Suat UMUTLU
Köşe Yazarı
Suat UMUTLU
 

Platform: 17 NİSAN RUHU

"Bir milleti hür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatan da; köleliğe, sefalete düşüren de yalnız eğitimdir." ​Atatürk * ​Sokrates, "Sadece bir iyi vardır: Bilgi; ve sadece bir kötülük vardır: Cehalet" derken James Madison tamamlıyor: ​"Bilgi sonsuza dek cehaleti yönetir; kendi kendilerini yönetmek isteyen bir halk, bilgiyle silahlanmalıdır. İşte, tarihsel süreçte farklı coğrafyalarda farklı sonuçlarına tanıklık ettiğimiz "eğitim"; baskıya karşı özgürleştirici bir güç olarak diyalog ve eylemle kurduğu bir dünya, erdemli ve mutlu insanların yaşadığı bir toplum mu kuruyor? Başka bir ifadeyle, mevcut düzenin aracısı olarak onu dönüştüren bir kaldıraç mıdır veya politik yönüyle bir güç, bir kimlik ve gelecek üzerine bir savaş alanı mıdır? Bakınız, 1.Dünya Savaşı sonrası ülkemizin zorlu köy hayatında "köylüyü kendi köyünde tutabilmek" amacıyla "eğitim ve sağlık hizmetleri" için Köycüler Cemiyeti kurulmuş, 1922'de Mustafa Kemal Paşa'nın TBMM'nin açılış konuşmasında köylüyü  "Türkiye'nin hakiki sahibi ve efendisi" ilan etmesiyle köye ve köylüye olan ilgi artınca 1924'de Öğretim Birliği yasası kabul edilmiş, 1928'de yeni harflere geçişimizle birlikte okuma-yazma öğretmeyi hedefleyen "Millet Mektepleri" de açılmıştır. İsmet İnönü bu süreci bir "ulus olma" sorunu olarak görerek: “Kuvvetli bir cemiyet her şeyden evvel efradının kamilen okuyup yazma bilmiş olmasıyla ilk canlı alameti gösterebilir” der hatta bir konuşmasında da öğretmenlik mesleğinin saygın hale getirilmesi ve öğretmen sayısındaki yetersizliğin altını çizerek: “Milletçe ve elbirliğiyle gayret ve hamlelerle” bu sorunların çözüleceğine olan inancını dile getirir. Ayrıca, "Kafaları mazinin demir çemberi içinde kitlenen milletin vay haline” diyerek öğretmenlere seslenerek, Cumhuriyet’in eğitim ordusuna yüklediği o tarihsel sorumluluğu hatırlatır:  “Bilirsiniz ki, dünya milletleri içinde her an ve her vesile ile söylediğimiz bir iddiamız var: En yüksek medeniyet seviyesine müstehak ve müstait (hak etmiş ve yetenekli) bir milletiz. Bu iddianın doğruluğu hepiniz biliyorsunuz ki, ilim ve fenle tahakkuk edebilir. Sizler bu milleti harsiyle, içtimai hayatiyle en yüksek seviyeye çıkaracak işçilersiniz. Vazifeniz hakikaten çok şerefli ve ağırdır ama sizler için asla fütur yok, azim ve ümit var. Vazifeniz hem uzun hem de mahrumiyetli sürecek. Bugün memleket baştan başa bir dershane halinde ve Türk milleti bu dershaneden muvaffak çıkıncaya kadar çalışacaktır. Zira, Maarif işleri millet meselelerinin en önündedir." 1930’lu yıllara geldiğimizde ise 15 milyonluk nüfusumuzun %80’inin yolu, suyu, elektriği hatta okulu olmayan köylerde yaşadığını, okuryazarlık oranı düşük olduğundan bilimin, demokrasinin ve cumhuriyetin temel ilke ve değerlerinin esamesinin tam okun(a)madığını ve de 1929 ekonomik krizinin de ağır hissedildiği zorlu dönemi görüyoruz. İşte, hem bu tıkanıklığı aşıp ulus-devletin meşruiyetini sağlamak hem de "köylünün eğitilmesi" ve "köyün canlandırılması" başlıca amaç olur ve