Türk360 Haber
Suat UMUTLU
Köşe Yazarı
Suat UMUTLU
 

​MİZAN / İNSAN

 "İnsan, zulme ve güce karşı hakikatin safında yer almalıdır" minvalindeki pek çok ifadesi bu cümlenin temelini oluşturur." - Albert Camus * Bir tarafta yazar kasaların havada uçtuğu, doların ve enflasyonun yükseldiği 2001 ekonomik krizinde gelen sandıkta kesilen fatura ile siyaset sahnesinden silinen partiler; diğer tarafta yavaş yavaş ve sessiz sessiz gelinen orta sınıfın yok olduğu, gençlerin işsiz, emeklilerin geçim derdinde olduğu ekonomik çöküş dönemi; mutfaktaki yangına rağmen "bizden olsun" anlayışının, cebi boş olsa da "davası" ile avunan, hukukun üstünlüğünü, liyakati ve kurumsal güveni değil de sloganları ve kutuplaşmanın getirdiği suni güveni tercih eden bir kitlenin varlığı ki, tıpkı İbn-i Haldun’un dediği gibi...  “Zulüm, umranın (medeniyetin) harabiyetidir; vergi adaletsizliği ve liyakatsizlik devletin çöküş habercisidir.”  Bunun yanında, Kanadalılar madenlerimizi, Araplar topraklarımızı, Avrupalılar köprülerimizi, yollarımızı, bankalarımızı alırken de bir "siyasi bir fatura" kesilmesi gerekirken sandık sonuçlarının değişmemesi, seçmenin terazisinde başka ağırlıkların olduğunu gösteriyor olmalı. Zira, Bertolt Brecht’in dediği gibi; “En kötü cehalet, siyasi cehalettir. Siyasetle ilgilenmeyen cahil; hayat pahalılığının, unun, ilacın fiyatının siyasi kararlara bağlı olduğunu anlamaz"mış! ​Soruyorum, Güven olmadan yatırım, hukuk olmadan istikrar, liyakat olmadan kalkınma olabilir mi? Ya da  bir ülke yalnızca sloganlarla kalkınabilir, bir toplum sürekli kutuplaştırılarak ayakta kalabilir mi? Eğer siyaset din üzerinden, kimlik üzerinden, korku üzerinden yapılmaya devam ederse; ekonomik gerçekler ne kadar ağır olursa olsun değişim zorlaşmaz mı? Montesquieu’nun belirttiği üzere; “Bir halkın özgürlüğü, o halkın yasalar karşısındaki eşitliğine ve adalete olan güvenine bağlıdır. Adaletin bittiği yerde korku hüküm sürer.” Bugün en büyük yanılgı eleştiriyi ihanet, muhalefeti düşman saymaktır. Oysa gerçek güç tahammüldür; eleştiriyi vicdan terazisine taşımaktır. Nitekim Hz. Ali’nin o sarsılmaz düsturu ortadadır: “Devletin dini adalettir.” ​Değerli okurlar, Bu gün dönüp baktığımızda, toplumsal çürümenin, manevi değerleri istismarın odaklarını görüyoruz. İşte, emekliye gariban ve sefil diyenler; Türk devletinin kurucu önderi Atatürk’e ayyaş diyen, keşke Yunan galip gelseydi diyen Türk bayrağına saldıran hainler; Türk milliyetçiliğini ayakları altına alanlar, Etnisite üzerinden siyaset yapan bölücüler, Tarikat şeyhlerinin önünde takla atan öğretmenler, sarıklı, cübbeli generaller, Fetö'den emir alan asker ve polisler;  deve sidiğini ilaç diye yutturan şifacılar;  üniversitelerde cahillerin ferasetine güvenen profesörler, soruları çalanlar, ayetler ile dalga geçen makaracılar; vergi vermeyen ihale simsarları, işadamları, rüşvet çarkına bulaşmış memurlar; esrar içen, kokain çeken sanatçılar... ... ... Biliyor