Fransız gazetesi Le Monde’un “Türkiye, gençliğinin tamamını kaybetme riskiyle karşı karşıya” vurgusu, bir “dış bakış” manşetinden çok daha fazlası: Kurumsal risk yönetimi diliyle konuşursak, Türkiye’nin insan sermayesi portföyü alarm veriyor.
Sorun yeni değil; ama artık ölçülebilir, görünür ve maliyeti hızla artan bir seviyede. TÜİK’in gençlik infografiğine göre Türkiye’de 2024 itibarıyla 12,8 milyon genç var ve gençlerin toplam nüfustaki payı AB ortalamasının üzerinde. Bu kadar büyük bir “yetenek havuzu” varken, sistemin çıktısı neden bu kadar düşük memnuniyet ve yüksek umutsuzluk üretiyor?

Gerçeklerle yüzleşmeden strateji kurulmaz
Genç işsizlik (15-24): %15,4 (Kasım 2025).
NEET (ne eğitimde ne istihdamda) – 18-24 yaş gençlik %31,1 oranında (Türkiye için OECD notu, 2023).
Le Monde’un OECD verisine atıfla aktardığı üzere 18-24 NEET: %32 ve genç kadınlarda dışlanma daha da yüksek.
Eurostat temelli bir analizde 15-24 NEET: %22,9 (2024) ve bunun “yapısal” bir kopuşu işaret ettiği vurgulanıyor.
Eurostat verisine dayalı Euronews analizine göre Türkiye’de yeni mezunların istihdam oranı %63,5 ile Avrupa karşılaştırmasında en dipte.
2025 Aralık itibarıyla yıllık TÜFE: %30,89 (enflasyon; satın alma gücü ve gelecek beklentisi üstündeki baskının kısa özeti).
“Beyin göçü” artık soyut bir kaygı değil: yükseköğretim mezunlarında beyin göçü oranı 2024’te %2,0; kadınlarda %1,6, erkeklerde %2,4.
OECD’ye göre Türk vatandaşlarının OECD ülkelerine göçü 2022’de 115 bine yükselmiş ve bir yılda %61 artmış.
Not: NEET oranları yaş grubuna ve yönteme göre değişiyor (15-24, 18-24, 15-29 gibi). Bu farklılık “veri hatası” değil; tam tersine, problemin çeşitli katmanlarda sürdüğünü gösteren bir sinyal.
Kök neden: Arzı büyütüp talebi tasarlamamak
Türkiye’de yükseköğretim kapasitesi yıllar içinde genişledi; fakat “kapasite artışı” ile “kalite güvencesi + istihdam eşleşmesi” aynı hızda koşmadı. YÖK istatistiklerinde sistemin ölçeği net: 129 devlet, 75 vakıf üniversitesi ve ayrıca vakıf Meslek Yüksek Okulları. Ölçek tek başına başarı değildir; ölçek, doğru yönetişim yoksa sadece maliyet merkezini büyütür.
Bunu iş dünyasının diliyle ortaya koyalım:
Üniversite çıktıları ile işgücü piyasası ihtiyaçları arasında beceri uyumsuzluğu var.
Kamu istihdamı (ör. öğretmenlik) için süreçler, gençlerin “öngörülebilir kariyer planlaması” yapmasını destekleyecek şekilde çok yıllı kapasite planlamasına dönüşemiyor. MEB’in 2025 için 15 bin sözleşmeli öğretmen ataması duyurusu, ihtiyacın varlığını gösteriyor; ama aynı zamanda rekabetin ne kadar sertleştiğinin de işareti.
Enflasyon, sabit gelirli kesim kadar gençleri de vuruyor; çünkü gençler piyasaya “giriş seviyesinde” yakalanıyor. 2025 yıl sonu enflasyonunun %30,89 olması, sadece bir makro gösterge değil; gençler için yaşam kurma maliyeti demek.
Bu tabloya bir de cinsiyet boyutunu ekleyin: UNDP’nin aktardığı TÜİK temelli verilerde 18-29 yaş grubunda NEET oranı %37,5; genç kadınlarda %50,5 gibi dramatik bir seviyeye çıkıyor. Bu, “iş bulma” meselesinden önce bir sisteme erişim ve tutunma meselesi.
