Türk360 Haber
Suat UMUTLU
Köşe Yazarı
Suat UMUTLU
 

Platform:​Paradokslarımız

    ​"Hoşça bak zatına kim zübde-i alemsin sen / Merdum-u dide-i ekvan olan ademsin sen" - Şeyh Galib   Adına ister beyin çürümesi deyin ister insanlığın kaybı ama yaşadığımız DijiÇağ'da toplumsal ilerlemenin temeli olan "oku, düşün, anla ve sorgula?" çağrısına hep kulak tıkadık ve hurafelerle dolu bir hayat felsefesiyle gelinen “itaat et, rahat et” noktasında; cahilliğin yarattığı o açlık, sefalet ve biat kültürünün etkilerinden birisi de "anormalliğin normalliğine" alışırken unuttuğumuz "ruhumuz" olsa gerek...   ​Türk milleti olarak herkesten daha zeki, her şeyden daha güçlü olmamıza rağmen; "zihinlerde devrim!" ile gelinen bu ortamda o labirentten çıkış arayan ama bulamayan, isyan eden ama "sabır, şükür, dua" ile teselli bulup rehavete düşen mutsuz ve umutsuz insanlar olduk. İngiliz filozof John Stuart Mill “İtaat, aklın tembelliğidir." diyor ki, her daim her musibette mağdur edebiyatıyla bir müsebbip yaratmaya alıştık ama asla umursamadık ve halen yoğun bakımda uykuda iken insanî ilişkilerimizde neleri yaşa(ma)dık diyerek hatırlamaya çalışın.   Toplumsal hayatımızı düzenleyen kurallar ve değer yargılarımızdaki yozlaşmanın; mesela saygı, sevgi, doğruluk, dürüstlük gibi değerlerin hep dilimizde olmasına rağmen fiiliyatta görememenin nedeni ise eğitimden nasibimizi alamama sonucu beynin çürümesidir. Neticede genetik kodlarımıza kadar işleyen ironik, tuhaf ve bir o kadar da sevilesi "ruh" halinde iken  herşeyi "anlat anlat heyecanlı oluyor" geyiği! ile karşılar gibiyiz. Cebimizi, aklımızı ve canımızı emanet ettiğimiz köşe taşlarındaki çelişkileri hayat felsefesi yaptığımız ve her daim "bir yol" bulduğumuz için anormalliğin normalliğine "gıdım gıdım alışıvedik gari!..."    ​Bakınız! Harareti alsın diye sıcak havada çay içen bizler; ağır bir derdini anlatan dostumuza "hayırlısı be ya, vardır bir hikmeti" diyerek sanki "psikoterapi" uygulayıp konuyu kapatmıyor muyuz?   Doktorun yazdığı ilacı içmek yerine komşunun "bana bu çok iyi geldi" dediği yarım kalmış hapı yutan tıp dehası! değil miyiz?   Hastanede "Acil" servise gittiğimizde "benim sadece tansiyonum ölçülecek, bi'dakkalık" diyerek sıradaki hastanın önüne atlayan!, sıra gelmeyince "sağlık sistemine bak!" diye isyan eden bir hasta! değil miyiz?   ​Misafir gelmeden önce evi "bal dök yala" kıvamına getirip, misafir geldiğinde ise "kusura bakma, ev biraz dağınık" diyen ya da çocuğunu pazarda kaybedince feryat figan ağlayan ama bulunca da döven değil miyiz?   Cebindeki son model telefonun paketi bitmesin diye ücretsiz Wi-Fi'ye bağlanmaya çalışan makro-ekonomist! bir millet olmadık mı?   TV kumandası çalışmayınca pillerini ısırıp enerji transferi yapabileceğine inanan; akıllı telefonun ekranına veya asansörü çağırma tuşuna defalarca basınca daha hızlı geleceğini zanneden; bozulan her türlü elektronik aletin "üstüne iki kere tık tık diye vurunca" düzeleceğine ikna olan bir mühendislik dehası! değil miyiz?   ​Trafikte yeşil ışık yanmadan önce kornaya basıp öndeki araca "ışık hızı" kazandırabileceğini sanan; adres soran birine "ışıkları geçince birine daha sor" diyerek topu taca atan; mesafeyi metreyle değil "iki sigara içimi" ya da "şuradan hemen kıvrılınca" diye tarif eden pusulasız bir kaşif gibiyiz. Üstelik arabadaki navigasyon "sağa dön" dediğinde "burası daha kestirme, o bilmiyor" diyerek yapay zekaya da rest çeken vizyoner! bir irade sahibiyiz de...   Öyle ki, yolda kaza yapan birini görünce yardım etmek yerine telefonla videosunu çeken de biziz, TV'de hüzünlü bir haber görünce hüngür hüngür ağlayan da... Artık gerçeğe sırtını dönen ama ekrana bağımlı vicdanı ile yas! tutan yabancılaşmış bir ruh halimiz doğdu! Müjdeler olsun...   ​12 yıl İngilizce eğitimi görüp bir turistle karşılaşınca "Yes, no!" diyerek evrensel iletişimi kısa kesen adeta eğitim neferiyiz ama "eğitim şart" deyip önce yere sigara izmariti atan sonra da o çöpü almayan belediyeye kızanlarız da...   Tok olduğunu söyleyen misafirin tabağını "zıkkımın kökünü ye!" dercesine dolduran; giden misafirini kapı eşiğinde ayakta tutarak en uzun vedalaşmayı gerçekleştiren bir misafirperver! olduğumuz da bir hakikat...   Hırsız girmesin diye evinin giriş katındaki balkonu demir parmaklıklarla çevirip önlem alan ama anahtarı paspasın altına koyacak kadar da güven! doluyuz.   ​Zoom toplantısına gömlek ve ceketle katılıp, masanın altında pijama ve terlikle oturan birer profesyonel! olduğumuz gibi karşımızdakine "gözleri aşka gülen taze söğüt dalısın" diyerek en kibar şekilde "odunsun!" diyen de biziz.   Sakın şaşırmayın! En iyi tedavi şekillerimizden biridir; "git bir elini yüzünü yıka!" demek...   Biliyorsunuz, camı siler ayna gibi, aynayı siler cam gibi oldu da deriz ki, pizzayı yuvarlak yapıp üçgen kesip kare kutuya koyanla, evleri kare ve dikdörtgen yapıp adını daire koyan da aynı kişi midir bilinmez ama bizler ne cahilliğimizi kabul ediyoruz ne de kaybolan benliğimizi ve ruhumuzu arıyoruz.   ​Bakınız! Her şeyin mesela internetin en hızlısını isterken bilginin ve sevginin "yavaşlığına" razı gibiyiz. Anı "yaşamak" yerine anı "kaydetmeyi" hayat sanan aceleci bir dönemde ve dönemeçteyiz.   Dürüstlüğü dinden, ahlakı gelenekten ibaret sanan; kapısının önünü süpürmekten acizken dünyayı kurtarma edebiyatı yapan zamane dervişleri gibiyiz.   Artık eğitimin "etiket", bilginin "yük" sayıldığı ortamın alışkanlıklarını bırakıp normal hayatımıza dönelim;   ​Mesela; cehaleti bir kalkan gibi kuşanıp, gerçekleri söyleyeni "huzur bozan, hain vs" ilan etmenin ne yararı olabilir?   Atomu parçalamak yerine, birbirini parçalamayı 'fikir tartışması' zanneden o "kültürlü görünme!" telaşı nedendir?    Bir tarafta bilime "gavur icadı" deyip, diğer tarafta o icatla bilim adamına hakaret yağdırmaktan ne umulabilir?    Liyakati "tanıdık" torbasına sığdırıp "en dürüst biziz" demek hatta sorgulamayı "fitne" sayıp, başkasının hayatını didik didik etmeyi "sohbet" saymak ahlaksızlık değil midir?   ​Değerli okurlar, işte böyle say say bitmeyen alışkanlıkların yarattığı bir tuhaf uykudayız ve bu halet-i ruhiyemizin huzur ve mutluluk vermesi nasıl mümkün olacaktır?   