Ben Türk Müziği korolarına giden, kendi çapında klasik def ile Türk Müziği enstrümanlarına eşlik eden, korist ve solist olarak sahne alan bir amatörüm. Türk Müziği sevdalısıyım…
Ne bir müzik eleştirmeniyim ne de klasik müzik uzmanı. Senfoni numaralarını ezbere bilen, plak koleksiyonuyla övünen biri hiç değilim. (Böyle bir koleksiyonum da yok zaten)
Bu satırları bir “uzman” olarak değil, bu ülkenin sade bir vatandaşı olarak yazıyorum. Çünkü artık “Fazıl Say’ı anlamak”, kişisel beğeni meselesi olmaktan çıkıp, toplumsal farkındalık ve kültürel sahiplenme başlığına dönüşmüş durumda.
Bestelerindeki derinliği kendimce bilinç süzgecimden geçirdikten sonra araştırmaya başladım.
Yılın neredeyse 270 gününü yurt dışında konser organizasyonlarında, dünyanın en ünlü senfoni orkestralarıyla, en ünlü şef ve müzisyenleriyle geçiren Fazıl Say kimdi?
Kendimce Empati kurmaya, kim olduğunu? Ne söylemek istediğini, ne yapmak istediğini anlamaya çalıştım.
Ankara’da doğmuş, çok küçük yaşta konservatuvara girmiş, ardından Avrupa’da eğitimini sürdürmüş, bugün dünyanın önde gelen orkestralarıyla aynı sahneyi paylaşan bir sanatçıdan söz ediyoruz. Onun yaptığı şey sadece iyi piyano çalmak değil; Türkiye’nin kültürel sermayesini, dünya sahnesinde temsil etmek, yani fiilen “kültür elçiliği” yapmak.
Kendimce gördüm ki; Fazıl Say’ın müziğinin en kritik boyutu, Anadolu’yu ve aksak ritimleri salon müziğinin steril zeminine taşımayı başarması. İstanbul Senfonisi’nden Mezopotamya’ya, Nazım Oratoryosu’ndan Four Cities’e uzanan geniş repertuvarında; halk müziği motiflerini, makamsal yapıların renklerini, Anadolu’nun çok katmanlı ruhunu evrensel bir dile çeviriyor. Bu, kuru bir “Doğu-Batı sentezi” sloganından çok daha fazlası; sahici bir kültürel entegrasyon projesi.
Tam da bu yüzden, onu sadece “başarılı bir piyanist” olarak tanımlamak haksızlık olur. Ülke markasını güçlendiren, Türkiye’nin dünya genelinde yumuşak gücünü artıran, bizim hikâyemizi, bu toprakların kültürünü, müzik üzerinden anlatan stratejik bir kültür elçisi olduğu ortada.
Son dönemde yaşanan bir gelişme, Fazıl Say’ın bu rolünü daha da görünür kıldı. İsrail–Filistin hattında yaşanan ağır insani kriz sırasında, sosyal medyada hem İsrail’in Gazze’deki saldırılarını hem de Netanyahu’nun savaş siyasetini sert ifadelerle eleştirdiğini; bu siyaseti “geleceksiz, canice ve savaşı derinleştiren bir çizgi” olarak tanımladığını, savaş suçu ve katliam iddiaları çerçevesinde yargılanması gerektiğini vurguladığını gördüm.
Bu paylaşımlarının ardından, İsviçre’de Migros’un organize ettiği dört konserden program dışı bırakıldığını, gerekçe olarak da İsrail–Filistin konusunda barıştan yana ama sert eleştirel duran görüşlerinin gösterildiğini bizzat kendisi açıklamış.
Yani mesele sadece “bir sanatçının politik görüş bildirmesi” değil; bu görüşler nedeniyle Avrupa’nın göbeğinde ifade özgürlüğü tartışmasına konu olması ve somut olarak konser iptalleriyle karşılaşması. Bu tablo, Fazıl Say’ın konfor alanında kalmayı değil, bedel ödemeyi göze alarak söz söylemeyi tercih ettiğini gösteriyor.
Ben buradan şuna geliyorum: Klasik müzikle arasında mesafe olan sıradan bir yurttaş olarak bile, Fazıl Say’ın bu tavrında çok net bir şey görüyorum:
Bu ülkenin çıkarını, değerini, itibarını önemseyen gerçek bir yurtseverlik.
Yurtseverliği sadece slogan, bayrak, hamaset üzerinden okuyanlara göre bu tanım iddialı gelebilir. Ancak benim yurtseverlik ölçüm şöyle:
Ülkesini dünyada başarıyla temsil ediyor mu?
Bu ülkenin hikâyesini evrensel bir dille anlatıyor mu?
Haksızlığa karşı, konjonktüre teslim olmadan söz söyleyebiliyor mu?
Fazıl Say, tüm bu kriterler üzerinden bakıldığında, tabloda güncel deyimle “yüksek skor” alan bir profil çiziyor.
Onu şimdi daha iyi anlıyorum ki; Fazıl Say’ın yurtseverliği, tribünlere oynayan bir söylemle değil, sahadaki çıktılarıyla ölçülmeli. Dünyanın dört bir yanındaki performanslarında, sadece Beethoven, Mozart, Bach çalmıyor; aynı zamanda kendi besteleriyle, bu coğrafyanın hikâyesini uluslararası repertuvara kazandırıyor. Anadolu ezgilerini, Türkçe şiirleri, aksak ritimleri salonlara taşıyor.