başta Atatürk olmak üzere, dönemin Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan ve İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç ülkenin geleceğini bilim ve demokrasiyle inşa etme noktasında, ekonomik ve kültürel kalkınmanın köyden başlatılmasını zorunlu görürler. Öyle ki, “Yaşamda bir iş yapacak üretici ve kişilikli insan, iyi bir yurttaş yetiştirme" gibi idealist görüşler de öne çıkmıştır ve “Köycülük ve köylüyü kalkındırma projeleri” geliştirilerek uygulanmaya başlanmıştır. Özellikle tarım, hayvancılık, yapıcılık, demircilik işleri, sağlıklı konut ve yaşamın geliştirilmesi yanında cumhuriyetin ana amacı ve ilkeleri yönünde "köylünün bilinçlendirilmesi" zımnında şehirlerde "halkevleri" köylerde ise "halkodaları" açılmış ve eğitim yaşamın ta kendisi olmuştur. Artık, işe ve üretime dayalı geliştirildiğinde hem kişinin kendisini gerçekleştirmesi hem de toplumsal sorunların çözümü mümkün olabilecektir: Öğretmenlerimiz, köyün belirtilen sorunlarını çözecek biçimde bilgili ve ilkeli yetiştirilirken serbest fikirli cumhuriyet gençlerini de yetiştirebileceklerdir ki, bu meyanda, "sadece okuma-yazma ve matematik öğretimi" için 1937'de Eğitmen Yasası,1939’da ise Öğretmen Okulları için adımlar atılır. Aynı dönemde; Amerika’da John Dewey’in “iş eğitimi, üretici, faydacı ve demokratik eğitim,” Avrupa’da ise O. Decroly’in “hayat ile hayat içinde eğitim” görüşleri önem kazanmakta ve yaygınlaşmaktadır. Dewey 1939 tarihli raporunda; halka ve öğrenciye okuma alışkanlığı kazandırmak için Köy okullarının birer kütüphane haline getirilmesini de yazar ki, sonraki yıllarda Köy Enstitülerinin işleyişinden etkilenerek: “Hayalimdeki okullar, Türkiye’de Köy Enstitüleri olarak kurulmuş” demiştir. ​Yıl 1940 olmuştur ve bir tarafta II. Dünya Savaşı'nın yarattığı tehdit devam ederken diğer tarafta Meclis’teki "Köy Enstitüleri Yasa Tasarısı" görüşmelerinde de sert tartışmalar yaşanmaktadır. Sadece küçük bir örnek: İmece yöntemini "solculuk" olarak niteleyen hatta "cinsiyetçi" bir yaklaşımla kadınların imeceye katılmasına itiraz edenlere Erzurum Milletvekili Nakiye Elgün'ün şiddetle karşı durması tarihi bir andır. Nihayet, 17 Nisan 1940’ta 3803 sayılı yasa kabul edilir ve önce ​Çifteler, Kızılçullu, Kepirtepe ve Gölköy’deki öğretmen okulları derhal enstitüye dönüştürülür. Ardından Düziçi, Arifiye, Aksu, Savaştepe, GÖNEN, Cılavuz, Akçadağ, Pazarören, Akpınar, Beşikdüzü, Hasanoğlan, İvriz, Yıldızeli, Pulur, Ortaklar, Dicle ve Ernis ile sayı 21’e ulaşır. Bu arada 1943’te açılan Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’nde üniversite rektörlerinin gönüllü dersler verdiğini, sağlık bölümlerinde "Köy Sağlık Memurları" yetiştirildiğini hatırlatalım. Köy Enstitülerinin kuruluş yıllarında, "Öyle bir köy öğretmeni tipi yaratmalıyız ki, o yalnız köylünün inançlarını işlemek ya da toplumsal kurumları etkilemekle kalmasın, köyün yüzünü ve ekonomik hayatını değiştirsin. Bu, insan olarak yaşamak için su ve hava gibi zaruri ve Enstitüler bir çözümdür" diyerek  sahiplenen ve sık sık ziyaret ederek desteğini sürdüren İsmet