Kayseri, Anadolu’nun taşına sinmiş hafızası olan bir şehirdir.
Hani bazı kentler vardır; sadece “yaşanmaz”, aynı zamanda “okunur”. Kayseri de öyledir: satır aralarında tarih, sokaklarında kültür taşır.
Boşuna dememişler; “Kayseri’nin taşı bile konuşur.” Çünkü bu şehirde taş, sadece malzeme değil; kayıt tutan bir arşivdir.
Bu kentin kadimliği bir iddia değil, bir süreklilik taşır. Hitit’ten Roma’ya, Selçuklu’dan Osmanlı’ya uzanan çizgidir. Tarih burada kesintisiz bir kurumsal hafıza gibi çalışır. Adı değişse de ruhu değişmeyen bir merkezdir Kayseri. Mazaka’dan Caesarea’ya, oradan Kayseri’ye… Her dönem kendi mührünü vurmuş, şehir de o mührü saklamayı bilmiştir.
Halkın dilinde bu yüzden bir cümle dolaşır: “Kayseri’de tarih, duvarların içinde değil; hayatın içindedir.”
Tam da bu noktada Kayseri mizahı devreye girer; kısa, net, hedef odaklı.
Bir Kayseriliye sormuşlar: “Bu kadar eskiyi nasıl unutmuyorsunuz?”
Gülmüş: “Gadasını aldığın unutmuyoruz değil; hiç aklımızdan çıkmıyor ki.”
Erciyes, Kayseri’nin stratejik vizyonudur. Kayserilinin sırtını yasladığı yerdir. Bir dağ değil; iklimi, suyu, yolları ve ticareti organize eden doğal bir referans noktasıdır. Şehir, yüzyıllardır bu referansla kendini konumlar: sağlam, soğukkanlı, planlı.
Bu yüzden Kayseri’de “gelecek” konuşulurken bile “geçmiş” masada oturur. Erciyes’e bakınca insanın aklına şu söz gelir: “Erciyes’in gölgesinde büyüyen şehir, Erciyes Dağı gibi dik durmayı öğretir.”
Kayseri’ye gelen bir misafir, Erciyes’e bakıp “Ne görkemli!” demiş.
Kayserili sakince cevaplamış: “Görkem tamam da kış gelince karı da soğuğu da görürsün.”
Kadim kent kültürü dediğimiz şey, sadece eskiyi korumak değildir. Eskiyi bugüne entegre edebilmektir. Kayseri’nin sokaklarında bu çabayı görürsünüz: Kapalıçarşı’nın ritmi, hanların gölgesi, medreselerin sessiz disiplini, size çok şey anlatır…
Geçmiş burada dekor değil; işleyen bir sistemin parçasıdır. Zaten Kayserilinin kendine özgü ölçüsü vardır; “Az laf, çok iş.” Şehir de aynı prensiple çalışır: göstermez, işletir.
“Az laf, çok iş” demişken…
Kahvede biri uzun uzun anlatmış da anlatmış. Kayserili dayanamayıp araya girmiş:
“Ağzını yidiğim özet geç de icraata başlıyalım.”
Hunat Hatun Külliyesi bir mimari eser olmanın ötesinde, şehir yönetimi mantığının taşlaşmış halidir. Külliye fikri, Kayseri’nin “toplumsal ihtiyaç analizi”dir: eğitim, ibadet, ticaret ve dayanışma aynı çatı altında buluşur. Selçuklu aklı, mekâna sadece estetik değil, işlerlik de kazandırmıştır.
Bu bütüncül aklı tarif eden bir cümle var: “Kayseri, planı taşla yapan şehirdir.” Çünkü burada mimari, aynı zamanda geleceğe uzanan muhteşem bir vizyondur.
Kayseri’nin kültürü, gösterişsiz bir kalite standardıyla kendini belli eder. Burada sadelik bir yoksunluk değil, tercih edilmiş bir disiplindir.
İnsan ilişkilerinde de öyledir. Söz ekonomisi vardır, ama anlam israfı yoktur. Bir cümleyle çok şey anlatılır; çünkü o cümlenin arkasında tarih vardır.
Halk bunu gündelik dilde şöyle özetler: “Kayserili az güler, çok güldürür… ” Yani mizahı bile ölçülüdür; yerinde, zamanında ve hedefe dönüktür.
Kadim kentler bize şunu öğretir: Süreklilik, tesadüf değildir. Kayseri’nin hikâyesi, sürekliliğin nasıl kurulduğunu anlatır. Taşla, ticaretle, eğitimle, inançla, emekle… Hepsi aynı imzayı taşır.
Kayseri’nin kurumsal refleksi buradan gelir; o yüzden “Kayseri’de iş, önce akılda biter; sonra elde başlar.” Şehir, önce düşünür; sonra yapar.
Kayseri’ye “kadim” demek, onu geçmişe hapsetmek değildir. Tam tersine: kökü derinde olanın ayakta kalma kabiliyetini perçinler.
Bu şehir, tarihini vitrine koymaz; işletir. O yüzden Kayseri, sadece bir kent değil; zamanın içinden geçen bir kadim bir kimliktir.
Kayseri için söylenen bir başka cümle de bunu tamamlar: “Kayseri, geçmişiyle övünen değil; geçmişinden güç alan şehirdir.”
Bir kadim şehir Kayseri… İnsana şunu düşündürür: Bazı şehirler büyür, bazı şehirler olgunlaşır. Kayseri, olgunlaşmış bir şehir olarak konuşur; sesi kısık değildir. Her zaman net ve güçlüdür. Ve o netlik, insanın zihninde uzun süre kalır.
Çünkü nihayetinde, Kayseri için söylenen en yalın ve en doğru söz şudur: “Kayseri kimseyi yarı yolda bırakmaz; şehir de insanı da.”
