Türkiye’nin en yaygın cümlelerinden biri bu:
“Kimi kime şikâyet edelim?”
Cümle basit.
Ama içinde koskoca bir yorgunluk var.
Bir de gizli bir itiraf:
“Yol yok.”
Çünkü nereye elini atsan, elinde kalıyor.
Telefon açıyorsun, kayıt açılıyor.
E-posta atıyorsun, otomatik yanıt geliyor.
Dilekçe veriyorsun, “incelemede” deniyor.
İnceleme uzuyor, uzuyor, uzuyor.
Sonra bir gün dosya kapanıyor.
Gerekçe kısa: “Uygun görülmemiştir.”
Uygun görülmemiştir.
Neye göre?
Kime göre?
Neden?
Bu soruların cevabı yoksa, sistem çalışmıyordur.
Sadece “çalışıyormuş gibi” yapıyordur.
Şikâyet mekanizması dediğin şey, vitrindeki bir kutu değildir.
Kutunun üstünde “Öneri–Şikâyet” yazar.
İçine bir şey atarsın.
Sonra sessizlik.
Asıl mesele şu:
Şikâyet edilecek yerle, şikâyet edilen yer çoğu zaman aynı binada.
Bazen aynı katta.
Bazen aynı masada.
Şikâyet, bir yere çarpıp geri dönüyor.
Kendine.
Bu yüzden insanlar şikâyet etmekten vazgeçmiyor yalnızca.
Adalet duygusundan vazgeçiyor.
“Boş ver” diyor.
“Uğraşma” diyor.
“Başına iş alma” diyor.
Bu cümleler toplumun sessiz anayasası gibi.
Yazılı değil.
Ama herkese ezberletilmiş.
İşyerinde de aynı tablo.
Mobbing yaşanıyor, “iletişim problemi” deniyor.
Hakaret var, “yanlış anlaşılma” deniyor.
Haksızlık var, “süreç böyle” deniyor.
Süreç.
Her şeyin üstünü örten sihirli örtü.
İnsan “kimin süreci?” diye sorunca da ortam geriliyor.
Çünkü soru sormak, düzeni bozuyor.
Düzen dedikleri de çoğu zaman şudur:
Sorun görünmesin.
Görünmeyen sorun çözülmez.
Sadece büyür.
Birikir.
Sonra patlar.
Ve patladığında herkes şaşırır:
“Nasıl bu noktaya geldik?”
Nasıl mı?
Şöyle geldik:
Şikâyeti dinlemeyi görev değil, risk saydık.
Şikâyet edeni “problem” gördük.
Sorunu değil, söyleyeni hedef aldık.
Böyle olunca vatandaş “hak” aramıyor artık.
“Şans” arıyor.
Doğru kişiye denk gelme şansı.
Doğru gün arama şansı.
Doğru ruh halindeki memura, doğru yöneticiye, doğru hattın ucundaki doğru insana…
Hak, şansa dönüştüyse;
o ülkede hak, hak olmaktan çıkmış demektir.
Sistemi asıl çürüten de bu.
Rüşvet konuşulmadan önce çürüme başlar.
Kayırma konuşulmadan önce başlar.
İnsan “zaten olmaz” dediği an başlar.
Peki çözüm var mı?
Var.
Ama sihirli değil.
Basit, net, can sıkıcı kadar gerçek:
Şikâyet, bağımsız bir yere gider.
Karar, gerekçeli olur.
Süre, makul olur.
Denetim, göstermelik olmaz.
Yanlış yapanın yanlışı “yokmuş” gibi sayılmaz.
Şikâyet eden cezalandırılmaz.
İtiraz yolu gerçekten açık olur.
En önemlisi:
“Başvurunuz alınmıştır” mesajıyla vicdan satın alınmaz.
Çünkü insanlar artık şunu hissediyor:
Bizi dinlemiyorlar.
Bizi oyalıyorlar.
Ve oyalama, bir ülkenin en pahalı alışkanlığıdır.
Bir gün gelir, fatura çıkar.
“Kimi kime şikâyet edelim?” sorusu bir şaka değil.
Bir alarm.
Alarmı susturmak kolay.
Bataryasını çıkarırsın.
Ama yangın…
Yangın yine yanar.
Ve en sonunda şu cümle kalır:
Şikâyet edecek yer kalmadığında, insanlar artık şikâyet etmez; sadece vazgeçer.