Fransız düşünür ve tarihçi Michel Foucault'ın dediği gibi "toplumun uykusu, otoritenin zaferidir" deniliyorsa; mevcut anomali halinin ortadan kalkması ve o "alışkanlıklardan" kurtulmamız ve yok edebilmemiz için;   Atatürkçülüğü, dünyayı anlamaya ve anlamlandırmaya yarayan bir teori haline getirmek ve “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” sözünü bir pusula bir güç olarak uygulamamız gerekir.   Zira, hayatın akışı içinde ilerlemenin tek yolu bazı alışkanlıkları unutmak ve geride bırakmayı bilebilmektir. Bu bir eksiklik değil insanın kendini koruma biçimi, vazgeçmek değil kendine yeniden yer açmasıdır da...   Ayfer Tunç, "Annemin Uyurgezer Geceleri" adlı eserinde diyor ki: ​"Unutmak insan beyninin hayatı sürdürebilmek için bulduğu en muhteşem çözümdür.”   ​Bakınız, Rönesans döneminde Kilise tarafından yakılarak öldürülen İtalyan filozof ve gökbilimci Giordano Bruno'nun evrensel 'iki şey' öğretisi kulağımıza küpe olmalıdır. O, çözümsüz görünen sorunları çözmek için "bakış açını değiştir, kendini karşındakinin yerine koy" diyor.   Kişi ve olayları akıl ve vicdan süzgecinden geçirir ve hak yemezsen yanlış yapmazsın. Eğer demagoji yapar ve kendini ağıra satmak istersen gözden düşersin. Kararsız ve cesaretsiz olursan geride kalırsın ki, başarının sırrı kendini güncellemekle mümkündür.   ​Değerli okurlar, insanoğlu kendi yaşamını bir yapboz gibi birleştirmeye çalışıyor olsa da yarım kalanlarla yürümeyi sürdürebilirse içindeki huzuru daha kolay bulabilir. Hem eksiklik bir kusur değil yaşamın kendisini anlamlı kılan doğal bir durumdur. Kırgız yazar ve devlet adamı Cengiz Aytmatov, "Gün Olur Asra Bedel" adlı eserinde: “Kaldı ki burası dünya, burada bir şeyler hep yarım kalacak” diyor.   ​İşte, hayata ve her şeye farklı bakış açısıyla yaklaşarak sorunun değil, çözümün parçası olalım.   Divan edebiyatının en büyük şairlerinden Şeyh Galib'in o beyiti, yüzyıllar öncesinden bugünün modern insanına fırlatılmış bir hakikat manifestosu gibidir: Eğer insan, sıradan bir et ve kemik yığını değil de varoluşun asıl gayesi olduğunu idrak edebilseydi; ne cehaletin karanlığına bu denli teslim olur ne de aklını ve ruhunu gündelik hırsların, biat kültürünün ve sığ alışkanlıkların zincirlerine vururdu.   Yani evren bir kitapsa, insan o kitabın özetidir ve insan olmazsa, kainatın güzelliğini fark edecek bir şuur da olmazdı. Bazen kendini bir kum tanesi kadar aciz hissetsen dahi o kum tanesinin içinde bir çöl gizlidir ki, özüne yakışır şekilde yaşamalı, aklını ve ruhunu da kirletmemelisin. Zira, "elini yüzünü yıkamakla" geçmeyen bu zihinsel kirliliğini temizleyecek tek ilacın kendine saygın ve yüksek şuurundur. Eğitimci, şair Sedat Demirkaya'nın dediği gibi​"İnsan bugün var yarın yok, ama buna rağmen hayat güzel ve yaşamaya değer; kendine, doğaya ve insanlığa değer kat..."   Lütfen! Oku, düşün ve alışma! ​“...İyiyi, kötüyü benden değil rüzgârlardan öğreneceksin, arkadaş olacak, heves olacak, yanılgı olacak. Bırak öyle olsun. Ama bir gece kalabalığın ortasında üşürsen kimseye belli etmeden elini göğsüne götür... Boş sandığın yerde adını koyamasan bile seni ısıtacak ateşi bulacaksın” - Dr. Barbaros İrdelmen   ​
Ekleme Tarihi: 08 Nisan 2026 -Çarşamba
Suat UMUTLU

