İlhan İŞMAN
Köşe Yazarı
İlhan İŞMAN
 

Kararı Makine Verirse Sorumluluğu Kim Taşıyacak?

Dünya artık yapay zekânın ne yapabileceğini değil, nereye kadar gitmesine izin vereceğimizi tartışıyor. 22 Eylül 2026’da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda konuşan ABD Başkanı Donald Trump da yapay zekâyı gündemine aldı. Trump, yapay zekâ üzerinde küresel bir kontrol mekanizmasına karşı olduğunu belirtirken Amerikan resmî belgelerinde “Artificial Intelligence” yerine “Super Intelligence”, yani “Süper Zekâ” ifadesinin kullanılacağını söyledi. Aynı kürsüden BM Genel Sekreteri António Guterres ise yapay zekânın risklerine karşı uluslararası iş birliği, ortak standartlar ve bağımsız gözetim çağrısında bulundu. Aslında tartışmanın özü burada: Yapay zekâyı kim denetleyecek? Makine yanlış karar verdiğinde hesabı kim verecek? Önce “süper zekâ” kavramını doğru yere oturtalım. Bilimsel literatürde süper zekâ, bugünkü yapay zekâ sistemlerinin başka bir adı değildir. Kavram; muhakeme, problem çözme, bilimsel üretim ve benzeri birçok alanda insan zekâsını aşabilecek varsayımsal bir zekâ seviyesini ifade ediyor. Bugünkü üretken yapay zekâ henüz bu noktada değil. Ancak süper zekâ seviyesine ulaşmadan bile hayatımız hakkında karar süreçlerine girmeye başladı. Bankalar kredi değerlendiriyor. Şirketler işe alımda algoritmalardan yararlanıyor. Çalışanların performansı dijital sistemlerle ölçülüyor. Sağlıkta teşhis ve karar destek sistemleri kullanılıyor. Kamu yönetiminde veri analizleri giderek yaygınlaşıyor. Peki yarın bir algoritma çalışan için “düşük performanslı” dediğinde ne olacak? Terfisi engellenirse kimi muhatap alacak? Bir vatandaş hakkında sistem “yüksek riskli” değerlendirmesi yapıp başvuruyu reddederse vatandaş kime itiraz edecek? Yönetici çıkıp; “Ben karar vermedim, sistem böyle söyledi.” diyebilir mi? Diyememeli. Çünkü teknoloji karar sürecine katılabilir; sorumluluğun yerine geçemez. Türkiye’de bunun hukuki zemini de vardır. 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu, kişilerin yalnızca otomatik sistemler vasıtasıyla analiz edilmesi sonucunda kendi aleyhlerine ortaya çıkan sonuçlara itiraz edebilmelerine imkân tanıyor. Kamu yönetimi açısından da Anayasa’nın 125. maddesi açıktır: İdarenin her türlü eylem ve işlemine karşı yargı yolu açıktır. İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı gidermekle yükümlüdür. Dolayısıyla kamu idaresi yapay zekâdan yararlansa bile; “Kararı algoritma verdi.” diyerek sorumluluktan kurtulamaz. Çünkü algoritmanın imzası yoktur. Vicdanı yoktur. Disiplin sorumluluğu yoktur. Mahkemeye çıkmaz. Tazminat ödemez. Bunları insanlar ve kurumlar yapar. Bu nedenle yetki insandaysa sorumluluk da insanda kalmalıdır. Avrupa Birliği’nin Yapay Zekâ Yasası’nda yüksek riskli sistemler açısından “insan gözetimi” ilkesinin öne çıkarılması da bu nedenle önemlidir. Türkiye de Yapay Zekâ Eylem Planı 2026–2030 ile önemli bir dönüşüm sürecine girmiş durumda. Yapay zekâ okuryazarlığını artırmak kuşkusuz önemlidir. Ancak bunun yanına yeni bir kavram daha koymalıyız: Yapay zekâ sorumluluğu. Bunun için en az üç temel güvenceye ihtiyaç vardır. İnsanların hukuki ve mesleki durumunu etkileyen önemli kararlar yalnızca algoritmaya bırakılmamalıdır. Vatandaş ve çalışan, “Bu karar neden verildi?” sorusunun cevabını alabilmelidir. Ayrıca yapay zekâ ile verilen kararlarda açık bir sorumluluk zinciri bulunmalıdır: Sistemi kim kurdu? Veriyi kim sağladı? Sonucu kim değerlendirdi? Nihai kararı kim verdi? Çalışma hayatında bir başka tehlike daha vardır. Algoritmalar, çalışanı sürekli izleyen, puanlayan, kıyaslayan ve baskı altında tutan araçlara dönüşmemelidir. Çünkü yarının mobbingi yalnızca bir yöneticinin sözüyle ortaya çıkmayabilir. Açıklanmayan performans puanları, otomatik görev dağılımları, dijital dışlama veya sürekli düşük değerlendirme üreten algoritmalar da yeni çalışma hayatının psikososyal riskleri arasında yer alabilir. Belki de önümüzdeki yıllarda “algoritmik mobbing” kavramını çok daha fazla konuşacağız. Trump’ın BM kürsüsünden kullandığı “Süper Zekâ” ifadesi bu nedenle sadece bir isim tartışması değildir. Asıl soru, makinelerin ne kadar zeki olacağı değil; insanın kendi ürettiği zekâ karşısında hukukunu, iradesini ve sorumluluğunu koruyup koruyamayacağıdır. Teknolojiden korkmamalıyız. Ama teknolojiye teslim de olmamalıyız. Yapay zekâ doktorun yardımcısı, hâkimin karar destek aracı, yöneticinin analiz sistemi olabilir. Ancak insan hakkında verilen kararın sonunda mutlaka sorumluluk taşıyan bir insan bulunmalıdır. Çünkü yarın bir vatandaş; “Bu kararı bana kim verdi?” diye sorduğunda cevabımız; “Makine verdi.” olamaz. Makine hesaplayabilir, analiz edebilir, öneride bulunabilir. Ama insan hayatını etkileyen kararların sorumluluğu insandan ve kurumdan alınamaz.
Ekleme Tarihi: 23 Eylül 2026 -Çarşamba
İlhan İŞMAN