İnönü'nün 27 Nisan 1943 günü Isparta Gönen Köy Enstitüsü'nü ziyaretinde, bu kurumları Cumhuriyet’in "en kıymetli ve en sevgili" eseri olarak nitelemesi, enstitülerin milli kalkınma hamlesindeki konumunu ve önemini göstermektedir. Başlangıçta, "Eğitim yalnızca bilgi mi üretir, yoksa bir toplum mu kurar?" diye sormuştuk ki, bu soruya en devrimci cevap; 17 Nisan 1940’ta Türkiye’nin bozkırlarında filizlenenen ve bir eğitim projesi olduğu kadar, bir halkın makus talihini yendiği, adeta kendi küllerinden doğduğu ve bir haysiyet mücadelesinin adı olan bu Köy Enstitüleri olmalıdır. Zira, eğitimin dört duvarın arasından çıkarılıp ​bilginin sadece zihne değil, "yaşayarak öğrenme" disiplininden gelen ruhla tarlanın bereketine, atölyenin sesine dönüştüğü bu okullarda yetişen öğretmenin; sadece "okuma-yazma" öğretmeye gitmediği, aynı zamanda bir ziraatçı, marangoz, belki de bir duvarcı ya da cebinde dünya klasiklerini taşıyan bir kültür elçisi olduğunu görüyoruz. Mesela Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Mehmet Başaran, Adnan Binyazar, Dursun Akçam, Mahmut Makal, Pakize Türkoğlu, Ümit Kaftancıoğlu gibi hayatımıza yön veren nice aydın buralarda yetişti ve onların kalemindeki güç bu "enstitü ruhu"ndan geliyordu. Onlar; hem kırsaldaki ekonomiyi modernleştirmekte hem de köylünün kendi kaderini tayin etme haysiyetini kazandırırken sınıfsal bilincini de artırıyorlardı. Diğer tarafta kadınlarımız eğitimin kalbinde yer almakta ve elleri hem toprağa hem de kitaba değiyordu. Köy Enstitüleri'nde, "İnsanı yaşat ki devlet yaşasın" düsturunun örneklerinden olan imece ruhunun sadece bir yardımlaşma yöntemi değil, bizzat devletin halkıyla el ele verdiği bir kalkınma politikasına dönüştüğünü de geçmişin hikâyesini değil de düşünen, sorgulayan ve "üreten" bir gelecek kurabilmenin eğitimdeki tek reçete olduğunu görebiliyorsak ve de bilginin bir "meta" haline geldiği günümüzün dijital dünyasında hâlâ her yerde ve her alanda aydınlanmanın izleri varsa, bilmelisiniz ki o gün atılan o sağlam temellerin sonucudur: 17 Nisan, dünün mirası ama yarının sönmeyecek ışığıdır. Zira, 14 yılda 27 binden fazla eleman yetiştiren Cumhuriyetin bu altın projesi; zıt görüşlerin "kendilerini Atatürk sanıyorlar" eleştirisine karşı Hasan Ali Yücel’in "Her birinin birer Atatürk olması temenni edilir" sözü bu kurumun "vizyonu"dur. Fay Kirby’nin "Kemalizm'in eğitime uygulanmış özgün sistemi" dediği; UNESCO tarafından gelişmekte olan ülkelere bir örnek olarak önerdiği Köy Enstitüleri; bilginin sadece kitapta değil, nasırlı ellerde ve hür fikirlerde olduğunu kanıtlayan bir "insanî değerler" abidesi olarak tarihe geçmiştir. Ancak, gerek II. Dünya Savaşı’nın getirdiği bunalım ve Truman Doktrini ile değişen politik bir eksen vardır ve çok partili sisteme geçişin sancıları, yerel statüko ve dış sermayenin baskıları gerekse kişisel çıkarlar ve asılsız iftiralarla yıpratılır. Zira bilim; cehaletin karanlığına karşı bir mumdu ve söndürmek isteyenler her zaman elbette olacaktı. Bu meyanda ilk etapta Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç görevden