musunuz? Hep kendi ellerimizle seçip, yetiştirip, akıl almaz yerlere getirerek; Din, iman, vatan, millet edebiyatı yapan ve bütün bunlara şükreden biatçı, kaybettiği yılları fark edemeyecek kadar cahil bir toplumu da yaratmış olduk. Platon’un o meşhur uyarısı bizim için söylenmiş gibi,  “Siyasetle ilgilenmeyen entelektüellerin cezası, cahiller tarafından yönetilmektir.” Atatürk'ün; Mondros Mütarekesi’ni reddetmesi, Sevr Antlaşması’nı yırtıp çöpe atması, Kurtuluş Savaşı’nı başlatması, Yunan’ı, İngiliz’i, İtalyan’ı ve Fransız’ı yenerek Anadolu’dan söküp atması… Rum-Pontus Cemiyeti’ni, İngiliz Muhipleri Cemiyeti’ni, Hınçak–Taşnak gibi zararlı cemiyetleri kapatması…  Nasturi Ayaklanması, Şeyh Said İsyanı, Menemen Olayı, Dersim İsyanı gibi isyanları bastırması; isyancıları yargılayarak cezalandırması… TBMM’nin açılması, Cumhuriyetin ilanı, Kadına seçme ve seçilme hakkı verilmesi, Ankara’nın başkent yapılması, İlahiyat fakültelerinin açılması, İmam hatip okullarının açılması, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurulması...bir suç muydu? O,  'Uçurum kenarında yıkık bir ülke' devraldığında; tebaa olmaktan çıkıp millet olmayı seçmenin bedelini, bugün o özgürlük sayesinde ona hakaret edenlerin dahi haysiyetini koruyarak ödemiştir. ​Diyor ki, "Efendiler, sorgulanmayan bir güç, sahibini kör; denetlenmeyen bir hırs, toplumu esir eder." Hangi din esaret altında yaşamayı emreder? Kurtuluş mücadelesini reddetmek, Yunan’ın Anadolu’da galip gelememesine hayıflanan bir zihniyetin yansıması değil midir? Hâlâ  Cumhuriyetle yönetilen laik ve demokratik bir ülke olmamıza rağmen cehaleti alt edememenin bedelini milletçe ödüyoruz. Eğer, Bir toplum tercihlerini akıl yerine sadakatle, hukuk yerine korkuyla yapmaya devam ederse bugünleri arar hale gelir. Elbette ki her iktidar, her lider eleştirilir ve sorgulanır, zira bu demokrasinin sigortasıdır. Hem “Kral çıplak” diyenler düşman değil bir aynadır. Tarihte hiçbir iktidar ebedi, hiçbir kriz sonsuz ve hiçbir toplum tamamen hafızasız olmamış ki... ​Zİra güç, makam ve alkışlar geçici, karakter ise kalıcıdır. İnsan güç sahibi olabilir ama bunu insanlığın geleceğine kullanamıyor, düşüncesini ve davranışını doğru denetleyemiyorsa başkasına da hayrı ol(a)maz. Şeyh Edebali’nin dediği gibi; “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.” Değerli okurlar, Namık Kemal'in, "Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini / Yok mudur kurtaracak bahtı kara maderini?" sözüne Atatürk’ün cevabı; "Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini" olmuştur. Unutulmamalıdır ki, Türk Milleti ve Devleti tüm sorunlarını çözebilecek kudrete sahiptir ve akıl yerine sadakati, hukuk yerine korkuyu seçenlerse her daim tarihin mizanında kaybedecektir. Zira tarih, gücün arkasına saklananları değil hakikatin yanında duranları yazar. ​ Suat Umutlu  25 Şubat 2026 Not; Katkıları nedeniyle  Oğuz Özdemir'e teşekkür ederim.
