"Bir mesele var.
Asıl mesele: Bir başına var olmak mı, yoksa yok olup gitmek mi?
Hangisi daha soylu?
Alınyazısının sapanına, oklarına göğüs germek mi, yoksa bu dertler denizine karşı silahlanıp son vermek mi hepsine?"- Can Yücel
*
Gazeteci yazar İsmet Orhan diyor ki,
"Dünya bugün, iki dev krallığın ruhu tarafından pay edilmiş durumda: Biri somut dünyaya hükmeden ABD, diğeri soyut duyguları yöneten İngiliz Kraliyet Sarayı: Biri zenginlere "vicdanın çözümü paradır" diyerek güç satarken, diğeri fakirlere "çözüm ölümdür" diyerek sabır pazarlamıyor mu; biri ilaçtan savaşa, mafyadan kara paraya somut düzeni kurarken; diğeri dinlerin derinliklerinde cemaatler ve tarikatlar üzerinden ruhları dizayn etmiyor mu?"
Alman sosyolog ve ekonomist
Max Weber'in dediği gibi: "Kapitalizmin özü: Para varsa zenginler paylaşır, borç varsa halk öder" değil midir?
Kısaca küresel kıskacın, toplumun ruhunu yok etmek, derin yaralar açmak gibi bir hedefi olduğu kuşkusuz iken
bu devasa emperyalist dişlilerin arasında "ruhumuz" ne durumda, hiç düşündünüz mü?
İsterseniz, Hindistan’ın siyasi ve ruhani lideri Mahatma Gandhi’nin, çürümenin köşe taşları olarak gördüğü "günah"lara bakalım:
"Krallıkların emir-komuta" zincirine açık hale getirdiği ve Demokrasi Endeksinde 103. sıraya düşüren ilkesiz siyaset mi?
İnsanî değerleri hiçe sayan, kâr hırsını vicdanın üstünde tutan zihniyetle geldiğimiz ve Yolsuzluk Algı Endeksi’nde 101. sıradaki ahlâksız ticaret mi?
Emeksiz, yani üretmeden tüketerek elde edilen servetler, başkalarının acısı üzerine vicdansızca kurulan ve mutluluk duyulan o haz ya da gösterişe dayalı maneviyattan uzak özverisiz bir ibadet mi?
Yoksa akıl ve bilimden uzak, karakter inşa etmeyen niteliksiz eğitim mi?
Bu arada; Basın özgürlüğünde 149.sırada yer alırken Dünya Mutluluk Raporu’na göre refah paylaşımında ise 104.sırada olan bir ülkede yaşıyoruz.
Şu anda Hanke Sefalet Endeksi sefalet sıralamasında, Dünyada ilk üç:
"Hiper enflasyon ve kurumsal çöküş yaşayan Venezuela, iç savaş ve temel gıdaya erişim krizini yaşayan Sudan ve kronik yüksek enflasyon ve faiz içindeki Türkiye…Sorun geçici bir ekonomik yavaşlama değil, uzun süredir biriken yapısal kırılganlıkların toplum üzerindeki etkisidir" diyor iktisatçı Doç.Dr.Ergül Halisçelik...
Araştırmacı-yazar Murat Tulga'ya göre de
"Gandi'nin işaret ettiği oluşumlarla güncel Türkiye sorunları paralellik gösteriyor. Öyle ki, yönetilemeyen, örgütlenemeyen, gücünü sergileyemeyen, akıl ve bilimden kopuk, kaderci anlayışa teslim olmuş, yozlaşmış, evrensel değerlerden uzak bir Türkiye var."
Bir toplumun ruh halinin adeta röntgeni olan bu istatistikler; parayı verenin emir verdiği, siyasetçisinden gazetecisine kadar parayı alanın biat ettiği o "emperyalist taktiğin" bizim gibi ülkelerde kullanıldığını ve yozlaşmanın bir toplumu nasıl bir "dibe vuruş" noktasına getirdiğininin ispatı olmalıdır, artık emperyalizmin "para ve ölüm" satan tezgahında bir yol ayrımında olduğumuzu görmeliyiz. Zira ortaya çıkan toplumsal çürümenin sefalet sıralamasında bizi dünyada ilk üçe yerleştirmesi acı bir gerçek değil midir?
Acaba! Biz hangi günahı, hangi endeksteki düşüşle ödüyoruz?
Eğer Gandhi’nin 'yedi toplumsal günahı' bizim de gerçeğimiz olmuşsa mesele 'öz değerlerimize dönüş' mücadelesi olması gerekmez mi?
Esasen Orhan'da haklı bir sitemde bulunuyor ve diyor ki, "Ne yazık ki! Herkesle ağlayıp herkesle gülmek insanlığa fayda sağlamıyor, acıyı kimse göremiyor. Taa ki ! Acı öfkeye dönüşene kadar..."
Emperyalizmden, iki krallıktan kurtulmak ve kaybolan toplumsal ruhumuza yeniden kavuşmanın yolu; eşitliğe, ahlâka, doğruluğa, kardeşliğe ve şiddetsiz iradeye geri dönmekle, keza Halisçelik'in de işaret ettiği gibi "doğru ekonomi politikaları, güçlü kurumlar ve güven veren bir yönetim anlayışıyla bu tabloyu tersine çevirmek hâlâ mümkün, zira ekonomiler yalnızca rakamlarla değil, insana ne kadar güven ve yaşam kalitesi sunduğuyla gerçek anlamını kazanır."