Platform:​Paradokslarımız

 

 

​"Hoşça bak zatına kim zübde-i alemsin sen / Merdum-u dide-i ekvan olan ademsin sen" - Şeyh Galib

 

Adına ister beyin çürümesi deyin ister insanlığın kaybı ama yaşadığımız DijiÇağ'da toplumsal ilerlemenin temeli olan "oku, düşün, anla ve sorgula?" çağrısına hep kulak tıkadık ve hurafelerle dolu bir hayat felsefesiyle gelinen “itaat et, rahat et” noktasında; cahilliğin yarattığı o açlık, sefalet ve biat kültürünün etkilerinden birisi de "anormalliğin normalliğine" alışırken unuttuğumuz "ruhumuz" olsa gerek...

 

​Türk milleti olarak herkesten daha zeki, her şeyden daha güçlü olmamıza rağmen; "zihinlerde devrim!" ile gelinen bu ortamda o labirentten çıkış arayan ama bulamayan, isyan eden ama "sabır, şükür, dua" ile teselli bulup rehavete düşen mutsuz ve umutsuz insanlar olduk. İngiliz filozof John Stuart Mill “İtaat, aklın tembelliğidir." diyor ki, her daim her musibette mağdur edebiyatıyla bir müsebbip yaratmaya alıştık ama asla umursamadık ve halen yoğun bakımda uykuda iken insanî ilişkilerimizde neleri yaşa(ma)dık diyerek hatırlamaya çalışın.

 

Toplumsal hayatımızı düzenleyen kurallar ve değer yargılarımızdaki yozlaşmanın; mesela saygı, sevgi, doğruluk, dürüstlük gibi değerlerin hep dilimizde olmasına rağmen fiiliyatta görememenin nedeni ise eğitimden nasibimizi alamama sonucu beynin çürümesidir. Neticede genetik kodlarımıza kadar işleyen ironik, tuhaf ve bir o kadar da sevilesi "ruh" halinde iken 

herşeyi "anlat anlat heyecanlı oluyor" geyiği! ile karşılar gibiyiz. Cebimizi, aklımızı ve canımızı emanet ettiğimiz köşe taşlarındaki çelişkileri hayat felsefesi yaptığımız ve her daim "bir yol" bulduğumuz için anormalliğin normalliğine "gıdım gıdım alışıvedik gari!..." 

 

​Bakınız!

Harareti alsın diye sıcak havada çay içen bizler; ağır bir derdini anlatan dostumuza "hayırlısı be ya, vardır bir hikmeti" diyerek sanki "psikoterapi" uygulayıp konuyu kapatmıyor muyuz?

 

Doktorun yazdığı ilacı içmek yerine komşunun "bana bu çok iyi geldi" dediği yarım kalmış hapı yutan tıp dehası! değil miyiz?

 

Hastanede "Acil" servise gittiğimizde "benim sadece tansiyonum ölçülecek, bi'dakkalık" diyerek sıradaki hastanın önüne atlayan!, sıra gelmeyince "sağlık sistemine bak!" diye isyan eden bir hasta! değil miyiz?

 

​Misafir gelmeden önce evi "bal dök yala" kıvamına getirip, misafir geldiğinde ise "kusura bakma, ev biraz dağınık" diyen ya da çocuğunu pazarda kaybedince feryat figan ağlayan ama bulunca da döven değil miyiz?

 

Cebindeki son model telefonun paketi bitmesin diye ücretsiz Wi-Fi'ye bağlanmaya çalışan makro-ekonomist! bir millet olmadık mı?

 

TV kumandası çalışmayınca pillerini ısırıp enerji transferi yapabileceğine inanan; akıllı telefonun ekranına veya asansörü çağırma tuşuna defalarca basınca daha hızlı geleceğini zanneden; bozulan her türlü elektronik aletin "üstüne iki kere tık tık diye vurunca" düzeleceğine ikna olan bir mühendislik dehası! değil miyiz?