Yetenek kaybı değil, rekabetçilik kaybı Riski
Bu krizi yalnızca “gençler mutsuz” diye okumak eksik kalır. Bu, ülke rekabetçiliği problemi: verimlilik, yenilikçilik, kurumsal kapasite, hatta sosyal uyum aynı pakette eriyor. Mezunların yurtdışında daha düşük nitelikli işlere razı olması ise (temizlik, hizmet vb.) bir “kişisel tercih” değil; beşeri sermayenin değer kaybetmesi.

Peki yol haritası Ne olmalı?
Şikâyet değil, program yönetimi
Bu iş “tek hamle” ile çözülmez; bir portföy yaklaşımı gerekir. Aşağıdaki öneriler, “eleştiri ve uygulanabilir aksiyon” dengesinde bir çekirdek plan:
Yükseköğretimde kontenjan ve program yönetimini veriyle bağlamak
Her bölüm için mezun istihdam oranı, ücret bandı, iş bulma süresi ve bölgesel ihtiyaçlar düzenli raporlanmalı; finansman/akreditasyon mekanizmaları bu KPI’lara bağlanmalı. “Aç-kapat” değil, kalite eşiği ve çıktı bazlı bütçeleme gerekiyor.
“Genç İstihdam Garantisi” tasarlamak
NEET oranları artık “genç işsizliği” ile açıklanamayacak kadar yüksek. Staj/çıraklık, işe giriş prim desteği, ilk iş ücret sübvansiyonu ve yerel işgücü programları tek çatı altında; özellikle genç kadınlar için bakım desteği ve esnek çalışma modelleriyle kurgulanmalı. UNDP verilerindeki cinsiyet makası, bu hedeflemenin şart olduğunu söylüyor.
Üniversite–sektör “beceri sözleşmesi” ve mikro-yeterlilikler
Dört yıllık diplomayı tek ürün olmaktan çıkarıp, modüler sertifikalar (mikro-yeterlilik) ile öğrencinin işgücü piyasasına daha hızlı ve ölçülebilir değerle girmesi sağlanmalı. İşveren tarafı, sadece şikâyet eden paydaş değil, müfredat ortağı olmalı.
Kamu istihdamında çok yıllı planlama ve öngörülebilirlik
Özellikle öğretmenlikte; atama sayıları, branş bazında 3-5 yıllık projeksiyonla ilan edilmeli. Bu, gençlerin “KPSS maratonunu” belirsizlikten çıkarıp bir kariyer planına dönüştürür. MEB’in kontenjan duyuruları önemli, ancak stratejiye dönüşmesi gerekir.
Enflasyonla mücadeleyi gençlik politikası olarak görmek
Enflasyon %30 bandındayken “gençlerin evlenmesi, ev kurması, şehirde tutunması” gerçekçi bir hedef değildir. Konut/ulaşım gibi yüksek ağırlıklı kalemlerde gençlere dönük hedefli destekler, “sosyal yardım” değil işgücüne katılım yatırımı olarak konumlanmalı.
Beyin göçünü ‘geri çağırma’ değil ‘dolaşım’ modeliyle yönetmek
TÜİK’in %2’lik beyin göçü oranı küçük görünür; ama kritik alanlarda yoğunlaştığında sistemik etki büyür. Çözüm: yurtdışındaki mezunlara uzaktan çalışma/hibrid Ar-Ge, dönüş bursları, kısa dönemli kamu–üniversite “misafir uzman” programları. OECD’ye göç akışındaki artış da bu hattın artık kalıcılaştığını gösteriyor.
Gençlik psikososyal dayanıklılığı: görünmez ama kritik katman
“Ne eğitimde ne işte” kalmak, sadece gelir kaybı değil, aidiyet ve amaç kaybı üretir. Bu nedenle kariyer rehberliği, mentorluk, ruh sağlığı hizmetlerine erişim; istihdam paketinin bileşeni olmalı.
Gençlerin ülkeye küskünlüğü; bir söylem savaşı değil, bir “sistem performansı” çıktısı. Rakamlar bize şunu söylüyor: Türkiye, gençliği konusunda artık “durum tespiti” aşamasını geçti; program yönetimi aşamasında.
Bu konu konuşulmazsa, ülke bir nesli değil; o neslin taşıyacağı üretkenlik, yenilikçilik ve toplumsal güveni kaybeder. Ve bunun telafisi, en pahalı kalemdir.
Bizden söylemesi…
