Biz “ne yiyeceğiz?” diye soruyoruz.
Sistem çoğu zaman “neyi bulursan” diye cevap veriyor.
Beslenme artık sadece sağlık konusu değil.
Bütçe konusu.
Güven konusu.
Ve yönetim konusu.
Çünkü gıda pahalı.
Aralık 2025 verilerinde gıda ve alkolsüz içecekler grubunda aylık artış %1,99; yıllık artış %28,31 olarak raporlandı.
Fiyat yukarı gidince tercih aşağı iner.
Kalite düşer.
Risk büyür.
Bir ülkede sağlıklı beslenme “lüks” gibi hissedilmeye başladıysa, orada iki sorun vardır.
Gelir sorunu.
Gıda politikası sorunu.
Gıda güvenliği tarafında da tablo karışık.
Denetim var.
Ama vatandaşın zihnindeki soru aynı: “Ben bunu yerken gerçekten emin miyim?”
Tarım ve Orman Bakanlığı istatistiklerinde, sadece 2025 Kasım ayında gıda işletmelerine 122.271 resmi kontrol yapıldığı ve 141,3 milyon TL idari para cezası uygulandığı görülüyor.
Rakam büyük.
Ama bu büyüklük tek başına “güven” üretmiyor.
Çünkü güven, sadece denetim sayısıyla gelmez.
Şeffaflıkla gelir.
Öngörülebilirlikle gelir.
Ve en önemlisi, sonuçların vatandaşın hayatında karşılık bulmasıyla gelir.
Bir başka gerçek daha var: Taklit ve tağşiş meselesi.
Gıda tarafında çok görülür. Örnekler:
Zeytinyağına daha ucuz yağ karıştırmak.
Bala şeker şurubu eklemek.
Süte, peynire bitkisel yağ veya farklı katkılar karıştırmak.
Kıymaya farklı tür et ya da sakatat karıştırıp “dana kıyma” diye satmak.
Bakanlık, taklit veya tağşiş yapılan ürünleri kamuoyu duyurusu olarak yayımlıyor.
Bu doğru bir adım.
Ama aynı zamanda acı bir gösterge: Piyasada “etiketle oynama” hâlâ ciddi bir sorun.
Etikete güven azaldıkça ne olur?
Vatandaş markaya değil, söylentiye güvenir.
“Şu yer iyiymiş” der.
“Bunu sakın alma” der.
Kurumsal sistemin yerini mahalle tercihleri alır.
Bir de bilgi tarafı var.
Gıda işletmelerinde karekod uygulaması var ama gönüllü.
Gönüllü olunca standart oluşmaz.
Standart olmayınca izlenebilirlik sınırlı kalır.
İzlenebilirlik sınırlı olunca da kriz anında herkes suçu birbirine atar.
Üstelik gıda kaynaklı hastalıklarda “bütüncül ulusal kayıt sistemi” eksikliğine dikkat çeken meslek örgütleri var.
Kayıt yoksa fotoğraf bulanık olur.
Fotoğraf bulanıksa yönetim refleksi geç çalışır.
Burada eleştiri net:
Biz gıda güvenliğini çoğu zaman “olay olunca” konuşuyoruz.
Oysa gıda güvenliği olay yönetimi değil, süreç yönetimidir.
Güvenilir gıda, kampanya konusu değildir.
Altyapı konusudur.
Denetim, analiz, izleme, yaptırım ve iletişimin aynı masada oturmasıdır.
Bakanlık “yılda bir milyona yakın numune analiz edildiğini” ve laboratuvar kapasitesini anlatıyor.
Bu önemli.
Ama vatandaşın aradığı cümle şudur:
“Benim soframa gelen ürünün hikâyesi şeffaf mı?”
Çünkü mesele sadece “yakalanan hile” değil.
Mesele, “yakalanmayan risk”
Sonuçta ülkenin beslenme ve gıda güvenliği gündemi iki cepheden sıkışıyor:
Bir yanda fiyat baskısı.
Diğer yanda güven baskısı.
Bu ikisi birleşince şu olur:
Vatandaş sağlıklı beslenmek ister ama önce “doymak” zorunda kalır.
Doyunca da “umarım temizdir” diye dua eder.
Bu, modern bir ülkeye yakışan duygu değildir.
Vatandaşın beklentisi mucize değil.
Net standart.
Şeffaf bilgi.
Tutarlı yaptırım.
Ve erişilebilir sağlıklı gıda.
Sofrada güven yoksa, hiçbir şey “afiyet” olmaz.
