Biz savaşa da karşıyız, zulme de karşıyız.
Dünyayı elinde oynatan iki psikopata da karşıyız.
Ama kendi halkına zulmeden rejime de karşıyız.
Eğri oturup doğru konuşalım.
İran rejiminin en büyük açığı şudur:
Dini temsil ettiğini söyler.
Ama dinin temel ölçülerini çiğner.
“Kur’an, adaleti ayakta tutun” der.
“Hem de kendinizin aleyhine bile olsa” der.
“Kur’an, işleri danışma ile yürütün” der.
“Kur’an, dinde zorlama yoktur” der.
“Lekûm dinikûm veliyedin”
İnancı özgür bırakın der.
Yani senin dinin sana;
Benim dinim bana…
Dinimiz, hakkında bilgin olmayan şeyin peşine düşme der.
Dinimiz, haberi araştırın der.
Dinimiz, sözü dinleyip en güzeline uyun der.
Dinimiz, göğe ve yere bakın der.
Yani akla bakın der.
Delile bakın der.
Hakikate bakın der.
Böyle bir inancın üzerinden korku devleti kurulmaz.
Böyle bir inancın üzerinden kör itaat üretilmez.
Böyle bir inancın üzerinden din, devlet sopasına çevrilmez.
Sorun tam da burada başlıyor.
İran rejimi, vahyi; ahlakın kaynağı gibi değil, iktidarın ruhsatı gibi kullanıyor.
Adaleti bağımsız bir ilke olarak değil, rejime sadakatin aparatı olarak görüyor.
Şûrayı değil, hiyerarşiyi seviyor.
İnancı değil, itaati ölçüyor.
Aklı değil, sloganı öne çıkarıyor.
Oysa dinin istediği şey açık:
Düşünen insan.
Soran insan.
Araştıran insan.
Vicdanı olan insan…
Pozitif bilimle kavga eden, eleştirel akıldan korkan,
Delili küçümseyen her siyasal yapı,
Adına ne derse desin, hakikatten uzaklaşır.
Çünkü hakikat, bağıranların değil, kanıtı olanların tarafındadır.
Bugün İran’a yönelik eleştiri, boş bir polemik gibi gelebilir.
Keyfî tutuklamaları, işkenceyi, yargısız öldürmeyi, zorla kaybetmeyi, kadınlara dönük sistematik
baskıyı ve infazları görmezden mi gelelim?
Yok mu sayalım? Yaşanmamış gibi mi yapalım?
Demek ki ortada sadece sert bir rejim değil, derin bir adalet krizi var.
Bu yüzden mesele mezhep meselesi değildir.
Mesele, kutsalın siyasal tahakküm için kullanılmasıdır.
Kadim bir milletin zulme uğramasıdır.
Pekiyi orda öyle de Batıda durum pir-i pak mı?
Batı’nın sicili de tertemiz değildir.
Bir gün özgürlük nutku atar.
Ertesi gün çıkar hesabı yapar.
İki yüzlüdür. Vicdansızdır.
İnsan Hakları, insanlık kaygısı, insan sevgisi sadece kendinedir.
Kendi çıkarı söz konusu olduğunda, çocukların ölümüne bile sessiz kalır.
Haklıdan, haktan yana değildir, menfaatten yanadır…
Avrupa Birliği’nin İran ile 2024 mal ticareti 4,5 milyar euroya ulaştı.
Sonra yaptırım metinleri yayımlandı.
Bu tablo, ilke ile menfaatin aynı masada oturduğunu gösteriyor.
Ama Batı da çoğu zaman ahlaki değil, seçici, menfaatçi davranır.
Acıya bakarken bile jeopolitik hesap yapar.
Batının ikiyüzlülüğü, İran halkının çektiği acıyı azaltmaz.
Sadece küresel vicdanın ne kadar pazarlıklı çalıştığını gösterir.
Son söz şu:
Hava saldırısında vefat eden başta Ali Hamaney olmak üzere tüm üst düzey yöneticilere Allahtan
rahmet diliyoruz, ruhları şad olsun…
İran rejimini eleştirmek, dine saldırmak değildir.
Tam tersine, dini kirleten siyasal istismara itiraz etmektir.
Kur’an adalet ister.
Şûra ister.
Merhamet ister.
Akıl ister.
Delil ister.
İran rejimi ise maalesef korku üretiyor.
Baskıyı kutsuyor.
İtirazı suç sayıyor.
Bu yüzden mesele İslam değil.
Mesele, İslam’ın üstüne çöken iktidar kibridir.
Elbette bu zulümde
Yüreğimiz yanıyor, vicdanımız sızlıyor
Ama elimizden de bir şey gelmiyor.
Bedeli o kadim millet,
Hep masum insanlar ödüyor
Bize de “Görelim mevlam neyler,
Neylerse güzel eyler” demekten başka,
Elimizden somut bir şey gelmiyor…
Ama ülkemiz adına elbette çıkaracağımız dersler var…
Cumhuriyet kazanımlarının kıymetini bilelim.
Milli birlik ve beraberliğimizi diri tutalım
Emperyalizmin oyuncağı olmak istemiyorsak,
Hak, hukuk, adalet ve hakkaniyetten ayrılmayalım
Her daim güçlünün yanında değil; haklının yanında duralım.
Ülkemizin aydınlık yarınları için
İnançla, kararlılıkla, şevkle, bilinçle, aşkla
Boş laf değil;
Çalışalım, üretelim, kafa yoralım…
Her şeyden önemlisi de
Aklımızı başımıza devşirelim…