alınır, ardından karma eğitime son verilir, derslerin niteliği değiştirilir ki,  neticeten 1954'de DP iktidarında resmen susturulur. Gerçekten, bu toplumsal projenin hedefinden saptırılması ve "erken" kapatılması eğitim tarihimiz açısından da  önemlidir. Siyasiler kadar halkın her kesiminden insanlar öylesine bölünür ki,  Yaşar Kemal, ''Köy enstitülerini halk kör-sağır kalsın diye kapattılar'' der. Sabahattin Eyüboğlu’nun, "Köy Enstitüleri hakkında ne düşündüğünü söyle, kim olduğunu söyleyeyim" sözü ise tarihe düşülen bir nottur. Adeta siyasi ve stratejik bir kayıp olması dışında "Kaybedilen Gelecek..." Değerli okurlar, Yıl 2026. Adını canla kanla yazılan tarihimizden alan iki güzide ilimiz Şanlıurfa ve Kahramanmaraş'ta, çocuklarımız kendi okullarına silahlı saldırıda bulunarak öğretmenini, öğrenci arkadaşlarını öldürdü. Geleceğinin teminatı çocuklarını koruyamayan bir sistem, bir toplum ayakta kalabilir mi? Bu yaşananlar, “Biz nerede yanlış yapıyoruz?” diye düşünmemiz gereken bir kırılma noktası değil midir? Bakınız! Öğretmenimiz Neslihan Öztoprak: "Zil çalıyor çocuklar hüryaa sokakta. Öğretmeni de daha fazla okulda tutamazsınız bedavaya! Öte yanda bu faaliyetleri yürütecek öğretmen adayları da atanamıyor. Daha ne diyeyim? Eğitim seviyesi düşen ülkeler yıkılırlar. Bir de denetlemesi en zor olan bilgisayar oyunları ve sosyal medya konusu var. Çocuklar artık "Susam Sokağı" izlemiyor; canavarlarla, insan öldürmekle ilgili oyunları oynuyorlar. Halimiz kötü dostlar. Başımızda savaş derdi var bizi etkiliyor. Para yok, yedek yok! Bu kötü bir zaman..." derken haksız mı? Gerçekten, küresel ve emperyalist yaklaşımlarla devam eden savaş tehdidi ve hâlâ ekonomik darboğazda sıkışan bir toplumun; kendisini adeta "çıkmaz bir sokakta" yol alırken eğitimin dağ gibi sorunlarını ve sonuçlarını gördüğü ahval ve şerait içinde birlikte değerlendirelim mi? Geçmişin enstitü ruhu öğrenciyi hayatın içinde bizzat "üretici" kılarken, günümüzün eğitim sisteminde kaybolan ve bir "tüketiciye" dönüşüyorlar. Onlara mesela matematik öğretsek bile "bir arada yaşama kültürü" ya da "merhamet" duygusunu ver(e)mediğimiz için okuluna silahla girip şiddete başvurabiliyorlar. Ya da "eleştirel düşünceyi" "çantalarına koyamadığımızdan, "Susam Sokağı" yerine şiddet içerikli oyunlara ilgi gösterebiliyorlar. Kısaca, dijital cehaletle gelen toplumsal ve ahlaki bir çöküş içinde çocuklarımız var. Bu, eğitimin bitmediği ama "içinin boşaltıldığı" noktada olduğumuzu gösterir. Unutulmamalıdır ki, 1940'larda elimizde bu zorlukları aşacak bir "reçete" ve ona inanan güçlü bir "irade" varken, bugün sadece diploma veren "ruhsuz" bir mekanizma var ve bu nedenle çözüm; sadece eski binaları geri açmak değil, o günkü "özgün ruhu" günün teknolojisiyle birleştirebilmektir. Paulo Freire'nin dediği gibi "Eğitim siyasi bir eylemdir ve eleştirel sorgulamaya dayalı bir özgürleşme sürecidir"ki, Köy Enstitüleri'nin susturulması da, aslında bir toplumun kendi geleceğinin fişinin çek(il)mesi olmalı... Suat Umutlu/16.04.2026
Ekleme Tarihi: 16 Nisan 2026 -Perşembe
Suat UMUTLU

