"İç'in temiz olmadıktan sonra
Hacı hoca olmuşsun, kaç para
Hırka, tespih, post, seccade güzel;
Ama Tanrı kanar mı bunlara?" - Ömer Hayyam
*
“İnsan, yaşadığı yere benzer” derler ama dünyayı saran küresel sömürü düzeni ve dijital esaretin içimizde yarattığı bu yalnızlıkta, tıpkı Homeros’un binlerce yıl öncesinde “Gün gelecek bilgisizlik bilimi ahmak toplumlar oluşturacak, bilgisiz tüccarlar zenginleşip o toplumları sömürecekler” diyerek uyardığı gibi adeta "anlamı yok sayan" sisli bir kuşatmada dini cehalete kılıf, mala mülke sahip olmayı güç, itaat etmeyi ise huzur sanan bir anlayışla karşı karşıya mıyız?
ABC'nin yani adaletsizliğin, bencilliğin, cahilliğin bir erdem gibi sunulduğu sistemlerde evrensel, tarihî ve kültürel değerlerin "işimize geldiği gibi" yorumlanması sonucunda "insan olma” onurumuzu unutmakta ve alışmakta hatta ruhumuzu da eşyaya benzeterek deyim yerindeyse odunlaşmakta mıyız?
Dünyada iz bırakmanın, sadece var olmak değil "hakkını vermek" olduğunu idrak edip; basit bir huzur ya da mutluluk veren cehaletle “odun” gibi yaşamak yerine, acı verse bile farklı olabilmenin ve gerçeğin yükünü taşıyabilmenin onuruna sahip olmak zor mudur?
Bilgisizliğin yol açtığı bu gri, sisli vb karanlık atmosfere karşı en net cevap, günümüzde şekilciliğe hapsedilse de
"Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.”
kurucu önderimiz Atatürk'ten gelmedi mi?
Değerli okurlar,
Eğer vicdanı körelmiş bir dünya, "kelâmı yorulmuş bir dimağ" ve hasretini kaybetmiş bir yürek insanı "nesne" kılıyorsa; Montaigne’in sorgulayan bakışıyla, “Dünyanın en büyük tahtına da çıksak, yine de kendi kı.ımızın üzerinde oturduğumuzu” hatırlamalı ve unutulan insanî değerlerimizi yeniden kazanmak için hayatımızın karanlığına ışık saçan
edebiyatın kadim değerlerini hoşgörünüze sığınarak tanıyalım diyerek edebiyatın "zengin" sofrasına Hoşgeldiniz! diyorum.
Tolstoy, “İnsan, sadece kendi derdiyle dertlendiği sürece bir ‘nesne’, başkasının acısını kalbinde hissettiği anda ise bir ‘özne’ olur" der ki, edebiyat her şeyden önce bir "söz" haysiyetidir ve sözün gücü; bazen Melih Cevdet Anday’ın ruhumuza akıttığı berrak dilinde, bazen de Paulo Coelho’nun sade işaretlerinde hayat buluyor.
Kimler yok ki?
İnsan ruhunun tüm ihtiraslarını evrensel aynalara dönüştüren kelimeleriyle bizi kendimizle yüzleştiren Shakespeare;
Yoksulların hakkını arayan ve bir adalet terazisine dönüşen kalemiyle Charles Dickens;
“Elimden tut yoksa düşeceğim / Dallarımı birer birer kırıyorlar” diyerek bir direniş cephesine dönüşen kelimeleriyle Attilâ İlhan;
“İnsan mahvedilebilir ama mağlup edilemez” diyerek insan onuruna işaret eden dik duruşuyla Hemingway;
Ya da ince ruhlu karakterlerindeki vicdan sızısıyla hoyratlaşan dünyaya karşı en asil cevabı veren Stefan Zweig...
İnsanın mücadelesinde, haksızlığa karşı bizi "biz" yapan vicdanın da sesi de duyulmalıdır.
Eğer Refik Halit Karay'ın hicvi ya da Oscar Wilde’ın ironisi toplumun iki yüzlü maskesini indirebiliyor, Can Yücel’in adeta bir başkaldırı olan samimiyeti o sahtelikleri sarsabiliyorsa;
“İnsan, evrende gövdesi kadar değil, yüreği kadar yer kaplar” diyen Yaşar Kemal'in İnce Memed’i, toprağa değil irademizin ete kemiğe bürünmüş hali olarak vicdanımızda yaşıyor ve bu vicdan; Tolstoy’un trajedilerinde, Victor Hugo’nun merhametin yasadan üstün olduğunu haykıran dualarında ve Yunus Emre’nin “Ben gelmedim dava için, benim işim sevgi için” çağrısıyla yönümüzü buluyorsak;
Albert Camus’nün Yabancı’sı maske takmayı reddeden insanın isyanı olarak bizi gerçekle yüzleştiriyorsa;
Franz Kafka’nın modern dünyanın çarkları arasında yabancılaşan insanoğlunu bir “dönüşüm”le uyandırıp bilincin ilk adımını atıyorsa ve bu bilinç, George Orwell’in 1984'ündeki ikazı ve Reşat Nuri Güntekin'in cehalete karşı açtığı “idealizm” bayrağıyla birleşince, Dostoyevski'nin kelimelerinde hayatın o çıplaklığıyla karşılaşıyorsak;
Haruki Murakami gerçek ile düşü tek potada eriterek modern insanın yalnızlığına değinirken; Behçet Necatigil’in "evleri" birer liman oluyor ve o yalnızlık, Gabriel García Márquez'in Yüzyıllık Yalnızlık’ında “kaçınılmaz kader” olarak karşımıza çıkıyorsa;
Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna’sında “İnsanlara ne kadar çok muhtaç olursam, onlardan kaçmak ihtiyacım da o kadar artıyordu” diyerek kalabalıklar içindeki beyhudeliği anlatırken kalplerimize bir hüzün bırakıyor ve Ece Ayhan’ın kelimelerinde ise sessizlerin parlayan mücevherine dönüşüyorsa;
Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ı insanın içsel yolculuğunun sancıları olup Olric'in “Efendimiz, biz kelimeleri sevdik ama onlar bizi hep yarı yolda bıraktı” deyişi sitemkâr bir kabulleniş; Necip Fazıl Kısakürek'in yaşadığı felsefi bir “çile” ve Cemal Süreya’nın “y” harfi de sevdanın içinde noksan kalmaya razı gelen asil bir boyun eğiştir.
