran 1919 günü
Amasya’ya gelişinde: "Baba bu işte inşallah muvaffak olacağız. Eğer olamazsak bizi asarlar, kelle gider, ne dersin?” diye sorunca, “Hey oğul, sen ki genç yaşında başını vatan ve millet uğruna feda etmişsin; koy benim bu ihtiyar kelleyi de, senin uğruna feda olsun” diyen biri...
Ayrıca, "Muhterem evlatlarım!
Mademki milletimizin şerefi, haysiyeti, hürriyeti, bağımsızlığı tehlikeye düşmüştür; artık başımızdaki bu hükümetten bir iyilik ummak bence abestir. Şu andan itibaren padişah olsun, ad ve unvanı ne olursa olsun hiçbir şahsın ve makamın varlık sebebi kalmamıştır. Biricik kurtuluş çaresi, halkımızın doğrudan doğruya hâkimiyetini eline alması ve iradesini kullanmasıdır. Dolayısıyla, işte size Hazret-i Ömer gibi bir başbuğ...” vaazıyla Millî Mücadele’nin ilk temel taşını koyanlardan biri...
Aradan beş yıl geçer. Mustafa Kemal Cumhurbaşkanı olarak Amasya'ya geldiğinde Abdurrahman Kâmil Efendi hakkında şunları söyler: “... yol gösterici vaiz ve nasihatinden sonradır ki herkes çalışmaya başladı. Genç Cumhuriyetimiz bu gibi ulema ile iftihar eder.”
Elbette, Abdurrahman Kâmil Efendiler günümüzde de var; tıpkı onun gibi milletimize doğru ve iyi olanı göstermeye devam ediyorlar.
Değerli okurlar, hayatında nadiren ağladığını, bugün ise en çok Türkiye Cumhuriyeti’nin düştüğü perişan hali düşündükçe gözyaşlarını gizlice içine akıttığını belirten Dura:
"Türkiye’nin muazzam bir sosyal ve ekonomik potansiyeli vardı ve Atatürk bu gücün önünü açarak onu harekete geçirdi. Ne yazık ki onun ölümünden sonra ülkenin başına geçenlerin hemen hepsi çapsız çıktı ve bu büyük potansiyeli yıldan yıla yok ettiler.
Atatürk'ten sonra gelen yönetimler;
Halkımızın eğitilmesini önlediler.
Tarımı çökerttiler, sanayileşmeyi durdurdular ve ülkeyi borca batırdılar.
Fabrikalarımızı, topraklarımızı sattılar.
Yurdumuzu yabancı unsurlarla doldurdular. Ülkenin ulusal birliğini sarstılar. Anadolu insanının potansiyelini körelterek, yeteneklerinin serpilip gelişmesini önlediler ve sonuç olarak geleceğimizi yok ettiler.
Atatürkçülük, Türkiye’nin saymakla bitmeyecek dev sorunlarını öğrenmekle, onlara sahip çıkmakla ve o konularda söz sahibi olmakla olur. Gerçek bir Atatürkçü; ülkenin yabancıya toprak satışından mülteci akınına, tarımın çökertilmesinden eğitim ve liyakat sorununa, dincilikten sosyal ahlaka, enflasyondan sınır güvenliğine kadar uzanan hayati sorunlarını konuşmalı; bu alanlardan tek birinde olsun kendisini yetiştirerek söz sahibi olmalıdır" diyor.
Haksız mı?
*
"Sana hasret sana vurgun gönlümüz
Bu gemi bu Karadeniz
Kurban olam yürüdüğün yollara
Kara peçe yakışmıyor kullara
Uyan bak bizim hallara
Bir daha gel, gel Samsun'dan
Sarı saçlım mavi gözlüm
Nerde nerde nerdesin dost?" -
Âşık Mahzuni Şerif⁷
*
Cehalete karşı bilimi, dogmaya karşı aklı savunan tüm genç ruhların 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı kutlu olsun.
Suat Umutlu
19 Mayıs 2026

Dipnotlar:
¹ Cicero (Marcus Tullius Cicero): (MÖ 106 - MÖ 43) Romalı devlet adamı, filozof, hatip ve yazar. Roma'nın çalkantılı dönemlerinde konsüllük yapan, hukukun üstünlüğünü ve cumhuriyet değerlerini savunan biri. Antik Çağ felsefesini ve siyasi düşüncesini şekillendiren eserleri, Avrupa kültürünü yüzyıllar boyunca derinden etkilemiştir.