Platform: 17 NİSAN RUHU

"Bir milleti hür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatan da; köleliğe, sefalete düşüren de yalnız eğitimdir."
​Atatürk
*
​Sokrates, "Sadece bir iyi vardır: Bilgi; ve sadece bir kötülük vardır: Cehalet" derken James Madison tamamlıyor: ​"Bilgi sonsuza dek cehaleti yönetir; kendi kendilerini yönetmek isteyen bir halk, bilgiyle silahlanmalıdır.

İşte, tarihsel süreçte farklı coğrafyalarda farklı sonuçlarına tanıklık ettiğimiz "eğitim"; baskıya karşı özgürleştirici bir güç olarak diyalog ve eylemle kurduğu bir dünya, erdemli ve mutlu insanların yaşadığı bir toplum mu kuruyor?

Başka bir ifadeyle, mevcut düzenin aracısı olarak onu dönüştüren bir kaldıraç mıdır veya politik yönüyle bir güç, bir kimlik ve gelecek üzerine bir savaş alanı mıdır?

Bakınız, 1.Dünya Savaşı sonrası ülkemizin zorlu köy hayatında "köylüyü kendi köyünde tutabilmek" amacıyla "eğitim ve sağlık hizmetleri" için Köycüler Cemiyeti kurulmuş, 1922'de Mustafa Kemal Paşa'nın TBMM'nin açılış konuşmasında köylüyü  "Türkiye'nin hakiki sahibi ve efendisi" ilan etmesiyle köye ve köylüye olan ilgi artınca 1924'de Öğretim Birliği yasası kabul edilmiş, 1928'de yeni harflere geçişimizle birlikte okuma-yazma öğretmeyi hedefleyen "Millet Mektepleri" de açılmıştır.

İsmet İnönü bu süreci bir "ulus olma" sorunu olarak görerek: “Kuvvetli bir cemiyet her şeyden evvel efradının kamilen okuyup yazma bilmiş olmasıyla ilk canlı alameti gösterebilir” der hatta bir konuşmasında da öğretmenlik mesleğinin saygın hale getirilmesi ve öğretmen sayısındaki yetersizliğin altını çizerek: “Milletçe ve elbirliğiyle gayret ve hamlelerle” bu sorunların çözüleceğine olan inancını dile getirir.

Ayrıca, "Kafaları mazinin demir çemberi içinde kitlenen milletin vay haline” diyerek öğretmenlere seslenerek, Cumhuriyet’in eğitim ordusuna yüklediği o tarihsel sorumluluğu hatırlatır:

 “Bilirsiniz ki, dünya milletleri içinde her an ve her vesile ile söylediğimiz bir iddiamız var: En yüksek medeniyet seviyesine müstehak ve müstait (hak etmiş ve yetenekli) bir milletiz. Bu iddianın doğruluğu hepiniz biliyorsunuz ki, ilim ve fenle tahakkuk edebilir. Sizler bu milleti harsiyle, içtimai hayatiyle en yüksek seviyeye çıkaracak işçilersiniz. Vazifeniz hakikaten çok şerefli ve ağırdır ama sizler için asla fütur yok, azim ve ümit var. Vazifeniz hem uzun hem de mahrumiyetli sürecek. Bugün memleket baştan başa bir dershane halinde ve Türk milleti bu dershaneden muvaffak çıkıncaya kadar çalışacaktır. Zira, Maarif işleri millet meselelerinin en önündedir."

1930’lu yıllara geldiğimizde ise 15 milyonluk nüfusumuzun %80’inin yolu, suyu, elektriği hatta okulu olmayan köylerde yaşadığını, okuryazarlık oranı düşük olduğundan bilimin, demokrasinin ve cumhuriyetin temel ilke ve değerlerinin esamesinin tam okun(a)madığını ve de 1929 ekonomik krizinin de ağır hissedildiği zorlu dönemi görüyoruz.