Kararı Makine Verirse Sorumluluğu Kim Taşıyacak?

Dünya artık yapay zekânın ne yapabileceğini değil, nereye kadar gitmesine izin vereceğimizi tartışıyor.

22 Eylül 2026’da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda konuşan ABD Başkanı Donald Trump da yapay zekâyı gündemine aldı. Trump, yapay zekâ üzerinde küresel bir kontrol mekanizmasına karşı olduğunu belirtirken Amerikan resmî belgelerinde “Artificial Intelligence” yerine “Super Intelligence”, yani “Süper Zekâ” ifadesinin kullanılacağını söyledi.

Aynı kürsüden BM Genel Sekreteri António Guterres ise yapay zekânın risklerine karşı uluslararası iş birliği, ortak standartlar ve bağımsız gözetim çağrısında bulundu.

Aslında tartışmanın özü burada:

Yapay zekâyı kim denetleyecek?

Makine yanlış karar verdiğinde hesabı kim verecek?

Önce “süper zekâ” kavramını doğru yere oturtalım.

Bilimsel literatürde süper zekâ, bugünkü yapay zekâ sistemlerinin başka bir adı değildir. Kavram; muhakeme, problem çözme, bilimsel üretim ve benzeri birçok alanda insan zekâsını aşabilecek varsayımsal bir zekâ seviyesini ifade ediyor.

Bugünkü üretken yapay zekâ henüz bu noktada değil.

Ancak süper zekâ seviyesine ulaşmadan bile hayatımız hakkında karar süreçlerine girmeye başladı.

Bankalar kredi değerlendiriyor. Şirketler işe alımda algoritmalardan yararlanıyor. Çalışanların performansı dijital sistemlerle ölçülüyor. Sağlıkta teşhis ve karar destek sistemleri kullanılıyor. Kamu yönetiminde veri analizleri giderek yaygınlaşıyor.

Peki yarın bir algoritma çalışan için “düşük performanslı” dediğinde ne olacak?

Terfisi engellenirse kimi muhatap alacak?

