Günümüzün en çok ödüllendirdiği davranış, ne yazık ki çoğu zaman “en çok konuşmak.” Toplantıda söz kesen, sosyal medyada en hızlı tepki veren, tartışmada en yüksek perdeden cümle kuran… Dikkat ekonomisi böyle işliyor: Ses yükselince görünürlük artıyor sanıyoruz. Oysa gerçek hayatta ve kurumlarda esas belirleyici olan, çoğu zaman görünmeyen bir faktör: sessiz güç.
Sessiz güç; bağırmadan ikna etmek, tehdit etmeden sınır koymak, şov yapmadan sonuç almak demektir. İddiasını pankartla değil, performansla taşıyan bir duruş. Kurumların diliyle söylersek: “yüksek etki–düşük gürültü” yaklaşımı.
Bu kavramı yanlış anlamamak lazım. Sessiz güç, “susmak” değildir. Hatta bazen en net konuşma biçimidir. Çünkü ölçülüdür, zamanlaması doğrudur ve amacı bağırıp çağırmak değil, karar kalitesini artırmaktır. Örneğin bir yönetici düşünün: Her şeye yorum yapmaz. Her krizde panik üretmez. Ama kritik anda iki cümleyle yönü belirler. O iki cümle, on kişinin on dakikalık tartışmasından daha fazla iş görür. İşte sessiz güç tam burada devreye girer: otoriteyi gösteriyle değil, istikrarla kurar.
Sessiz gücün üç temel bileşeni vardır: tutarlılık, sınır ve güven. Tutarlılık, bugün söylediğinin yarın arkasında durmaktır. Sınır, her isteğe “evet” demeyip gerektiğinde makul bir “hayır”ı kurumsal olgunlukla ifade edebilmektir. Güven ise, başkalarının yanında değil yokluğunda da aynı etik standardı korumaktır. Bu üçlü birleştiğinde, yüksek sesli bir motivasyon konuşmasına gerek kalmaz; sistem kendini taşır.
Toplumsal düzlemde de benzer bir tablo var. “Sessiz güç” dediğimiz şey bazen bir annenin ev ekonomisini yönetme becerisidir, bazen bir emeklinin hayatı idare ederken sergilediği dayanıklılık, bazen bir çalışanın mobbinge karşı bağırmadan, belgeleyerek ve prosedürle ilerleyerek hakkını korumasıdır. Çünkü gerçek güç, her zaman yumruğu masaya vurmak değildir; bazen masayı sağlam tutmaktır.
Peki neden bu kadar önemli? Çünkü gürültü, kısa vadede dikkat getirir; ama uzun vadede güveni aşındırır. Kurumlar, yüksek sesle yürütülen çatışmalardan değil, sakin ama net yönetilen süreçlerden güçlenir. İletişim kazaları, kontrolsüz tepkiler ve “anlık öfke” ile alınan kararlar ise maliyet üretir: itibar maliyeti, insan kaynağı maliyeti, verimlilik maliyeti.
Sessiz güç, özellikle belirsizlik dönemlerinde stratejik bir avantajdır. Çünkü belirsizlikte herkes “çok şey söyleyerek” güven vermeye çalışır. Oysa güven, çok sözden değil; doğru söz, doğru zaman ve doğru aksiyondan doğar. Az konuşup çok iş yapmak klişesi de burada anlam kazanır: Klişe olduğu için yanlış değil; çok tekrar edildiği için değeri unutulmuş bir gerçektir.
Sonuçta sessiz güç, bir karakter meselesi olduğu kadar bir yönetim disiplinidir. Kurumlar bu disiplini teşvik ettiğinde, sadece daha az gürültü değil, daha yüksek kalite üretirler. Bireyler bu duruşu benimsediğinde ise, kendilerini sürekli ispatlama döngüsünden çıkarıp daha stratejik bir yere taşırlar.
Belki de bugün kendimize sormamız gereken soru şudur: Daha çok duyulmak mı istiyoruz, yoksa daha çok güvenilmek mi? Çünkü sessiz gücün en net ölçütü, sesin yüksekliği değil; etkinin kalıcılığıdır.