Bu noktada onu “Türkiye’nin kültür elçisi” olarak tanımlamak abartı değil; tam tersine analitik bir tespit. Ülke markası açısından net değer üretiyor:
Temsil: Kendi alanında dünya çapında bilinirliğe sahip bir isim. Bu, Türkiye’nin kültür hanesine direkt itibar puanı olarak yazılıyor.
Anlatı: Eserleri, Türkiye’nin çok katmanlı kültürel yapısını dışarıya anlatan birer “müzikal rapor” niteliğinde.
Duruş: Eşitlik, barış, insan hakları, özgürlük gibi evrensel ilkelere referans veren kamusal duruşu, Türkiye’nin demokrasi ve vicdan kapasitesi açısından da pozitif bir sinyal.
İronik olan şu ki; biz çoğu zaman böylesi figürlere içeriden yeterince sahip çıkamazken, dışarıda bu duruşlar daha net okunuyor. İsviçre’deki konser iptalleri, tam da bu çerçevenin ürünü. Bir sanatçının, barıştan yana pozisyon aldığını, sivillere yönelik saldırıları eleştirdiğini, savaş siyasetlerine itiraz ettiğini beyan etmesi; aslında klasik anlamda “entellektüel bir sorumluluk”. Fazıl Say da bu sorumluluğu üstlenen bir cesur yürek...
Bu da beni şu kanaate getiriyor:
Benim için Fazıl Say, sadece dünyaca ünlü bir piyanist değil, gerçek bir yurtseverdir.
Bu yurtseverlik; sloganla, fotoğrafla, afişle değil; nota, beste, duruş ve gerektiğinde bedel ödemeyi göze alarak ortaya konmuş bir yurtseverliktir.
Ben klasik müzikle profesyonel bir bağ kuramamış, konser salonuna sayılı defa gitmiş bir vatandaşım. Yani bu satırlar, “sanat camiası içi” bir iç tartışma değil, ülkesinin kültürel sermayesine dışarıdan bakan bir kişinin gözlem notlarıdır.
Şunu çok net görüyorum:
Fazıl Say gibi isimlere hak ettiği değeri vermek, sadece bir “sanatçıya saygı” meselesi değildir. Bu, ülkenin kendi kültürel sermayesini yönetme kapasitesiyle doğrudan bağlantılı stratejik bir konudur.
Bir ülke, en parlak bilim insanını, sanatçısını, sporcusunu, düşünürünü tartışmasız biçimde kendi ortak değeri olarak konumlandıramıyorsa, aslında kendi geleceğine yatırım yapma becerisini zedeliyor demektir. Bu, sadece duygusal değil, ülkemiz açısından yapısal bir problem.
Dolayısıyla “Fazıl Say’ı anlamak”, bence üç düzeyde okuma gerektiriyor:
Bireysel düzeyde: Müziğini sevsek de sevmesek de, emeğine, disiplinine, yeteneğine ve cesaretine saygı duymak.
Toplumsal düzeyde: Kutuplaşma ikliminin ötesine geçip, ortak kültürel değerler etrafında asgari bir toplumsal mutabakat kurmak.
Kurumsal düzeyde: Kültür politikalarında, bu tip figürleri “risk” değil, “stratejik varlık” beşeri sermayemiz olarak ele almak, uzun vadeli ve tutarlı bir sahiplenme modeli inşa etmek.
Kısacası; Türk kültürünü, müziğini, aksak ritimlerini ve bu toprakların hikâyesini dünyaya taşıyan; başta küresel ısınmaya, iklim değişikliğine, biyolojik çeşitlilik kaybına, kirlilik, atık ve su sorununa, savaş siyasetine, sivillere yönelik şiddete, adaletsizliğe karşı ses çıkarırken; konser iptallerini bile göze alan, bedel ödeyerek dik duran bir sanatçıyla karşı karşıyayız.
Bu tabloya baktığımda, klasik müzikle benim aram mesafeli olsa da, bir vatandaş olarak şunu yüksek sesle söyleme ihtiyacı hissediyorum:
Fazıl Say, bu ülkenin gerçek bir yurtseveridir; duruşu olan, Türk kültürünü dünyaya taşıyan güçlü bir kültür elçisidir.
Onunla aynı estetik çizgide olmak zorunda değiliz, her cümlesine katılmak zorunda hiç değiliz. Ama hem sanatsal hem ahlaki hem de toplumsal düzeyde hak ettiği değeri vermek zorundayız.
Çünkü bazen bir ülkenin itibarı, uzun söylemlerle değil, tek bir kompozitörün, bestecinin, piyanistin tuşlara dokunuşuyla hayat bulur, kalplere dokunan melodilerle daha etkili anlatılır.
Bu değeri anlamak, takdir edip etmemek, hikâyeye sahip çıkıp çıkmamak da bizim ülke olarak, kurumsal sınavımızdır.
Kendi ülkesinin beşeri sermayesini doğru kullanmayan, kalifiye insan gücünün değerini, kıymetini bilmeyen bir ülke geleceğe nasıl güvenle bakabilir? değerlendirmeyi siz değerli okuyucularımıza bırakıyoruz.