İşte, hem bu tıkanıklığı aşıp ulus-devletin meşruiyetini sağlamak hem de "köylünün eğitilmesi" ve "köyün canlandırılması" başlıca amaç olur ve
başta Atatürk olmak üzere, dönemin Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan ve İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç ülkenin geleceğini bilim ve demokrasiyle inşa etme noktasında, ekonomik ve kültürel kalkınmanın köyden başlatılmasını zorunlu görürler.

Öyle ki, “Yaşamda bir iş yapacak üretici ve kişilikli insan, iyi bir yurttaş yetiştirme" gibi idealist görüşler de öne çıkmıştır ve “Köycülük ve köylüyü kalkındırma projeleri” geliştirilerek uygulanmaya başlanmıştır. Özellikle tarım, hayvancılık, yapıcılık, demircilik işleri, sağlıklı konut ve yaşamın geliştirilmesi yanında cumhuriyetin ana amacı ve ilkeleri yönünde "köylünün bilinçlendirilmesi" zımnında şehirlerde "halkevleri" köylerde ise "halkodaları" açılmış ve eğitim yaşamın ta kendisi olmuştur. Artık, işe ve üretime dayalı geliştirildiğinde hem kişinin kendisini gerçekleştirmesi hem de toplumsal sorunların çözümü mümkün olabilecektir: Öğretmenlerimiz, köyün belirtilen sorunlarını çözecek biçimde bilgili ve ilkeli yetiştirilirken serbest fikirli cumhuriyet gençlerini de yetiştirebileceklerdir ki, bu meyanda, "sadece okuma-yazma ve matematik öğretimi" için 1937'de Eğitmen Yasası,1939’da ise Öğretmen Okulları için adımlar atılır.

Aynı dönemde; Amerika’da John Dewey’in “iş eğitimi, üretici, faydacı ve demokratik eğitim,” Avrupa’da ise O. Decroly’in “hayat ile hayat içinde eğitim” görüşleri önem kazanmakta ve yaygınlaşmaktadır. Dewey 1939 tarihli raporunda; halka ve öğrenciye okuma alışkanlığı kazandırmak için Köy okullarının birer kütüphane haline getirilmesini de yazar ki, sonraki yıllarda Köy Enstitülerinin işleyişinden etkilenerek: “Hayalimdeki okullar, Türkiye’de Köy Enstitüleri olarak kurulmuş” demiştir.

​Yıl 1940 olmuştur ve bir tarafta II. Dünya Savaşı'nın yarattığı tehdit devam ederken diğer tarafta Meclis’teki "Köy Enstitüleri Yasa Tasarısı" görüşmelerinde de sert tartışmalar yaşanmaktadır. Sadece küçük bir örnek: İmece yöntemini "solculuk" olarak niteleyen hatta "cinsiyetçi" bir yaklaşımla kadınların imeceye katılmasına itiraz edenlere
Erzurum Milletvekili Nakiye Elgün'ün şiddetle karşı durması tarihi bir andır.

Nihayet, 17 Nisan 1940’ta 3803 sayılı yasa kabul edilir ve önce ​Çifteler, Kızılçullu, Kepirtepe ve Gölköy’deki öğretmen okulları derhal enstitüye dönüştürülür. Ardından Düziçi, Arifiye, Aksu, Savaştepe, GÖNEN, Cılavuz, Akçadağ, Pazarören, Akpınar, Beşikdüzü, Hasanoğlan, İvriz, Yıldızeli, Pulur, Ortaklar, Dicle ve Ernis ile sayı 21’e ulaşır. Bu arada 1943’te açılan Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’nde üniversite rektörlerinin gönüllü dersler verdiğini, sağlık bölümlerinde "Köy Sağlık Memurları" yetiştirildiğini hatırlatalım.

Köy Enstitülerinin kuruluş yıllarında, "Öyle bir köy öğretmeni tipi yaratmalıyız ki, o yalnız köylünün inançlarını işlemek ya da toplumsal kurumları etkilemekle kalmasın, köyün yüzünü ve ekonomik hayatını değiştirsin. Bu, insan olarak yaşamak için su ve hava gibi zaruri ve Enstitüler bir çözümdür" diyerek  sahiplenen ve sık sık ziyaret ederek desteğini sürdüren İsmet İnönü'nün
27 Nisan 1943 günü Isparta Gönen Köy Enstitüsü'nü ziyaretinde, bu kurumları Cumhuriyet’in "en kıymetli ve en sevgili" eseri olarak nitelemesi, enstitülerin milli kalkınma hamlesindeki konumunu ve önemini göstermektedir.

