"Hürriyeti olmayan bir adamın, ekmeği zehirdir." — Ömer Hayyam
19. yüzyıl Fransa...
"Sanayi Devrimi" döneminde liberal ekonomi ve kapitalizmin, hak arayış mücadelesi veren maden işçilerine karşı "çalışmama özgürlüğünüz var ama bunu kullandığınız an açlıktan ölebilirsiniz, ya köle gibi çalışın ya da özgürce açlıktan ölün!" diyerek adeta pranga taktığı
vahşi yüzü insanlık tarihinin en acı paradokslarından biri olmalı.
İşte bu zihniyeti Fransız edebiyatçı Émile Zola, Germinal adlı romanında ele almış ve işçiye sadece hayatta kalmasına yetecek kadar ücret verilmesinin onu sürekli bir "tükenme" halinde tutarken sermaye için de eşsiz bir disiplin aracı olduğunu belirtmiş ve "boş kursaklar/mide dengesi" olarak tanımlamıştır. Kısaca "Ölme Özgürlüğü"...
Hindistan'ın siyasi ve ruhani lideri Mahatma Gandi'nin: "Aç bir adama özgürlükten bahsetmeyin, o ancak ekmekten anlar" dediği bu açlığa karşı direniş vicdanlarda kırılan bir durum olsa da; Zola’nın işçileri tıpkı Meksika Devrimi’nin önderi Emiliano Zapata gibi "diz çökerek yaşamaktansa, ayakta ölmeyi" yani yeraltında aç ve sefil halde sessizce ölmektense, adalet bilinciyle mücadele ederek "gün ışığında" ölmeyi seçmişler ve sistemin ezdiği "insan"ı ise "onursuz bir yaşam, fiziksel ölümden daha ağır bir yüktür" inancıyla yeniden görünür kılmışlardır.
Maalesef, Zola’nın 150 yıl önce gördüğü "çalışırken tükenme" halinin günümüzde de işçinin yakasını bırakmadığı, teknolojik devrimlere rağmen insan emeğine olan o sinsi bakışın değişmediği, kölelik düzeninden de kopul(a)madığı ortadadır. Hâlâ, sendikal güvence ve insanca muamele bekleyen işçi açlıkla sınanıyorsa, maliyeti düşürmek için bilim ve akıl dışlandığından maden ocaklarında işçi göçük altına terk ediliyorsa, şirketlerin grevi kırmak için zamana yayma taktiği devam ediyorsa hatta Anayasal haklar kağıt üzerinde kalıyorsa, bu ahval ve şeraitin işçiyi iki ölüm arasında bir seçim yapmaya zorladığını görüyoruz:
Ya hak ararken "açlıktan ölme özgürlüğünü" kullan ya da o ocaklarda "iş cinayetine" kurban gitme riskini göze al!...
Bu karanlık tablo karşısında; çözülmesi gereken sadece iş hayatı sorunu değil, aynı zamanda bir haysiyet meselesidir.
Alman filozof Immanuel Kant'a göre; "insan, bir araç değildir ve her zaman bir amaç olarak görülmeli" ve kendi toprağında açlık korkusu taşımadan, onuruyla çalışabilmelidir. Diğer taraftan
bilim ve akıl, sermayenin kâr hırsını değil, insanın hayatını korumalı ve vatandaşını sermayenin insafına ve "açlıktan ölme özgürlüğüne" terk eden bir düzen kabul edilmemelidir. Zira düşünür Jean-Jacques Rousseau'nun da dediği gibi: "Hiçbir yurttaş, bir başkasını satın alacak kadar zengin; hiçbir yurttaş da kendini satmak zorunda kalacak kadar yoksul olmamalıdır."
İsterseniz, Zola’nın kahramanı Etienne’in direniş ruhunu tetikleyen o sözünü hatırlatalım: "Onların bize tanıdığı tek bir özgürlük var: Açlıktan ölme özgürlüğü! Ve görünen o ki, bu özgürlüğü her gün biraz daha zayıflayarak ve tükenerek tepe tepe kullanıyoruz." Burada sistemin sunduğu haklar bakımından, bir taraftan işçinin kimseye kul-köle olmaması zımnında "ister çalışır ister çalışmaz" denilen "hukuki özgürlüğü", diğer taraftan ise işçinin "aç" kalmamak için kölece çalışmak zorunda olduğu "ekonomik esaret" çelişkisi vurgulanmaktadır.
1885’in Germinal’inden 2026’nın dünyasına baktığımızda; teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin o zihniyet insanı hâlâ bir "maliyet kalemi" araç olarak görüyor. Zira Zola’nın madencileri ile bugünün işçilerinin mücadelesi özünde aynıdır. "Ekmeğin" emek ve adaletle yoğrulduğu bir düzen yerine, işçinin kaderi "fıtrat" veya "maliyet" hesaplarına hapsedildiği için hâlâ Zola’nın o karanlık yeraltı dehlizlerindeyiz.
Unutulmamalıdır ki,
Ter dökenlerin özgürlüğü, her gün biraz daha tükenmek değil onuruyla yükselmek olmalı ve insanoğlu açlık korkusuyla diz çökmeden yaşayabilmelidir.
"Tam bağımsızlık, ancak ekonomik bağımsızlıkla mümkündür."
— Mustafa Kemal Atatürk

İşte o emeğin onuru anısına...
"Günlerin bugün getirdiği baskı, zulüm ve kandır
Ancak bu böyle gitmez, sömürü devam etmez
Yepyeni bir güneş doğar dağların arkasından
Yeryüzü pırıl pırıl, yepyeni bir hayat başlar.
Bir Mayıs, Bir Mayıs
İşçinin, köylünün bayramı
Halkın bayramı, hürriyetin bayramı!"
Kutlu olsun.