İşte tüm bunlar, sözün haysiyetinin hâlâ yaşadığını kanıtlıyor.
Artık, Edip Cansever’in “masa”sı hayatın tüm ağır yüklerini taşırken;
Ahmed Arif’in “Terk etmedi sevdan beni / Aç kaldım, susuz kaldım / Hayın, karanlıktı gece” sözü aydınlık günlere duyulan sarsılmaz inanç ve Şeyh Galip’in tekâmül yolları bizi kalbimizin derinliklerine götürüyorsa Turgut Uyar'ın dediği gibi “göğe bakalım."
Elbette, Dede Korkut’un milletin töresini taşıyan hafızasını, Pir Sultan Abdal'ın direnişini, Karacaoğlan’ın sazının telini ve Orhan Kemal’in Ekmek Kavgası'ndaki o onurlu mücadelesini yok saymayalım.
Namık Kemal'in hürriyet idealini, Halide Edib Adıvar'ın sarsılmaz iradesini, Nâzım Hikmet’in "hür bir dünya" vizyonunu ya da Jean-Paul Sartre’ın “İnsan özgürlüğe mahkûmdur” diyerek hatırlattığı bir sorumluluk olduğunu da bilelim.
Hatta içimizdeki bitmek bilmeyen huzursuzluğun aslında Ahmet Hamdi Tanpınar’ın: “Türkiye evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olmak imkânını vermiyor" diyerek vurguladığı bir “anlam” arayışı olduğunu da unutmayalım.
Bakınız,
Her şey Emily Brontë’nin aşkı ve Fuzuli’nin ilahî susuzluğuyla birleşen Sait Faik Abasıyanık'ın deniz kokulu sevgisinde olduğu gibi sevmekle başlar.
Cahit Sıtkı Tarancı: "Hangi resmime baksam ben değilim" diyerek insanın zamanla değiştiğini ifade eder ki, "hayat" dediğimiz yolculuğumuz Yahya Kemal Beyatlı'nın “Sessiz Gemi"sinde usul usul sona ermektedir
Değerli okurlar,
Ruhun derinliklerinde öfkeyi ve samimiyeti hissedip vicdanın sesi olurken adaletin ve hafızanın da izini sürdük. Sabahattin Ali’nin sessizliğinden Dostoyevski’nin arayışına, Ahmed Arif’in isyanından Tanpınar’ın derin sızısına bakarak; sabrın, hasretin ve huzursuzluğun insan ruhunu nasıl olgunlaştırabileceğini anlatmaya çalıştık.
Hatta, Cemil Meriç’in vurguladığı gibi: “Kültür, kayadan süzülen bal", zihnimize vurulan prangaları kıracak tek ilaçtır dedik.
Bize “insan olma” onurunu miras bırakan bu ustalar; edebiyatı masa başında değil fabrikada, şantiyede, sınıfta, adliye koridorlarında bizzat yaşayarak birer haysiyet cephesine dönüştürmüşlerdir. Zira edebiyat, sadece bir yetenek değil, aynı zamanda büyük bir emek ve hayat tecrübesi gerektiğini göstermektedir.
Mesela, Reşat Nuri bir müfettiş; Nâzım Hikmet, Sabahattin Ali ve Behçet Necatigil ise öğretmendi; çırçır fabrikasında ter döken Orhan Kemal bir işçi, Yaşar Kemal ise bir ırgattı... Albert Camus bir gazeteci; Victor Hugo bir senatör; Franz Kafka hukukçu; Dostoyevski bir mühendis ve “Tıp benim nikâhlı karım, edebiyat ise metresim!” diyen Anton Çehov ise bir hekimdi.
Unutulmamalıdır ki,
Bedeni besleyip ruhu aç bırakmak, nefes alan bir ölüden farksız olmaktır. Belki okuduğumuz her satır doğru olmayabilir ama hata yaptırtmayacak olan da yine o satırlarda gizli olan bilgidir. Gıyaseddin Eb'ul Feth Ömer İbn-i İbrahim, yani Ömer Hayyam diyor ki:
"Dedim; artık bilgiden yana eksiğim yok;
Şu dünyanın sırrına ermişim az çok.
Derken aklım geldi başıma, bir de baktım;
Ömrüm gelmiş geçmiş, hiçbir şey bildiğim yok."
Tıpkı bilgeliğin, "ne bilmediğini bilmekle" başladığını savunan Sokrates'in, sorgulamanın ve mütevazılığın temel taşı gibi görülen ünlü sözü gibi: "Bildiğim tek şey, hiç bir şey bilmediğimdir."
Sonsözümüz;
Hemingway'in ifadesiyle, o bil(e)mediğimiz "buzdağının görünmeyen kısmını" satır aralarında hissettirerek insanlığa ışık saçan edebiyat dünyasının tüm yazar ve şairlerine sonsuz minnetle...
Suat Umutlu 12.04.2026