Bir vatandaş hakkında sistem “yüksek riskli” değerlendirmesi yapıp başvuruyu reddederse vatandaş kime itiraz edecek?

Yönetici çıkıp;

“Ben karar vermedim, sistem böyle söyledi.”

diyebilir mi?

Diyememeli.

Çünkü teknoloji karar sürecine katılabilir; sorumluluğun yerine geçemez.

Türkiye’de bunun hukuki zemini de vardır. 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu, kişilerin yalnızca otomatik sistemler vasıtasıyla analiz edilmesi sonucunda kendi aleyhlerine ortaya çıkan sonuçlara itiraz edebilmelerine imkân tanıyor.

Kamu yönetimi açısından da Anayasa’nın 125. maddesi açıktır: İdarenin her türlü eylem ve işlemine karşı yargı yolu açıktır. İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı gidermekle yükümlüdür.

Dolayısıyla kamu idaresi yapay zekâdan yararlansa bile; “Kararı algoritma verdi.” diyerek sorumluluktan kurtulamaz. Çünkü algoritmanın imzası yoktur. Vicdanı yoktur. Disiplin sorumluluğu yoktur. Mahkemeye çıkmaz. Tazminat ödemez. Bunları insanlar ve kurumlar yapar. Bu nedenle yetki insandaysa sorumluluk da insanda kalmalıdır.

Avrupa Birliği’nin Yapay Zekâ Yasası’nda yüksek riskli sistemler açısından “insan gözetimi” ilkesinin öne çıkarılması da bu nedenle önemlidir. Türkiye de Yapay Zekâ Eylem Planı 2026–2030 ile önemli bir dönüşüm sürecine girmiş durumda. Yapay zekâ okuryazarlığını artırmak kuşkusuz önemlidir.

Ancak bunun yanına yeni bir kavram daha koymalıyız: Yapay zekâ sorumluluğu.

Bunun için en az üç temel güvenceye ihtiyaç vardır. İnsanların hukuki ve mesleki durumunu etkileyen önemli kararlar yalnızca algoritmaya bırakılmamalıdır.

Vatandaş ve çalışan, “Bu karar neden verildi?” sorusunun cevabını alabilmelidir. Ayrıca yapay zekâ ile verilen kararlarda açık bir sorumluluk zinciri bulunmalıdır: Sistemi kim kurdu? Veriyi kim sağladı? Sonucu kim değerlendirdi? Nihai kararı kim verdi?

Çalışma hayatında bir başka tehlike daha vardır. Algoritmalar, çalışanı sürekli izleyen, puanlayan, kıyaslayan ve baskı altında tutan araçlara dönüşmemelidir.

Çünkü yarının mobbingi yalnızca bir yöneticinin sözüyle ortaya çıkmayabilir. Açıklanmayan performans puanları, otomatik görev dağılımları, dijital dışlama veya sürekli düşük değerlendirme üreten algoritmalar da yeni çalışma hayatının psikososyal riskleri arasında yer alabilir.

Belki de önümüzdeki yıllarda “algoritmik mobbing” kavramını çok daha fazla konuşacağız. Trump’ın BM kürsüsünden kullandığı “Süper Zekâ” ifadesi bu nedenle sadece bir isim tartışması değildir. Asıl soru, makinelerin ne kadar zeki olacağı değil;

insanın kendi ürettiği zekâ karşısında hukukunu, iradesini ve sorumluluğunu koruyup koruyamayacağıdır. Teknolojiden korkmamalıyız. Ama teknolojiye teslim de olmamalıyız. Yapay zekâ doktorun yardımcısı, hâkimin karar destek aracı, yöneticinin analiz sistemi olabilir. Ancak insan hakkında verilen kararın sonunda mutlaka sorumluluk taşıyan bir insan bulunmalıdır.

Çünkü yarın bir vatandaş; “Bu kararı bana kim verdi?” diye sorduğunda cevabımız; “Makine verdi.” olamaz.

Makine hesaplayabilir, analiz edebilir, öneride bulunabilir. Ama insan hayatını etkileyen kararların sorumluluğu insandan ve kurumdan alınamaz.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve turk360.tr sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.