Ekleme Tarihi: 25 Şubat 2026 -Çarşamba
Suat UMUTLU

​MİZAN / İNSAN

 "İnsan, zulme ve güce karşı hakikatin safında yer almalıdır" minvalindeki pek çok ifadesi bu cümlenin temelini oluşturur." - Albert Camus
*
Bir tarafta yazar kasaların havada uçtuğu, doların ve enflasyonun yükseldiği 2001 ekonomik krizinde gelen sandıkta kesilen fatura ile siyaset sahnesinden silinen partiler; diğer tarafta yavaş yavaş ve sessiz sessiz gelinen orta sınıfın yok olduğu, gençlerin işsiz, emeklilerin geçim derdinde olduğu ekonomik çöküş dönemi; mutfaktaki yangına rağmen "bizden olsun" anlayışının, cebi boş olsa da "davası" ile avunan, hukukun üstünlüğünü, liyakati ve kurumsal güveni değil de sloganları ve kutuplaşmanın getirdiği suni güveni tercih eden bir kitlenin varlığı ki, tıpkı İbn-i Haldun’un dediği gibi...
 “Zulüm, umranın (medeniyetin) harabiyetidir; vergi adaletsizliği ve liyakatsizlik devletin çöküş habercisidir.” 
Bunun yanında,
Kanadalılar madenlerimizi, Araplar topraklarımızı, Avrupalılar köprülerimizi, yollarımızı, bankalarımızı alırken de bir "siyasi bir fatura" kesilmesi gerekirken sandık sonuçlarının değişmemesi, seçmenin terazisinde başka ağırlıkların olduğunu gösteriyor olmalı. Zira, Bertolt Brecht’in dediği gibi; “En kötü cehalet, siyasi cehalettir. Siyasetle ilgilenmeyen cahil; hayat pahalılığının, unun, ilacın fiyatının siyasi kararlara bağlı olduğunu anlamaz"mış!
​Soruyorum,
Güven olmadan yatırım, hukuk olmadan istikrar, liyakat olmadan kalkınma olabilir mi? Ya da 
bir ülke yalnızca sloganlarla kalkınabilir, bir toplum sürekli kutuplaştırılarak ayakta kalabilir mi?
Eğer siyaset din üzerinden, kimlik üzerinden, korku üzerinden yapılmaya devam ederse; ekonomik gerçekler ne kadar ağır olursa olsun değişim zorlaşmaz mı?
Montesquieu’nun belirttiği üzere; “Bir halkın özgürlüğü, o halkın yasalar karşısındaki eşitliğine ve adalete olan güvenine bağlıdır. Adaletin bittiği yerde korku hüküm sürer.” Bugün en büyük yanılgı eleştiriyi ihanet, muhalefeti düşman saymaktır. Oysa gerçek güç tahammüldür; eleştiriyi vicdan terazisine taşımaktır. Nitekim Hz. Ali’nin o sarsılmaz düsturu ortadadır: “Devletin dini adalettir.”
​Değerli okurlar,
Bu gün dönüp baktığımızda, toplumsal çürümenin, manevi değerleri istismarın odaklarını görüyoruz.
İşte, emekliye gariban ve sefil diyenler;
Türk devletinin kurucu önderi Atatürk’e ayyaş diyen, keşke Yunan galip gelseydi diyen Türk bayrağına saldıran hainler; Türk milliyetçiliğini ayakları altına alanlar, Etnisite üzerinden siyaset yapan bölücüler,
Tarikat şeyhlerinin önünde takla atan öğretmenler, sarıklı, cübbeli generaller, Fetö'den emir alan asker ve polisler;  deve sidiğini ilaç diye yutturan şifacılar;
 üniversitelerde cahillerin ferasetine güvenen profesörler, soruları çalanlar, ayetler ile dalga geçen makaracılar; vergi vermeyen ihale simsarları, işadamları, rüşvet çarkına bulaşmış memurlar; esrar içen, kokain çeken sanatçılar...
