Bir çalışan işyerinde düşüp kolunu kırdığında sistem ne yapılacağını biliyor: Muayene, tetkik, tedavi ve gerekirse rehabilitasyon... Peki aynı çalışan aylarca baskıya, dışlanmaya, aşırı iş yüküne, tehdide veya mobbinge maruz kalır; uykusunu kaybeder, kaygı bozukluğu yaşar, depresyona girer ve çalışamaz hâle gelirse ne oluyor?
İşte burada sistem aynı ölçüde açık değil. Mobbing ile Mücadele Derneğine ulaşan başvurular bize gösteriyor ki psikososyal riskler yalnızca iş ilişkilerini bozmuyor; çalışanların beden ve ruh sağlığını, aile hayatını ve çalışma gücünü de etkiliyor. Bugün Sağlık Uygulama Tebliği kapsamında psikiyatri ve çeşitli ruh sağlığı hizmetleri bulunuyor. Sorun, SGK'nın ruh sağlığı hizmetlerini hiç karşılamaması değildir.
Asıl sorun; iş kaynaklı psikososyal risklerin erken tespiti, sağlık etkilerinin değerlendirilmesi, gerekli tedavinin sağlanması ve çalışanın güvenli biçimde işine dönüşünün bütüncül bir model olarak SUT içerisinde yeterince tanımlanmamış olmasıdır.
Bu konu yalnızca sağlık politikası değil, aynı zamanda anayasal bir meseledir. Anayasa'nın 49. maddesi devlete çalışanları koruma ve çalışma barışını sağlama görevi yüklüyor. 56. madde herkesin hayatını beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini güvence altına alıyor. 17. madde maddi ve manevi varlığın korunmasını, 60. madde ise sosyal güvenlik hakkını düzenliyor. Anayasa'nın 2. maddesinde yer alan sosyal devlet ilkesi de bütün bu hakların ortak zeminini oluşturuyor.
Dolayısıyla psikososyal risklere bağlı sağlık sorunlarının erken teşhisi ve tedavisi bir tercih değil; sosyal devlet anlayışının doğal sonucudur.
Dünya Sağlık Örgütü; aşırı iş yükü, uzun çalışma saatleri, şiddet, taciz, zorbalık, ayrımcılık ve iş güvencesizliğini psikososyal riskler arasında değerlendiriyor. Bu risklerin yol açtığı depresyon ve anksiyete ise dünyada ciddi işgücü ve ekonomik kayıplara neden oluyor.
Türkiye de 6 Mart 2025 tarihli 2025/3 sayılı Cumhurbaşkanlığı Genelgesi ile işyerinde psikolojik tacizin önlenmesi konusunda önemli bir adım attı. Ancak önlemek kadar, zarar ortaya çıktığında etkili tedaviye ulaşmak da önemlidir.
Çalışan sağlık hizmetine erişebilmek için önce “mobbinge uğradığını ispatlamak” zorunda bırakılmamalıdır.
Sağlık hizmeti mahkeme kararını bekleyemez.
Hekimin görevi mobbing konusunda hukuki hüküm vermek değil; kişinin sağlık durumunu değerlendirmek ve tedavi etmektir.
Dünyadaki uygulamalar da bu yönde gelişiyor. Belçika ve Fransa psikolojik destek ve terapi hizmetlerini sağlık sigortası sistemleri içinde destekliyor. İngiltere, psikolojik tedaviyi kişinin çalışma hayatına yeniden katılımıyla ilişkilendiriyor. Avustralya ise psikososyal risklerin mümkün olduğunca kaynağında önlenmesini iş sağlığı ve güvenliğinin bir parçası olarak kabul ediyor.
Türkiye için de temel yaklaşım şu olmalıdır: Önleme işyerinde, tedavi sağlık sisteminde, rehabilitasyon ise ikisinin arasında kurulmalıdır. Bu nedenle SUT içerisinde “İşle İlişkili Psikososyal Risklere Bağlı Ruh Sağlığı Hizmetleri” başlıklı özel bir model oluşturulmasını öneriyorum.
Bu model kapsamında erken psikiyatrik ve klinik psikolojik değerlendirme kolaylaştırılmalı, gerekli görülen vakalarda belirli sayıda psikolojik destek ve psikoterapi seansı özel geri ödeme kapsamına alınmalıdır. Tedavi, “işte kalma ve işe dönüş” programlarıyla desteklenmeli; çalışanların sağlık verileri ve terapi içerikleri ise kesin biçimde korunmalıdır.
Sağlık, eğitim, güvenlik ve benzeri yüksek riskli sektörlerde pilot uygulamalar başlatılabilir. İş göremezlik süreleri, tedaviye erişim, işe dönüş oranları ve sağlık harcamaları izlenerek sistemin etkisi ölçülebilir.
Burada bakış açımızı değiştirmemiz gerekiyor. Psikososyal risklerin sağlık sonuçlarını erken dönemde tedavi etmek SGK için yalnızca yeni bir gider değildir. Uzun süreli iş göremezliği, tekrarlayan sağlık başvurularını, ağırlaşan ruhsal sorunları ve işgücü kaybını azaltabilecek koruyucu bir sosyal güvenlik yatırımıdır.
Mobbingin faturası işyerinin kapısında kalmıyor. Hastaneye, aileye, sosyal güvenlik sistemine ve ülke ekonomisine taşınıyor. Bu nedenle Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, SGK, Sağlık Bakanlığı, üniversiteler, meslek kuruluşları, sendikalar ve ilgili sivil toplum kuruluşlarının katılımıyla bir “Psikososyal Riskler ve Ruh Sağlığı SUT Çalışma Grubu” kurulmalıdır.
2025/3 sayılı Genelge önleme iradesini ortaya koydu. Şimdi bu iradeyi tedavi ve sosyal güvenlik boyutuyla tamamlamanın zamanıdır.
Kolu kırılan çalışanı tedavi etmek nasıl sosyal devletin görevi ise, çalışma hayatında ruh sağlığı zarar gören çalışanı tedaviye ulaştırmak da aynı görevin parçasıdır.
Sağlık Uygulama Tebliği’nin artık işyerinin görünmeyen yaralarını da görmesi gerekiyor.

