Daha önceki köşe yazılarımızdan birinde “En temel Yaşam Hakkı ertelenebilir mi” diye sormuş emeklilerin içinde bulunduğu durumu gündeme taşımıştık.
“O yüzden siyasetçilere bir kez daha sormak lazım:
En temel yaşam hakkı ertelenebilir mi?
Eğer cevap “hayır” ise, bunun gereği de bellidir:
Emekliye, asgari gelirliye, yoksullaşana “bekle” denmez.
Çünkü hayat beklemez.” Demiştik.
Bugün de emeklilerle ilgili bir davayı kamuoyu gündemine taşıyacağız.
Ankara 9. İdare Mahkemesi’nde seyyanen zam davasının duruşması yapıldı.
Salonda bir “hak arama” gündemi vardı.
Bir yanda mevzuatın dili. Diğer yanda mutfağın dili.
Duruşmada Av. Ali Erdem Gündoğan’ın, memur–emekli ayrımının Anayasa’daki eşitlik hattına temas ettiğini söylediğini görüyoruz.
Somutlaştırmış. “Aynı kamusal politika seti içinde, aynı enflasyon gerçekliğinde, aynı hayat pahalılığına maruz kalan kitleler arasında bu ölçekte bir ayrıştırma; meşruiyet testinden geçmek zorunda” çizgisini kurduğunu gördük.
Yargıtay 7. Ceza Dairesi Onursal Üyeliğinden emekli Seyfettin Çilesiz’in ise meselenin çıplak tarafını anlattığını görüyoruz: Emekli açlık sınırına dayanmış durumda.
Seyyanen zam verilmemesi, emekliyi “geçinemez” hale itiyor. Bu dava, milyonlar için “son umut” olarak görülüyor.
Üçüncü gözün gördüğü ise şu:
Bu dosya teknik bir ücret güncellemesi dosyası değil. Bir “sosyal devlet performans ölçümü”.
Çünkü tablo çok net ve çok sert.
TÜRK-İŞ’in Ocak 2026 çalışmasına göre, dört kişilik ailenin açlık sınırı 31.224 TL, yoksulluk sınırı 101.706 TL.
Aynı dönemde mevzuat, en düşük emekli aylığına ilişkin alt sınırı 20.000 TL olarak güncelliyor; üstelik metinde önceki tutarın 16.881 TL olduğu açıkça yazıyor.
Basit bir etki analizi bile, 20.000 TL’nin açlık sınırının 11.224 TL altında kaldığını gösteriyor.
Bu noktada “insan onuruna yakışır yaşam” iddiası, bir gösterge değil; doğrudan bir Anayasa parametresi olarak karşımıza çıkıyor.
Kitlenin boyutu da “önemli”
Mart 2025 itibarıyla pasif sigortalı (emekli ve hak sahibi) sayısı 16 milyon 859 bin.
Yaşlılık aylığı alan emekli sayısı 12 milyon 172 bin.
Yani sistem, geniş bir paydaş kitlesini “dibe doğru eşitleme” riskine taşıyor.
Duruşmayı izleyen siyasi parti temsilcileri, emekli dernekleri, emekli sendi̇kaları da aslında tek bir cümle kuruyor :
“Bu mesele, yalnızca maaş değil; kamusal adalet.”
Salondaki dayanışma listesinin de çok uzun olduğunu görüyoruz.
Ama mesaj kısa: Emekli, görünmez bir kalem değil.
Bu davanın sonucu elbette “Yüce Türk Milleti” adına karar veren mahkemenin takdirinde.
Ancak kamu yönetimi açısından mesele şuraya bağlanıyor:
Emekliyi memurdan ayrıştıran model, eşitlik, ölçülülük ve sosyal devlet testlerini birlikte geçmek zorunda.
Aksi halde “bütçe disiplini” diye sunulan şey, sahada “sosyal risk birikimi” olarak geri dönüyor.
Bazı dosyalar vardır; hukuk teknik konuşur, toplum yüksek sesle anlar.
Ankara 9. İdare’deki duruşma, tam olarak böyle bir dosya izlenimi veriyor.
Bakalım, görelim bu davadan emeklinin payına ne düşecek.