 

​Trafikte yeşil ışık yanmadan önce kornaya basıp öndeki araca "ışık hızı" kazandırabileceğini sanan; adres soran birine "ışıkları geçince birine daha sor" diyerek topu taca atan; mesafeyi metreyle değil "iki sigara içimi" ya da "şuradan hemen kıvrılınca" diye tarif eden pusulasız bir kaşif gibiyiz. Üstelik arabadaki navigasyon "sağa dön" dediğinde "burası daha kestirme, o bilmiyor" diyerek yapay zekaya da rest çeken vizyoner! bir irade sahibiyiz de...

 

Öyle ki, yolda kaza yapan birini görünce yardım etmek yerine telefonla videosunu çeken de biziz, TV'de hüzünlü bir haber görünce hüngür hüngür ağlayan da... Artık gerçeğe sırtını dönen ama ekrana bağımlı vicdanı ile yas! tutan yabancılaşmış bir ruh halimiz doğdu! Müjdeler olsun...

 

​12 yıl İngilizce eğitimi görüp bir turistle karşılaşınca "Yes, no!" diyerek evrensel iletişimi kısa kesen adeta eğitim neferiyiz ama "eğitim şart" deyip önce yere sigara izmariti atan sonra da o çöpü almayan belediyeye kızanlarız da...

 

Tok olduğunu söyleyen misafirin tabağını "zıkkımın kökünü ye!" dercesine dolduran; giden misafirini kapı eşiğinde ayakta tutarak en uzun vedalaşmayı gerçekleştiren bir misafirperver! olduğumuz da bir hakikat...

 

Hırsız girmesin diye evinin giriş katındaki balkonu demir parmaklıklarla çevirip önlem alan ama anahtarı paspasın altına koyacak kadar da güven! doluyuz.

 

​Zoom toplantısına gömlek ve ceketle katılıp, masanın altında pijama ve terlikle oturan birer profesyonel! olduğumuz gibi karşımızdakine "gözleri aşka gülen taze söğüt dalısın" diyerek en kibar şekilde "odunsun!" diyen de biziz.

 

Sakın şaşırmayın! En iyi tedavi şekillerimizden biridir; "git bir elini yüzünü yıka!" demek...

 

Biliyorsunuz, camı siler ayna gibi, aynayı siler cam gibi oldu da deriz ki, pizzayı yuvarlak yapıp üçgen kesip kare kutuya koyanla, evleri kare ve dikdörtgen yapıp adını daire koyan da aynı kişi midir bilinmez ama bizler ne cahilliğimizi kabul ediyoruz ne de kaybolan benliğimizi ve ruhumuzu arıyoruz.

 

​Bakınız! Her şeyin mesela internetin en hızlısını isterken bilginin ve sevginin "yavaşlığına" razı gibiyiz. Anı "yaşamak" yerine anı "kaydetmeyi" hayat sanan aceleci bir dönemde ve dönemeçteyiz.

 

Dürüstlüğü dinden, ahlakı gelenekten ibaret sanan; kapısının önünü süpürmekten acizken dünyayı kurtarma edebiyatı yapan zamane dervişleri gibiyiz.

 

Artık eğitimin "etiket", bilginin "yük" sayıldığı ortamın alışkanlıklarını bırakıp normal hayatımıza dönelim;

 

​Mesela; cehaleti bir kalkan gibi kuşanıp, gerçekleri söyleyeni "huzur bozan, hain vs" ilan etmenin ne yararı olabilir?

 

Atomu parçalamak yerine, birbirini parçalamayı 'fikir tartışması' zanneden o "kültürlü görünme!" telaşı nedendir? 

 

Bir tarafta bilime "gavur icadı" deyip, diğer tarafta o icatla bilim adamına hakaret yağdırmaktan ne umulabilir?

 

 Liyakati "tanıdık" torbasına sığdırıp "en dürüst biziz" demek hatta sorgulamayı "fitne" sayıp, başkasının hayatını didik didik etmeyi "sohbet" saymak ahlaksızlık değil midir?

 

​Değerli okurlar, işte böyle say say bitmeyen alışkanlıkların yarattığı bir tuhaf uykudayız ve bu halet-i ruhiyemizin huzur ve mutluluk vermesi nasıl mümkün olacaktır?