Başlangıçta, "Eğitim yalnızca bilgi mi üretir, yoksa bir toplum mu kurar?" diye sormuştuk ki, bu soruya en devrimci cevap; 17 Nisan 1940’ta Türkiye’nin bozkırlarında filizlenenen ve bir eğitim projesi olduğu kadar, bir halkın makus talihini yendiği, adeta kendi küllerinden doğduğu ve bir haysiyet mücadelesinin adı olan bu Köy Enstitüleri olmalıdır.

Zira, eğitimin dört duvarın arasından çıkarılıp ​bilginin sadece zihne değil, "yaşayarak öğrenme" disiplininden gelen ruhla tarlanın bereketine, atölyenin sesine dönüştüğü bu okullarda yetişen öğretmenin; sadece "okuma-yazma" öğretmeye gitmediği, aynı zamanda bir ziraatçı, marangoz, belki de bir duvarcı ya da cebinde dünya klasiklerini taşıyan bir kültür elçisi olduğunu görüyoruz.

Mesela Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Mehmet Başaran, Adnan Binyazar, Dursun Akçam, Mahmut Makal, Pakize Türkoğlu, Ümit Kaftancıoğlu gibi hayatımıza yön veren nice aydın buralarda yetişti ve onların kalemindeki güç bu "enstitü ruhu"ndan geliyordu.
Onlar; hem kırsaldaki ekonomiyi modernleştirmekte hem de köylünün kendi kaderini tayin etme haysiyetini kazandırırken sınıfsal bilincini de artırıyorlardı. Diğer tarafta kadınlarımız eğitimin kalbinde yer almakta ve elleri hem toprağa hem de kitaba değiyordu.

Köy Enstitüleri'nde, "İnsanı yaşat ki devlet yaşasın" düsturunun örneklerinden olan imece ruhunun sadece bir yardımlaşma yöntemi değil, bizzat devletin halkıyla el ele verdiği bir kalkınma politikasına dönüştüğünü de geçmişin hikâyesini değil de düşünen, sorgulayan ve "üreten" bir gelecek kurabilmenin eğitimdeki tek reçete olduğunu görebiliyorsak ve de bilginin bir "meta" haline geldiği günümüzün dijital dünyasında hâlâ her yerde ve her alanda aydınlanmanın izleri varsa, bilmelisiniz ki o gün atılan o sağlam temellerin sonucudur: 17 Nisan, dünün mirası ama yarının sönmeyecek ışığıdır.

Zira, 14 yılda 27 binden fazla eleman yetiştiren Cumhuriyetin bu altın projesi; zıt görüşlerin "kendilerini Atatürk sanıyorlar" eleştirisine karşı Hasan Ali Yücel’in "Her birinin birer Atatürk olması temenni edilir" sözü bu kurumun "vizyonu"dur. Fay Kirby’nin "Kemalizm'in eğitime uygulanmış özgün sistemi" dediği; UNESCO tarafından gelişmekte olan ülkelere bir örnek olarak önerdiği Köy Enstitüleri; bilginin sadece kitapta değil, nasırlı ellerde ve hür fikirlerde olduğunu kanıtlayan bir "insanî değerler" abidesi olarak tarihe geçmiştir.

Ancak, gerek II. Dünya Savaşı’nın getirdiği bunalım ve Truman Doktrini ile değişen politik bir eksen vardır ve çok partili sisteme geçişin sancıları,
yerel statüko ve dış sermayenin baskıları gerekse kişisel çıkarlar ve asılsız iftiralarla yıpratılır. Zira bilim; cehaletin karanlığına karşı bir mumdu ve söndürmek isteyenler her zaman elbette olacaktı. Bu meyanda ilk etapta Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç görevden alınır, ardından karma eğitime son verilir, derslerin niteliği değiştirilir ki,  neticeten 1954'de DP iktidarında resmen susturulur.

