Hüseyin GÜN’ü 4 Şubat 2017 tarihinde kaybettik…
O Mobbing ile Mücadele Derneği Kurucu genel başkanı idi.
Ruhu şadolsun… Saygıyla anıyorum…
Bazı insanların özeti unvanlarla yapılmaz.
Kurucu, başkan, yönetici… Bunlar sadece başlık.
Hüseyin’i anlatan şey başlıklar değil.
Bir duruş.
Dernek arşivlerine bakarken, 22 Ocak 2017’de yazdığım “Tarihe Not Düşmek” metni çıktı karşıma.
Vefatından günler önce…
İçim burkuldu.
O gün yazdıklarımın, bugüne kalan bir tanıklık olduğunu yeniden anladım.
Hüseyin’in sık söylediği bir cümle vardı.
Kulağa slogan gibi gelir ama öyle değildir:
“Onurlu olmak için insan olmak şart.”
O cümle, Hüseyin’in karakteriydi.
Bir cümleden fazlasıydı.
Bir ölçüydü.
Kim nerede duracak, neyi savunacak… Hepsini netleştirirdi.
Onu tanıyan herkes aynı şeyi söyler.
Hassastı ama dirençliydi.
Duyguluydu ama kararlıydı.
Alıngandı ama mertti.
Yorulurdu… ama vazgeçmezdi.
Hilal Sarı’nın dediği gibi, birçok mobbing mağdurunun karanlık yolunu aydınlattı.
Bu romantik bir cümle gibi durabilir.
Ama gerçeğin ta kendisi.
Çünkü mobbing yaşayan insan çoğu zaman yalnız kalır.
Kapılar yüzüne kapanır.
Mekanizmalar ya yoktur ya da çalışmaz.
Hüseyin işte o boşluğu gördü.
Ve boşluğu “hak arama altyapısı”na çevirmeye çalıştı.
Sırrı Çınar’ın öğrencilik anısı hâlâ gözümün önünde:
Amfinin en önünde oturan, az kişinin geldiği derste bile derse giren, üniversiteyi ciddiye alan bir genç…
Hüseyin buydu.
Disiplinliydi.
İşini ciddiye alırdı.
İnsanları daha da ciddiye alırdı.
Mobbing uzun süre adı konmayan bir yaraydı.
Hüseyin o yaraya baktı.
Görmezden gelmedi.
“Bu mesele çözülecek” dedi.
Kitabını yazdı.
Derneği kurdu.
Kendini bu alana adadı.
Ama sadece konuşmadı.
Sahadaydı.
Mağdurları dinledi.
Yol gösterdi.
Hukuki süreçlerde yanında durdu.
Temsilcilikler kurdu.
Kısa sayılacak bir zamanda, Türkiye’de 20’yi aşkın ilde temsilcilik açıldı.
Bu kolay iş değil.
Bu, sadece enerjiyle olmaz.
Bu, güvenle olur.
Hüseyin güven inşa etti.
SGK’da Alo 170’i kuran kişi olarak, bu hattın mobbing alanında etkin bir destek hattı gibi çalışması gerektiğini; TBMM İnsan Hakları Komisyonu’nda ve Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu’nda Hüseyin’le birlikte dile getirdik.
Hüseyin’in farkı şuydu:
Sorunu anlatmakla yetinmezdi.
Çözümün nasıl akacağını da tarif ederdi.
Sistemin içinde yol açardı.
Elbette bedeli ağırdı.
Çok yoruluyordu.
Çok etkileniyordu.
Çünkü mobbing dosyaları kâğıt değildir.
Her dosyanın içinde bir insan vardır.
Kırılan bir güven vardır.
Dağılan bir ev, uykusuz bir gece, bir çocuğun sessizliği vardır.
Hüseyin bunları “iş” diye görmedi.
İşte bu yüzden yükü daha ağırdı.
Sonra… 4 Şubat 2017.
Kayıt böyle.
Ama bizde başka bir tarih daha var:
Vedalaşamamak.
O gün, sanki denizin ortasında dalgaya yakalanmış bir sandal gibiydik.
Tutunacak yer aradık.
Çünkü eksilen bir kişi değildi.
Eksilen bir güven duygusuydu.
Bugün Hüseyin’i anmanın en doğru yolu, onu sadece anılara sıkıştırmak değil.
Onun mirasını sürdürülebilir kılmak.
Mobbing ile mücadele, bir kişinin omzuna bırakılacak iş değil.
Bu, kurumların ve devletin öncelikli gündemi olmalı.
Politika olmalı.
Süreç olmalı.
Eğitim olmalı.
Bağımsız başvuru kanalı olmalı.
Ölçme-değerlendirme olmalı.
Ama hepsinden önce bir kültür olmalı.
İnsanı unutmayan bir kültür.
Onuru prosedüre sıkıştırmayan bir kültür.
Hüseyin’in cümlesi bu yüzden hâlâ geçerli:
“Onurlu olmak için insan olmak şart.”
Kurumlar için tercümesi de net:
“İnsan yoksa, başarı hikâyesi de yoktur.”
Hüseyin…
Kadim dostum.
Can kardeşim.
Bayrak yarışı devam ediyor.
Açtığın yolda aynı inançla yürüyoruz.
Gözün arkada kalmasın.
Ruhun şad, mekânın cennet olsun.
Saygı ve rahmetle…