² Cihan Dura: 2. Dünya Harbi’nin sürdüğü, ekmeğin karne ile satıldığı, tek parti iktidarının kendini kuvvetle hissettirdiği "karartma” yıllarında, 5 Mayıs 1940’ta Ankara’da doğdu. Eğitim hayatını Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Yavuz Abadan, Sadun Aren, Kemal Fikret Arık, Fahir Armaoğlu, Tahsin Bekir Balta, Bedri Gürsoy, Attila Karaosmanoğlu, Aziz Köklü, Seha Meray, Cahit Talas, İbrahim Yasa gibi değerli hocalardan ders alarak tamamlayıp 1964 yılında mezun oldu.
Çocukluğunda başlayan araştırma ve bilimsel metoda ilgisi nedeniyle Fransa'da doktorasını yaparken, bilimsel metot, araştırma teknikleri konularında da bilgi ve görgüsünü artıran, genç bir bilim adamı olarak göreve hemen başlayacağını düşünürken kapıların yüzüne kapandığını gören ancak 2 yıl sonra Dr. Asistan olarak hizmet imkânına kavuşabilen; doçentlik başvurusunda sorunlar yaşayan, 1982'de İÜ İktisat Fakültesi “İktisadi Gelişme ve Uluslararası İktisat” anabilim dalında doçent unvanını alarak 1984'te Erciyes Üniversitesi İİBF’sine atanan; Mart 1989’da aynı anabilim dalında profesör olan ve akademik görevinin yanı sıra idarî ve akademik görevlerde bulunan, bilim alanında ödüller alan; telif ve çeviri olmak üzere çok sayıda eserin sahibidir. Eserleri temel olarak iktisat, Avrupa Birliği, bilgi toplumu, ulus devlet, Atatürkçülük ve araştırma yöntemleri üzerinedir;
Nasıl Düşünmeli?
Nasıl Araştırmalı?
Nasıl Yazmalı?
Ataname
Avrupa Birliği, Gümrük Birliği ve Türkiye (Hayriye Atik ile birlikte)
Dünyaya Batı Saldırısı: Sömürgecilik-Emperyalizm-Türkiye
Dünden Bugüne Türkiye'nin Sorunları Gerçeği
İnsanlığın Bitmeyen Savaşı
Atatürkçülük Dersleri...
³ Victor Hugo: (1802 - 1885) Fransız yazar, şair ve oyun yazarı. Yaşadığı dönemin siyasi hayatında da aktif olarak insan hakları ve sosyal adalet savunuculuğu yapan, "Sefiller" ve "Notredame'ın Kamburu" gibi başyapıtların sahibidir.
⁴ George Santayana: (1863 - 1952) İspanyol asıllı Amerikalı filozof, şair ve edebiyat eleştirmeni. Kültür ve felsefe dünyasında insani değerleri ve hafızayı savunan edebi üslubuyla öne çıkmıştır.
⁵ Winston Churchill: (1874 - 1965) Britanyalı askeri stratejist, yazar ve dönemin başbakanı. II. Dünya Savaşı sırasında müttefiklerin zaferinde kritik rol oynamıştır. Tarih ve biyografi alanındaki eserleriyle 1953 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görülmüştür.
⁶ Edward Gibbon: (1737 - 1794) Aydınlanma Çağı'nın İngiliz tarihçilerinden ve düşünürlerinden biri. "Roma İmparatorluğu'nun Gerileyiş ve Çöküş Tarihi" adlı eseriyle tanınır.
⁷ Âşık Mahzuni Şerif: (1940 - 2002) Türk halk müziğinin, aşıklık geleneğinin ve toplumsal gerçekçi şiirin 20. yüzyıldaki en güçlü temsilcilerindendir. Sazı ve sözüyle Anadolu insanının dertlerini, adalet arayışını ve haksızlıklara karşı duruşunu haykırmıştır. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e duyulan özlemi ve Cumhuriyet değerlerine olan bağlılığı felsefi bir derinlikle işleyen eserlerin sahibidir.