...
...
Biliyor musunuz?
Hep kendi ellerimizle seçip, yetiştirip, akıl almaz yerlere getirerek; Din, iman, vatan, millet edebiyatı yapan ve bütün bunlara şükreden biatçı, kaybettiği yılları fark edemeyecek kadar cahil bir toplumu da yaratmış olduk. Platon’un o meşhur uyarısı bizim için söylenmiş gibi,  “Siyasetle ilgilenmeyen entelektüellerin cezası, cahiller tarafından yönetilmektir.”
Atatürk'ün;
Mondros Mütarekesi’ni reddetmesi, Sevr Antlaşması’nı yırtıp çöpe atması, Kurtuluş Savaşı’nı başlatması, Yunan’ı, İngiliz’i, İtalyan’ı ve Fransız’ı yenerek Anadolu’dan söküp atması…
Rum-Pontus Cemiyeti’ni, İngiliz Muhipleri Cemiyeti’ni, Hınçak–Taşnak gibi zararlı cemiyetleri kapatması… 
Nasturi Ayaklanması, Şeyh Said İsyanı, Menemen Olayı, Dersim İsyanı gibi isyanları bastırması; isyancıları yargılayarak cezalandırması…
TBMM’nin açılması, Cumhuriyetin ilanı, Kadına seçme ve seçilme hakkı verilmesi, Ankara’nın başkent yapılması, İlahiyat fakültelerinin açılması, İmam hatip okullarının açılması, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurulması...bir suç muydu?
O,  'Uçurum kenarında yıkık bir ülke' devraldığında; tebaa olmaktan çıkıp millet olmayı seçmenin bedelini, bugün o özgürlük sayesinde ona hakaret edenlerin dahi haysiyetini koruyarak ödemiştir.
​Diyor ki, "Efendiler, sorgulanmayan bir güç, sahibini kör; denetlenmeyen bir hırs, toplumu esir eder."
Hangi din esaret altında yaşamayı emreder? Kurtuluş mücadelesini reddetmek, Yunan’ın Anadolu’da galip gelememesine hayıflanan bir zihniyetin yansıması değil midir? Hâlâ 
Cumhuriyetle yönetilen laik ve demokratik bir ülke olmamıza rağmen cehaleti alt edememenin bedelini milletçe ödüyoruz.
Eğer,
Bir toplum tercihlerini akıl yerine sadakatle, hukuk yerine korkuyla yapmaya devam ederse bugünleri arar hale gelir. Elbette ki her iktidar, her lider eleştirilir ve sorgulanır, zira bu demokrasinin sigortasıdır. Hem “Kral çıplak” diyenler düşman değil bir aynadır. Tarihte hiçbir iktidar ebedi, hiçbir kriz sonsuz ve hiçbir toplum tamamen hafızasız olmamış ki...
​Zİra güç, makam ve alkışlar geçici, karakter ise kalıcıdır. İnsan güç sahibi olabilir ama bunu insanlığın geleceğine kullanamıyor, düşüncesini ve davranışını doğru denetleyemiyorsa başkasına da hayrı ol(a)maz. Şeyh Edebali’nin dediği gibi; “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.”
Değerli okurlar,
Namık Kemal'in, "Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini / Yok mudur kurtaracak bahtı kara maderini?" sözüne Atatürk’ün cevabı; "Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini" olmuştur.
Unutulmamalıdır ki,
Türk Milleti ve Devleti tüm sorunlarını çözebilecek kudrete sahiptir ve akıl yerine sadakati, hukuk yerine korkuyu seçenlerse her daim tarihin mizanında kaybedecektir. Zira tarih, gücün arkasına saklananları değil hakikatin yanında duranları yazar.

Suat Umutlu 
25 Şubat 2026

Not; Katkıları nedeniyle  Oğuz Özdemir'e teşekkür ederim.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve turk360.tr sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.