Gerçekten, bu toplumsal projenin hedefinden saptırılması ve "erken" kapatılması eğitim tarihimiz açısından da  önemlidir. Siyasiler kadar halkın her kesiminden insanlar öylesine bölünür ki, 
Yaşar Kemal, ''Köy enstitülerini halk kör-sağır kalsın diye kapattılar'' der.
Sabahattin Eyüboğlu’nun, "Köy Enstitüleri hakkında ne düşündüğünü söyle, kim olduğunu söyleyeyim" sözü ise tarihe düşülen bir nottur. Adeta siyasi ve stratejik bir kayıp olması dışında "Kaybedilen Gelecek..."

Değerli okurlar,
Yıl 2026. Adını canla kanla yazılan tarihimizden alan iki güzide ilimiz Şanlıurfa ve Kahramanmaraş'ta,
çocuklarımız kendi okullarına silahlı saldırıda bulunarak öğretmenini, öğrenci arkadaşlarını öldürdü.
Geleceğinin teminatı çocuklarını koruyamayan bir sistem, bir toplum ayakta kalabilir mi?
Bu yaşananlar, “Biz nerede yanlış yapıyoruz?” diye düşünmemiz gereken bir kırılma noktası değil midir?

Bakınız!
Öğretmenimiz Neslihan Öztoprak:
"Zil çalıyor çocuklar hüryaa sokakta. Öğretmeni de daha fazla okulda tutamazsınız bedavaya!
Öte yanda bu faaliyetleri yürütecek öğretmen adayları da atanamıyor.
Daha ne diyeyim?
Eğitim seviyesi düşen ülkeler yıkılırlar.
Bir de denetlemesi en zor olan bilgisayar oyunları ve sosyal medya konusu var. Çocuklar artık "Susam Sokağı" izlemiyor; canavarlarla, insan öldürmekle ilgili oyunları oynuyorlar.
Halimiz kötü dostlar.
Başımızda savaş derdi var bizi etkiliyor.
Para yok, yedek yok!
Bu kötü bir zaman..." derken haksız mı?

Gerçekten, küresel ve emperyalist yaklaşımlarla devam eden savaş tehdidi ve hâlâ ekonomik darboğazda sıkışan bir toplumun; kendisini adeta "çıkmaz bir sokakta" yol alırken eğitimin dağ gibi sorunlarını ve sonuçlarını gördüğü ahval ve şerait içinde birlikte değerlendirelim mi?

Geçmişin enstitü ruhu öğrenciyi hayatın içinde bizzat "üretici" kılarken, günümüzün eğitim sisteminde kaybolan ve bir "tüketiciye" dönüşüyorlar.

Onlara mesela matematik öğretsek bile "bir arada yaşama kültürü" ya da "merhamet" duygusunu ver(e)mediğimiz için okuluna silahla girip şiddete başvurabiliyorlar. Ya da "eleştirel düşünceyi" "çantalarına
koyamadığımızdan, "Susam Sokağı" yerine şiddet içerikli oyunlara ilgi gösterebiliyorlar. Kısaca, dijital cehaletle gelen toplumsal ve ahlaki bir çöküş içinde çocuklarımız var. Bu, eğitimin bitmediği ama "içinin boşaltıldığı" noktada olduğumuzu gösterir.

Unutulmamalıdır ki,
1940'larda elimizde bu zorlukları aşacak bir "reçete" ve ona inanan güçlü bir "irade" varken, bugün sadece diploma veren "ruhsuz" bir mekanizma var ve bu nedenle çözüm; sadece eski binaları geri açmak değil, o günkü "özgün ruhu" günün teknolojisiyle birleştirebilmektir.
Paulo Freire'nin dediği gibi "Eğitim siyasi bir eylemdir ve eleştirel sorgulamaya dayalı bir özgürleşme sürecidir"ki,
Köy Enstitüleri'nin susturulması da, aslında bir toplumun kendi geleceğinin fişinin çek(il)mesi olmalı...

Suat Umutlu/16.04.2026

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve turk360.tr sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.