 

Fransız düşünür ve tarihçi Michel Foucault'ın dediği gibi "toplumun uykusu, otoritenin zaferidir" deniliyorsa;

mevcut anomali halinin ortadan kalkması ve o "alışkanlıklardan" kurtulmamız ve yok edebilmemiz için;  

Atatürkçülüğü, dünyayı anlamaya ve anlamlandırmaya yarayan bir teori haline getirmek ve “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” sözünü bir pusula bir güç olarak uygulamamız gerekir.

 

Zira, hayatın akışı içinde ilerlemenin tek yolu bazı alışkanlıkları unutmak ve geride bırakmayı bilebilmektir. Bu bir eksiklik değil insanın kendini koruma biçimi, vazgeçmek değil kendine yeniden yer açmasıdır da...

 

Ayfer Tunç, "Annemin Uyurgezer Geceleri" adlı eserinde diyor ki: ​"Unutmak insan beyninin hayatı sürdürebilmek için bulduğu en muhteşem çözümdür.”

 

​Bakınız, Rönesans döneminde Kilise tarafından yakılarak öldürülen İtalyan filozof ve gökbilimci Giordano Bruno'nun evrensel 'iki şey' öğretisi kulağımıza küpe olmalıdır. O, çözümsüz görünen sorunları çözmek için "bakış açını değiştir, kendini karşındakinin yerine koy" diyor.

 

Kişi ve olayları akıl ve vicdan süzgecinden geçirir ve hak yemezsen yanlış yapmazsın. Eğer demagoji yapar ve kendini ağıra satmak istersen gözden düşersin. Kararsız ve cesaretsiz olursan geride kalırsın ki, başarının sırrı kendini güncellemekle mümkündür.

 

​Değerli okurlar, insanoğlu kendi yaşamını bir yapboz gibi birleştirmeye çalışıyor olsa da yarım kalanlarla yürümeyi sürdürebilirse içindeki huzuru daha kolay bulabilir. Hem eksiklik bir kusur değil yaşamın kendisini anlamlı kılan doğal bir durumdur. Kırgız yazar ve devlet adamı

Cengiz Aytmatov, "Gün Olur Asra Bedel"

adlı eserinde: “Kaldı ki burası dünya, burada bir şeyler hep yarım kalacak” diyor.

 

​İşte, hayata ve her şeye farklı bakış açısıyla yaklaşarak sorunun değil, çözümün parçası olalım.

 

Divan edebiyatının en büyük şairlerinden Şeyh Galib'in o beyiti, yüzyıllar öncesinden bugünün modern insanına fırlatılmış bir hakikat manifestosu gibidir: Eğer insan, sıradan bir et ve kemik yığını değil de varoluşun asıl gayesi olduğunu idrak edebilseydi; ne cehaletin karanlığına bu denli teslim olur ne de aklını ve ruhunu gündelik hırsların, biat kültürünün ve sığ alışkanlıkların zincirlerine vururdu.

 

Yani evren bir kitapsa, insan o kitabın özetidir ve insan olmazsa, kainatın güzelliğini fark edecek bir şuur da olmazdı. Bazen kendini bir kum tanesi kadar aciz hissetsen dahi o kum tanesinin içinde bir çöl gizlidir ki, özüne yakışır şekilde yaşamalı, aklını ve ruhunu da kirletmemelisin. Zira, "elini yüzünü yıkamakla" geçmeyen bu zihinsel kirliliğini temizleyecek tek ilacın kendine saygın ve yüksek şuurundur. Eğitimci, şair Sedat Demirkaya'nın dediği gibi​"İnsan bugün var yarın yok, ama buna rağmen hayat güzel ve yaşamaya değer; kendine, doğaya ve insanlığa değer kat..."

 

Lütfen!

Oku, düşün ve alışma!

​“...İyiyi, kötüyü benden değil rüzgârlardan öğreneceksin, arkadaş olacak, heves olacak, yanılgı olacak. Bırak öyle olsun. Ama bir gece kalabalığın ortasında üşürsen kimseye belli etmeden elini göğsüne götür... Boş sandığın yerde adını koyamasan bile seni ısıtacak ateşi bulacaksın” - Dr. Barbaros İrdelmen

 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve turk360.tr sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.