Gaziantep Üniversitesi öğrencisi Mehmet Gürsoylu’nun 930 kilometrelik yürüyüşü, sıradan bir protesto değildir. Bu yürüyüş, akademik yaşamda yaşandığı iddia edilen mobbing vakalarına karşı bir farkındalık çağrısıdır.
Eskişehir’den Gaziantep’e uzanan bu uzun yol, yalnızca fiziki bir mesafe değil; gençlerin iç dünyasında biriken hayal kırıklıklarının, adalet arayışının ve duyulma ihtiyacının sembolüdür.
Mobbing, çoğu zaman görünmeyen bir şiddet biçimidir. Fiziksel değildir. İzi morluk bırakmaz. Ancak kişinin özsaygısını, mesleki itibarını ve ruh sağlığını sistematik biçimde aşındırır.
Akademide bu durum; not verme süreçlerinde keyfî uygulamalar, iletişimde küçümseyici tavırlar, mezuniyetin geciktirilmesi ya da öğrencinin dışlanması gibi çeşitli şekillerde tezahür edebilir.
İddialar doğruysa, mesele bir bireyin meselesi olmaktan çıkar; kurumsal kültürün meselesi hâline gelir.
Türkiye’de mobbing kavramı mevzuatta dağınık biçimde yer almaktadır. Türk Borçlar Kanunu, İş Kanunu ve çeşitli yargı kararları çerçevesinde koruyucu hükümler mevcuttur.
Ancak müstakil bir “Mobbing ile Mücadele Kanunu” bulunmamaktadır. Bu eksiklik, uygulamada belirsizlik yaratmaktadır. Tanım net değildir. İspat yükü ağırdır. Süreçler uzundur. Mağdur çoğu zaman yalnız kalır.
Oysa sistematik psikolojik taciz, özel bir düzenleme ve özel bir koruma rejimi gerektirir. Hukukun görünür kılmadığı sorun, toplumsal hafızada da silikleşir.
Uluslararası düzeyde ise önemli bir referans vardır: Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) 190 sayılı Şiddet ve Taciz Sözleşmesi.
Bu sözleşme, çalışma hayatında şiddet ve tacizin önlenmesi konusunda kapsamlı bir çerçeve sunar. Psikolojik şiddeti açık biçimde tanımlar ve devletlere önleyici politika üretme yükümlülüğü getirir.
Türkiye bu sözleşmeyi henüz onaylamamıştır. Onay süreci, yalnızca sembolik bir adım değildir; iç hukukun güçlendirilmesi ve kurumsal farkındalığın artırılması açısından kritik bir eşiktir.
Akademik yaşam da bir çalışma alanıdır. Öğrenci-öğretim elemanı ilişkileri, staj süreçleri, araştırma görevliliği gibi alanlar bu çerçevenin dışında düşünülemez.
Cumhurbaşkanlığı’nın 2025/3 sayılı Genelgesi, psikolojik tacizle mücadele konusunda önemli bir niyet beyanıdır.
Kurumlara önleyici tedbirler alma ve başvuru mekanizmalarını etkinleştirme çağrısı yapılmaktadır. Ancak genelgeler, kanun gücünde değildir. Bağlayıcılıkları sınırlıdır.
Uygulama, kurumların inisiyatifine bırakıldığında standartlaşma sağlanamaz.
Denetim mekanizması güçlü değilse, iyi niyetli metinler sahada karşılık bulmayabilir. Sorunun büyüklüğü karşısında daha kapsamlı ve yaptırım gücü olan düzenlemelere ihtiyaç vardır.
Tam da bu noktada Mehmet Gürsoylu’nun yürüyüşü önem kazanmaktadır.
Çünkü mobbingin en güçlü silahı görünmezliktir.
Mağdur çoğu zaman susar. “Abartıyorsun” denir. “Katlanmalısın” denir. “Bu her yerde var” denir. Böylece sorun normalleştirilir.
Oysa normal olan, saygıdır. Normal olan, ölçülebilir ve denetlenebilir akademik süreçtir. Normal olan, gençlerin adalet beklentisidir.
Bir genç, sırtında çantasıyla yüzlerce kilometre yürüyorsa, burada kulak verilmesi gereken bir mesaj vardır.
Bu yürüyüş, sadece kişisel bir serzeniş değildir. Toplumsal bir görünürlük üretmektedir.
Medya ilgisi, sosyal medya paylaşımları ve kamuoyundaki tartışmalar sayesinde mobbing kavramı yeniden gündeme taşınmaktadır.
Bu görünürlük, çözümün ilk aşamasıdır. Sorunu inkâr ederek değil, kabul ederek ilerleyebiliriz.
Biz Mobbing ile Mücadele Derneği olarak şuna inanıyoruz: Gençlerin sesi bastırılmamalıdır.
Aksine, kurumsal mekanizmalar içinde güvenle ifade edilebilmelidir.
Üniversitelerde bağımsız etik kurullar güçlendirilmelidir. Şikâyet süreçleri şeffaf olmalıdır.
Başvuran öğrenci ya da çalışan, misilleme korkusu yaşamamalıdır. Psikolojik destek hizmetleri erişilebilir olmalıdır.
Akademik değerlendirme kriterleri açık ve denetlenebilir hâle getirilmelidir.
Mobbing yalnızca hukuki bir mesele değildir. Aynı zamanda kültürel bir meseledir.
Güç ilişkilerinin sorgulanması gerekir. Hiyerarşinin suistimal edilmemesi gerekir.
Akademi, özgür düşüncenin mekânıdır. Korku kültürü, bilimi beslemez. Tam tersine, yaratıcılığı ve eleştirel düşünceyi zayıflatır.
Mehmet Gürsoylu’nun yürüyüşü, belki tek başına mevzuatı değiştirmeye yetmeyecektir.
Ancak toplumsal farkındalığı artıracaktır. Gençlere şunu gösterecektir: Yalnız değilsiniz. Adalet talep etmek meşrudur. Saygı istemek bir lütuf değil, haktır.
Bu ülkenin gençlerine hoşgörü göstermek, onları dinlemek ve ciddiye almak zorundayız.
Çünkü gençlik, geleceğin soyut bir vaadi değildir; bugünün somut gerçeğidir.
Onların yaşadığı her adaletsizlik, yarının kurumsal yapısını etkiler.
Mobbingi görünür kılmak, yalnızca mağduru korumak için değil; sağlıklı bir toplum inşa etmek için gereklidir.
930 kilometrelik bu yürüyüş, bize uzun bir yol olduğunu hatırlatmaktadır.
Ancak her uzun yol, bir adımla başlar. Önemli olan o adımı görmezden gelmemektir.
Görmek, kabul etmek ve gereğini yapmak zorundayız. Çünkü sessizlik, sorunu büyütür. Görünürlük ise çözümün kapısını aralar.
Mobbing ile Mücadele Derneği olarak Mehmet Gürsoylu’nun farkındalık çabasını yürekten destekliyoruz.
Elbette biz STK’yız. Hüküm veren olamayız. Hükmü verecek olan yüce adalettir…
Ancak adalete gitmeden de alternatif uyuşmazlık çözüm yolları bulunabilir yeter ki iyiniyetle, aklıselimle ve pozitif bir yaklaşım olsun.
Sayın Rektörümüzden bu konuda, haddimizi aşmadığımızı umarak, mümkünse pozitif, sağduyulu, empatik bir yaklaşım bekliyoruz…
Takdirlerine saygılarımızla arz ederiz.