Bizler, Gandhi’nin "Tuz Yürüyüşü"nde yaptığını örnek alalım. Eğer tembelliği bırakıp demokratik haklarımıza sahip çıkmaz, sivil toplumda ya da siyasi alanlarda "elini taşın altına koyan" birer iradeye dönüşmezsek, o zaman o iki krallığın çarkına hapsolmuş ve yozlaşmış karanlığa teslim olmuşuz demektir.
Belki iyi yönetilemiyoruz ama en büyük sorumluluk bende, sende yani vatandaştadır. "Nasıl olsa bir kurtarıcı çıkar" umursamazlığına son verelim.
Zira, Alman filozof F. Nietzsche'nin dediği gibi, "sürekli bir lider, çoban ya da
kurtarıcı arayanlar zayıf ve hasta
yapılı olduğu gibi yetersizliğe, korkaklığa
ve itaat etmeye de 'erdem' derler."
Oysa, insanca yaşamak için "tek yumruk" olup emperyalizmin köhnemiş zihniyetini değiştirebiliriz, birlikte savaşacak dostlar olduğunda her şey daha kolaydır.
Refahın adil paylaşılmadığı, eğitimin geride kaldığı bir iklimde toplumun ruhunun huzur bulabilmesi ancak bilimle,
düşünce sistemi dediğimiz felsefeyle mümkündür ve felsefenin bir adım ötesi ise "hayal"dir.
İşte, hayaller mi yoksa gerçekler mi noktasında beynimizde üçe üç çalışan altı parametre: bir tarafta akıl, vicdan ve ruh diğer tarafta zekâ, ego ve nefs..
Eğer kader, tesadüfle değil, akıl ve eylemle yazılır diyorsanız, "sadece bedenleri, şekilleri, görüntüleri sevenlere ne yazık! Ölüm her şeyi yok edecek. Ruhları sevmeyi deneyin..." diyen Fransız edebiyatının dev isimlerinden
Victor Hugo'ya ve "Neyi sık sık düşünüyorsanız, aklınız da ona benzer bir şey olacaktır. Zira, ruhu dolduran düşüncelerdir" diyen Roma İmparatoru Marcus Aurelius'a kulak verin...
Zira, kaybedilecek zaman yoktur. Artık konuşma zamanı değil, icraat zamanıdır.
Tulga uyarıyor: "Uyumayın, geleceğinize sahip çıkın! Ya yozlaşmış, ekonomik kaynakları harap olmuş, savrulmuş, antidemokratik, her alanda kümelenmiş ve düşmeye de devam edecek bir Türkiye ya da bir Norveçlinin, Finlinin sahip olduğu imkanlara sahip olmak için evrensel değerlerin koruyucu donanımına ulaşmış, mutluluğu kovalayan bir Türkiye…"
Son sözümüz;
"Bir toplum, ekonomik baskıyı her gün hissediyorsa bu doğrudan hayat meselesidir ve yalnızca sabır çağrısı yapmak yetmez. Artık yükün adil
paylaşılmasını, gelir dağılımındaki farkın
azalmasını ve yaşam standartlarının
iyileştirilmesini kısacası söz değil, çözümü istenmeli ve görülmelidir.
Aksi halde toplumdaki sınıf farkı daha
görünür olacak ve en büyük kırılma burada başlayacaktır. Yani aynı ülkede yaşayan insanların, giderek farklı hayatların insanına dönüşmesi..." diyor gazeteci yazar Hakan Dikmen.
Hangi hayat?
Karar senin!
*
Türk edebiyatının usta şairi Can Yücel ile başlamıştık o bitirsin:
"...
Ölmek, uyumak...
Hepsi bu...
Ve bir uykuyla yüreğin bin bir sızısını,
Etin tırnağın çektiği o doğal acıları dindirebilmek...
Bundan büyük kurtuluş mu olur?
Ölmek, uyumak...
Uyuyunca rüya görmek de var işin içinde!
Hay kafa dengi hay!
Çünkü o ölüm uykusunda,
Şu fani bedenden sıyrılıp çıktığımızda,
Göreceğimiz rüyalar duraksatır bizi.
İşte budur felaketi bunca uzun ömürlü kılan.
Yoksa kim katlanır zamanın sillesine, kırbacına?
Zorbanın kahrına, küstahın hakaretine,
Hor görülen aşkın acısına, adaletin gecikmesine,
Devletin kibrine ve sabırlı liyakatin
Değersizlerden gördüğü tekmelere?
Bir sustalıyla hesabı kesmek varken...
Kim ister bu yorgun yaşamın altında inleyip terlemek?
Ama ölümden sonraki o bir şey korkusu,
Sınırlarını geçen hiçbir yolcunun geri dönmediği
O keşfedilmemiş ülke...
Kararsız bırakır irademizi;
Tanıdığımız belalara katlanmayı,
Bilmediklerimize uçup gitmeye yeğ tutarız.
İşte böyle kuruntular hepimizi korkak yapar;
Ve azmin o doğal rengi,
Düşüncenin soluk gölgesiyle sararır solar.
Nice büyük ve yüce girişimler,
Bu yüzden yollarını şaşırıp
Bir eylem olma hakkını yitirirler."

